19 Ocak 2026 Pazartesi

Toplu Ölüm Töreni



Bir zaman ki
ne ölen bitiyor
ne öldüren yoruluyor,
tabutlar seri üretim,
ağıtlar kopya,
vicdanlar ise stok dışı...

Bir zaman ki
ölüm münferit değil,
örgütlü.
Tetiği çeken parmak yalnız,
ama karar kalabalık.
Hep bir ağızdan
insanlığın toplu ölümü kutlanıyor.

Bilim beyaz önlüğünü çıkarıp
ellerini kana sokuyor,
“Sadece deney” diyor.
Siyaset kürsüden
ölüyü istatistiğe çeviriyor,
“Yan etkiler olabilir” diye
yaşamı dipnota gömüyor...

Din suskun,
suskunluğu fetva kadar ağır.
Tanrı’nın adını dudaklarda tutup
merhameti ceplerde unutanlar,
cenneti vaat ederken
dünyayı cehenneme çeviriyor.

Aklın otoritesi,
paranın iktidarı,
korkunun dili…
Hepsi bir masada
insanı konuşuyorlar,
ama insan masada yok.

Çünkü insan
artık özne değil,
ham madde.
Kimi bomba için,
kimi oy için,
kimi “ilerleme” adına
öğütülüyor...

Ben bunları gördükçe
kendime soruyorum:
İnsanlığımı
hangi sınır kapısında bıraktım?
Hangi sessizlikte
elinden tuttum da
ölüme teslim ettim?

Gözlerim açıkken
kör sayıldım,
itiraz ettikçe
romantik ilan edildim.
Çünkü bu çağda
insan kalmak,
en büyük muhalefet.

Allah’ım…
Bu ne zamandır?
Ölmenin suç,
öldürmenin kariyer olduğu
bu düzen
hangi kitapta yazılı?

Eğer insanlık
toplu halde gömülüyorsa,
mezar taşına şunu yazın:
“Burada herkes haklıydı,
bir tek vicdan yoktu.”

Ve ben…
Bu kalabalık suçta
payımı reddediyorum.
Bari son mısrada
insan kalayım diye
utanıyorum...

Erol Kekeç/15.01.2026 13:43/Sancaktepe/İST

15 Ocak 2026 Perşembe

Rüyanın Diliyle Hakikatin Yolu

Bir gece, sessizliğin göğsünde bir çağrı yankılandı:
Bir zamanlar tanıdık bir ses, beni geçmişin eşiğinden çağırıyordu.
“Gel,” diyordu, “gel, konuşmamız gerek…”
Ben de gittim — çünkü insan bazen, kalbinde yarım kalan bölümleri tamamlamak ister.

Ama vardığım yerde, pencerelerde çocuk gözleri vardı;
bakışları masum değildi, sanki birer tuzak kurmuşlardı.
O an anladım: geçmiş, bazen bizi yeniden çağırmaz;
yalnızca bizim hâlâ vazgeçemediğimiz güven duygusunu sınar.

Binaya girdim.
Beni yukarılara çıkarıyorlardı — üç kat yukarı…
Her adımda içimde bir yabancılık büyüyordu.
Yükseliyordum ama ait olmuyordum.
Belki de o merdivenler, başkalarının tasarladığı bir sistemdi;
benim ruhum, o basamaklara sığmıyordu.

Sonra birden bir türkü yankılandı odanın duvarlarında:
“Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm…”
O türkü, toprağın altındaki vatanı, evladı, umudu anlatıyordu.
Ben başladım söylemeye;
ardından o, Esat Kabaklı da eşlik etti sesime…
O an anladım ki:
Kayıplarımız, bizi birbirimize değil; hakikate yaklaştırır.

Birden salon kalabalıklaştı, özel davetliler geldi.
Bir alkışın, bir düzenin, bir merasimin kokusu yayıldı havaya.
Ve orada, herkesin baktığı o yerde,
Kardan adam çömelmişti.
Bir güç simgesi, bir otorite imgesi,
şimdi insanın en zayıf hâliyle görünüyordu:
kendine hâkim olamayan bir beden gibi…

Sular aktı, korumalar koşturdu.
Kalabalık sessizdi ama her bakışta bir utanç vardı.
Ben o an başımı çevirdim, valizime yürüdüm.
Valizimden iki kitap aldım,
birkaç kalem seçtim.
Ortadaki bir yere oturdum, sessizce.

O an içimden bir ses,

“Hakikat, kalem tutanların cesaretinde saklıdır.”

Güç geçicidir, itibar yorgun düşer,
ama düşünce — eğer samimi bir kalpten doğmuşsa —
yüzyıllar boyunca yankılanır.

Kardan adam konuşmaya başladı.
Sözcükleri vardı, makamı vardı, kürsüsü vardı.
Ama ben artık onu duymuyordum.
Çünkü sesler kalabalıktı,
ama anlam boşalmıştı.

Ben sadece kitaplarıma baktım.
Birinde “Hakikat”, diğerinde “İnsanlık” yazıyordu.
Kalemlerime baktım; biri siyah, biri beyaz, biri kırmızıydı.
Beyaz kalemle yazmak istedim:
çünkü karanlık çağlarda bile ışığı hatırlatmak gerek.

Sonra anladım:
Bu rüya, bana geçmişin değil, geleceğin dilinde konuşuyordu.
Diyordu ki:

“Sen artık sahnenin izleyicisi değil,
kendi hakikatinin yazıcısısın.”

