28 Temmuz 2025 Pazartesi

Elli Beşten Sonra Akan Nehir

Elli beş yaşı geçti ömrüm,
Sır gibi süzüldü içimden zaman,
Bir yanı sessiz bir yorgunluk,
Bir yanı anlatılmaz bir hüzün…
Sanki her nefesim,
Bir vedanın yankısı gibi...

Avuçlarımdan su gibi akıyor günler,
Tutmaya çalışsam da,
Her damla bir hatıra, bir kırılma…
İçimde affedemediklerim,
Kendime bile anlatamadıklarım var.
"Keşke tanımasaydım" dediğim
Ama bana bir şey öğreten insanlar…

Ne çok bekledim bir selamı,
Ne çok sustum sırf kalmasın diye bir yara…
Şimdi kalbim bir mabet gibi;
İçinde hem dua var, hem sitem.
Bir yanım hâlâ inanıyor insana,
Bir yanım çoktan veda etmiş saflığına...

Ama hâlâ umudum var,
Hâlâ güneş doğuyor pencereme…
Hâlâ bir çocuk gülüşüyle ısınıyor içim,
Ve her batışta bir doğuş gizli biliyorum.
Hayat, acıyı da katık eder bazen ekmeğimize,
Ama her lokmada bir direnç, bir iman var...

Ben öğrendim:
Yorgunluk sadece bedene değil,
Ruhun taşıdığı yüktür esas olan.
Ama yükün altında ezilmedikçe,
İnsan insanlaşmaz.
Ve kırıklıklar bazen
En güzel ışığı sızdıran çatlaklardır.

Şimdi önümde kalan yolda
Her adımımda bir teşekkür var;
Yaşadıklarıma, öğrendiklerime,
Gitmişlere ve kalmışlara…
Çünkü hepsi bendeki "ben"i yazdı.
Ve hâlâ yazılacak çok şey var.

Geriye ne mi kaldı elli beşten sonra?
Hayatın özü…
Bir tutam hüzünle yoğrulmuş bilgelik,
Gözyaşıyla yıkanmış umut,
Ve bir daha asla boşa harcanmayacak zaman…

Erol Kekeç/27.07.2025/Sancaktepe/İST

26 Temmuz 2025 Cumartesi

Uyanışın Fermanı


(Delilerin sustuğu değil, cengaverlerin konuştuğu son çağ!)

Uyan ey millet!
Senin uykun geceye ait değil,
Vicdanını gömmüşsün gündüzlerin içine!
Yorgan yapmışsın duygusallığını;
Onunla örtüyorsun hakikatin buz gibi çıplaklığını...

Gözyaşınla kandırılmışsın!
Sana ağlamayı öğrettiler,
Ama ayağa kalkmayı unutturdular.
Kur’an’ı ezberledin ama hayatı unuttun!
Ezberlediklerinle susmayı öğrettiler sana;
Konuşursan fitne, susarsan cennet sandın...

Her köşe başında bir sahte mehdi,
Her kürsüde bir müteahhit imam!
Sana din dediler,
Ama seni dinlemediler!

Kudüs diye bağırdılar kürsülerden,
Ama kahkahaları Tel Aviv’e kadar ulaştı.
Dolarların üstüne yazılmış ayetlerle
İman satışı yaptılar sokaklarda.
Sen ise hâlâ duyguların esiri,
Her aldatana "hizmet" diye alkış tuttun!

Yamyamlar oturmuş saraylara,
Ve sen hâlâ "Elhamdülillah Müslümanız!" diyorsun!
Müslümanlık bu mu?
Köleliğe dua etmek mi?

Bebeklerin aç,
Ama yönetenin köpeği obez!
Gençler umutsuz,
Ama sen “bekâ”dan bahsediyorsun!
Bekân yok senin!
Çünkü ruhun satılmış,
Zihnin rehin!

Yönetenin arabası yüz kapılı,
Senin çocuk bezi bulamadığın günler var!
O ne yapıyor?
Sana bayrak gösteriyor, seni kandırıyor.
Bayrak güzel şeydir, evet!
Ama zalimin elinde sadece bir örtüdür günahına!

Onlar güçle konuşur,
Sen ise hâlâ “kadere iman ”la susturulursun!
Hayır!
Bu kader değil:
Bu ihanettir, bu hıyanettir, bu rezalettir!

Ben deliyim evet!
Ama aklım kendime yeter!
Bana deli diyenler,
Arsıza hırsıza hâlâ "can verenler",
Zalime hâlâ "önder" diyenlerdir!

Bu millet uyanacak,
Ya kendi içinden bir İbrahim çıkararak
Putları kıracak,
Ya da Nemrut’un ateşine odun taşıyarak yok olacak!

Ben geldim!
Bir kıyamın sesiyle geldim!
Geceye kılıç,
Gündüze secde taşımak için!

Benim dizim titremez!
Ben Hakk’ı görünce susmam,
Ben gördüğüm zulmü öper gibi yapmam!

Ey bu şiiri duyan her kalp:
Şimdi değilse ne zaman?
Cehennem var evet —
Ama bu dünyada da bir cehennem kuruldu sana!

Şimdi fermanı yazıyorum:

Ey Millet!

Bu fermanı göklere astım!
Gözyaşına iman etme!
Liderine tapma!
Putuna susma!
Bu yolda yalnız olsan da yürü!
Çünkü Allah sana “çoğunluk ”la değil,
“doğru” ile yürümeni emretti!

Ben cengaverim,
Ama benim kılıcım dilimde.
Benim savaşım kıyametten önce!
Ben “uyan” diyene kadar susmayacağım!

Uyan ey millet!
Yoksa ölüm değil,
Yaşarken çürümek bekliyor seni!

Erol Kekeç/18.Mart.2025/Sancaktepe/İST

Kula Kul Olmak

Bir zamanlar Yusuf’tu adı adaletin,
Zindanla sınandı, susarak yükseldi.
Lakin halkı daha sonra unuttu hikmeti 
Heykelini yaptı, ona secde etti.

Bir insan geçerdi, geride iz bırakarak,
Sonra o iz tanrı olur bir başka çağa.
Ve ümmet, unutur ayeti kitabın,
Bir beşeri Allah eder, utanmadan dağa.

Ne farkı var bugün o sapmış halkın,
Şeyh dedikleri bir adamın hırkası,
Cennet anahtarı, bastonu, takkesi…
Kula kul olmuşlar, gönüller harabesi.

Kutlu doğumlar, liderin günü…
Sanki meleklerle iner ilhamı.
Bir alkış tufanı, sahte bir sevinç,
İfritten bir düzen, şeytanın imzası...

Lider konuşur, söz olur ayet,
Şeyh bakar, göz olur kıbleye niyet.
Sadakat derler, teslimiyet diye,
Ama asıl kelime gaflet, cehalet...

Her alkışta biraz daha kör olur vicdan,
Her sloganla ölür bir hakikat.
"Eleştirme, sus, fitne çıkarma!"
Denilir, susturulur her basiret...

Oysa Yusuf’un mirası suskunluk değil,
Zindanda bile haykırmaktı adalet.
Ama bugün zindan değil saraylar konuşur,
Ve Yusuf’un yerini Firavunlar alır elbet...

Bir hevesle taparlar, bir gün pullarlar,
Sonra yıkarlar o putu yerine öfkeyle koyarlar,
Ama suç onda mı, onda değil dostum,
Kendine kul arayan kör kitleyle devam eder...

Lider, önder, rehber... Hepsi insan.
Yanılır, düşer, hata eder zaman zaman.
Ama tapınma başladı mı, akıl biter,
Sadakat değil bu, düpedüz yalan...

Eller semaya kalkar, ama göğe değil,
Sarayın penceresine yönelmiş dua.
Kur’an değil elinde, gazete manşeti,
Hikmet değil peşinde, makam sevdası...

Cemaatler zincir olmuş boynumuza,
Şeyh değil cellat seçmişiz omzumuza.
İsmine dua edilirken Allah'tan önce,
Kaybolmuş yolumuz da, yönümüz de...

Ey insan! Hatırla! Kula kulluk haramdır.
Tapacak tek makam, Rahman’ın adıdır.
Her şeyh bir imtihandır, her lider bir sınav,
Ve her sapma bir yoldur, inkâra varan ...

Uyan ey ümmet, uyan artık gafletten,
Bir Yusuf’tur gerçekte, bin puttan daha net.
İnşa et aklını, yak putlarını kalbinin,
Ve unutma,

Hakikat, sessizliğin değil, haykırışın rehberidir...