Artık kalabalıkların arasında değilim,
çünkü kalabalıklar sessizliği çoğaltıyor.
Ben şimdi kalemimle konuşuyorum,
çünkü kalem, en sessiz anda bile adaletin sesi olur...

Ve öğrendim:
Hakikati arayan, önce tuzakları fark eder,
gücü izleyen değil, vicdanını dinleyen olur.
Rüya bittiğinde gözlerim açıktı,
ama yüreğim hâlâ o cümlenin içindeydi:

“Kalemini koru,
çünkü hakikatin unutulduğu çağlarda
kelime, insanlığın son sığınağıdır.”

Erol Kekeç/ 7.11.2025 16:43/Sancaktepe/İST

Solmuş Zamanın Çocukları


Bu şehrin üstüne çöken dumanı bilirsin,
Ben o dumanın altında unutulmuş bir nefes gibiyim.
Yürüyen cesetler arasında,
Gözleri açık ama gönlü kapalı kalabalığın
Sessiz çığlığıyım.

Konuşmayan yüzlerin çarpıştığı sokaklarda
Bir çınar gibi yalnızım.
Köküm toprağa ait,
Ama dallarım göğe sitemli…
Çünkü gök de bana küsmüş gibi,
Yağmuru bile esirger olmuş üstümüzden.

Bu ülke bir ayna artık;
Bakınca kendi çehresini göstermiyor.
Yabancı bir yüz çıkıyor karşına:
Tanıdık değil,
Acıtmaktan başka marifeti olmayan bir yüz.
İnsanlar mı değişti, zaman mı soldu,
Yoksa biz mi yorulduk bu çarkın dişlerinden?

Yollara düşüyorum bazen,
Bir ayak sesi arıyorum kendime benzeyen.
Bulduklarım hep koşuyor—
Ama hedefi olmayan bir koşu bu.
Kendi gölgelerini kovalayanlar,
Gölgesinden bile korkanlar,
Gölgeleriyle sevinenler…
Benim sesim onlara ağır geliyor.

Bir cam kırılıyor her gün içimde,
Kesik kesik düşüncelerim sızıyor.
Sözcükler artık birer ağırlık;
Taşırdıkça batıyorum,
Bıraktıkça çoğalıyorlar.
Hangi acıyı anlatayım?
Gecenin karanlığını mı,
Gündüzün vicdanını mı?

İyilik suskun bir yetim gibi dolaşıyor sokaklarda,
Kötülük ise reklam panolarında,
Gökdelenlerin tepesinde,
Makamlarda, törenlerde, kürsülerde…
El üstünde, baş üstünde.

Her köşe başında bir unutuş var,
Her vitrinde bir yalan asılı.
Parıldayan her şey altın değil,
Ama herkes ışığa koşuyor;
Işığın sahte olduğunu bile bile.

Bir çocuk gördüm geçen gün,
Elinde ekmek değil, telefon taşıyordu.
Gözlerinde oyun değil,
Zamanından çalınmış bir yorgunluk vardı.
Saçlarını okşadım, yüzüme baktı:
“Büyümek zor mu amca?” dedi.
Yutkundum,
“Zor” dedim,
“Çünkü biz senin için koca dünyanın omuzunu çökerttik.”

Kadınlar ağırlaştı acıyla,
Erkekler yorgun düştü yükle,
Gençler hayallerini internete rehin veriyor,
Yaşlılar geçmişin mezar taşlarına tutunuyor
Düşmemek için.
Bu ülke sadece toprak değil,
Bu ülke yaralarıyla konuşan bir beden artık.

Bir sokak lambası sönse
Milletin içi kararacak sanki,
Bir fırın dursa
Ülke aç kalacak gibi.
Dayanıyoruz,
Ama birbirimize değil;
Alışkanlıklara, korkulara, ekmeğin buharına…

Soruyorum bazen:
Hani bizim mertliğimiz,
Hani sözümüzle ağırlık veren dilimiz?
Ne ara yitirdik nezaketi,
Ne ara tutup da fırlattık merhameti?
Bir çukur kazıldı ortasında hayatın,
Herkes birbirini ittirerek düşürmeye çalışıyor içine.
Oysa kurtuluş,
Kenardan uzanacak bir tek eldeydi.
Ama o eller cebinden çıkmıyor artık.

Düşünüyorum…
Belki de en büyük yangın
İtfaiyesi olmayan bir vicdan yangınıdır.
Dumanı insanın içine çöker,
Hangi camı açsan faydasız.

Bir gün bu şehir uyanacak biliyorum,
Çünkü her çürüme kendi çiçeğini de içinde saklar.
Kül, toprağa can olur,
Sessizlik bir gün bağırır,
Yalnızlık bir gün kardeşini bulur.

Ben o günü görür müyüm bilmem,
Ama bu sözler kalır.
Yarın biri okur belki,
Der ki:
“Bu karanlığı biri fark etmişti…
Demek ki biz de fark edebiliriz.”

İşte o umut için yazıyorum bugün,
Zamanın küflü duvarlarına tutunarak.
Ben küskün değilim,
Yalnızca yaralıyım.
Ve her yaralı gibi,
Hâlâ iyileşmek için bir sebep arıyorum.

Belki de sebep sensindir,
Bu satırları okuyan.
Belki de değişimin nefesi
Hâlâ bir yerlerde saklıdır.
Ben kendime söz verdim:
Bu ülke küllerinden de doğrulsa,
Anlatacak bir ses lazımsa
O sesi taşıyacağım.

Çünkü ben,
Bu çağın karanlık odalarında
Tek bir mumun bile
Bir karanlığı yarabildiğine şahit oldum.

Erol Kekeç/04.12.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...