Erol Kekeç/10.07.2025/Sancaktepe/İST

Ben miyim bu yangının kaynağı?

 


İçimde sönen her kıvılcım,
Bir başka göğün bağrında yanıyor.
Tutunamayan yıldızlardan mı düştüm,
Yoksa çoktan mı içime gömüldüm?

Yeryüzüne yakın, ama göğe eğilmişim.
Her dua bir çiğ damlası gibi
İnmiş sineme ,
Toprağa yakınken,
Göğe en çok ben sığınmışım meğer...

Ben sustukça ses olmuşum,
Ben konuştukça içime susmuşum.
Bir faniyim, evet 
Ama içimde sonsuzluğu delmiş
Bir çatlaktan sızan rahmetin izleri var.

Ey dost,
Her şeyin çok göründüğü bu devirde
Ben azlıkla çoğalmayı seçtim.
Susarak uyaranlardan oldum,
Gülerek ağlayanlardan...
Ve her gece, kendime:
“Bu sabah kim ağlayacak içimde?”
diye sordum.

Bir bulut gibi geçtim
Hiçbir yere tam yağmadan...
Ama gölgem yetti bazı üşüyenlere.
Kimi, başını koydu yüreğime
Kimi beni hiç fark etmedi 
Ama ben
Hep oradaydım.
Görünmeyen, ama gerçek bir izdim.

Yangınım büyük.
Ve ben, bu yangında
Ne tamamen kül,
Ne tamamen dumanım.
Ben,
İçine doğmuşum bu ateşin.

Kırılmış kelimelerin çocukları gibiyim;
Ne hece tutuyor beni,
Ne anlam.
Ama yine de
Her harfime sığdırıyorum
Koca bir çağın ağlayışını.

Ben miyim bu yangının kaynağı?
Yoksa yanan ben değil,
Sadece içimde sakladığım
Binlerce susturulmuş dua mı?


Erol Kekeç/24.07.2025/Sancaktepe/İST


22 Temmuz 2025 Salı

Geri Dönmeyenler İçin Yazıldı


Yeni çizme aldık hepimiz aynı anda,
Rengârenk, parlak, markalı mağazalardan.
Giydik aceleyle, kimse sormadı hangi ayak,
Derken uzandık geriye, bir rehavet bastı aniden.

Kimi sağını sola, kimi solunu sağa taktı,
Biri iki çift giydi, öbürü yalınayak kaldı.
Başladı fısıltılar:
"Senin ayağın benim, benimki de senin!"
Bir curcuna, bir gaflet;
Kimse ayağa kalkamaz hale geldi...

Ayyaş bir kavga değil bu,
Ayaklara sarılmış akılların hikâyesi.
Zihinlerimiz çarpışıyor yerde,
Ayaklarımız karmakarışık olmuşken üstümüzde...

Geçerken oradan bir Arif uğradı,
Duru bir bakış, sesi tok, sözü sade.
Sordu: “Ey yorgun kalabalık, nedir bu hâliniz?”
Dediler: “Ayağımızı karıştırdık usta,
Kalkamıyoruz yerimizden.”

Arif aldı eline bir değnek,
Bilinç değil, sadece bir dürtüş,
Birer birer dokundu zihinlere,
Ve birer birer ayağa kalktı halk...

“Bulabildiniz mi şimdi ayaklarınızı?”
diye sordu,
Şaşkın ama minnet dolu gözlerle cevap geldi:
“Sabahtan beri oturuyoruz,
Şimdi olduk yürüyen insanlar,
Sağ olasın usta,
Bize ayağımızı hatırlattın!”

Ama şiir burada bitmez dostlarım,
Mesele sadece bir çizme ve ayak değil;
Bir milletin, kendine olan mesafesidir bu.

Beyinleri çıkarıp vitrine koyduk,
Satılık gibi sergiledik dışa.
Kendi düşüncesini değil,
Moda düşünceleri giydik kafamıza.

Ayağa kalkma komutu
Artık dışardan geliyor bize.
Reklamlardan, dizilerden, seçilmiş liderlerden…
Bir tuşa basıyorlar; “Şimdi ağla!”,
Birine daha: “Şimdi alkışla!”
Sonra "unut!", sonra "görme!", sonra "sus!"
İşte böyle bir beynin ayakları
Nasıl yürür?

İçimizden bir arif gerek,
Zehir gibi sözü,
Merhem gibi bakışı,
Asa gibi sözüyle
Beyinlerimizi bizimle tanıştıracak...

O arif bir sabah gelir de,
Kalbimize dokunursa eğer,
Belki o zaman biz de uyanırız.
Belki o zaman fark ederiz
Aslında ayakta olmadığımızı,
Sadece sürüklendiğimizi.

Koşacağız belki,
Ama tüketim listesine doğru değil,
Mazlumlara, yıkılmış viranelere,
Yetimin başını okşamaya.

Konacağız taş olmuş yüreklerin üstüne
Bir Şahin gibi dik,
Ama taşlar arasında gezinen
Baykuşların yasını susturmak için.

Zira eğer konmazsak,
O baykuşlar döner başımıza,
Kendi yasımızı fısıldarlar kulaklarımıza.
Ve biz onların ağıtlarını
Kendi türkümüz zannederiz.

Toplum olduk,
Ama millet değil.
Millet, ortak aklın, ortak acının
Ortak sevdada birleşmesidir.

Biz ise;
Birbirimizin beynine yabancı,
Birbirimizin kalbine öksüz kaldık.
Beyinlerimizi sokakta kaybettik,
Vicdanlarımızı medya raflarına astık,
İnancımızı çıkar masalarına yatırdık.

Ve şimdi…
Kendi ayağımızla yürüyemiyoruz!

Ayağını kaybeden bir millet
Nasıl gider Kudüs’e?
Beynini unutan bir millet
Nasıl kurar bir adalet?

Arif yine geçer yolumuzdan,
Ama biz hâlâ tartışıyorsak
Hangi ayak kiminse…
Arif gider ve
Baykuşlar kalır geriye.

Biz neyi bekliyoruz?
Bir tokat mı,
Yoksa bir kıyamet mi?

Çünkü dostlarım,
Ayakta durmak yalnız fiziki bir duruş değildir.
Ayakta olmak,
Akıl ile ahlakın birleşmesidir.
Ayağa kalkmak,
Beynin, kalbin ve iradenin
Bir millete dönüşmesidir.

Bir millet düşünün ki
Her birey ayrı bir düşünür olmuş,
Ama birlikte düşünememiş.

Bir millet düşünün ki
Ayakları olmuş ama yolu yok,
Yolu olmuş ama yürüyeni yok.

Bizim arifimiz kim olacak?
Bir köy hocası mı,
Bir nene mi,
Yoksa bir çocuk mu
Sokakta bize gerçek soruyu soran?

Belki de arif biziz!
Birbirimize değdiğimizde
Uyanıyoruz ya,
Belki hepimizin içinde bir arif uyuyor.

Uyan dostum,
Ayaklarını bul artık.
Beynine kavuş.
Zihnine selam ver.
Vicdanına dön...

Yoksa yürüyemeyeceğiz hiçbir zaman,
Ve baykuşlar sadece viranelerde değil,
Kendi içimizde de ötmeye başlayacak...

Bahadır Hataylı/22.07.2025/Sancakepe/İST

19 Temmuz 2025 Cumartesi

Çağların vicdan defteri

Bir yerlerde kırıldı adaletin sesi,
Rüzgâr bile bir süredir soğuk esiyor.
Kimsenin gözyaşı bir başkasına değmiyor artık,
Ve dünya…
Tuhaf bir suskunluğun içinden geçiyor...

Birileri,
Göz göre göre eğdi teraziyi,
Birilerinin gölgesinde büyüdü,
Birilerinin gölgesinde küçüldü gerçek.
Ve eller vardı ,
Kirliydi ama alkış alıyordu.
Diller vardı;
Zehirliydi ama yalanla güzelleniyordu...

Kimse sormadı:
"Neden bu kadar rahat yandık?"
Oysa bir ateş vardı;
Kimse yakmadıysa, kim tutuşturdu o halde?

Sessizlik…
En ağır suçu örten perdedir bazen.
Ve bahaneler…
Zulmün gölgesine sığınmış korkak cümleler.
Ama ne yapsa da insan,
Bir ah'ın izini silemez alnından.
Her unutuş bir yük bırakır geride,
Her susuş bir hesapla yankılanır gökte...

“Onlar önce yaptı,” diyenin göğsünde
Bir çatlak açılır her sabah.
Çünkü kötülüğe kılıf aramak,
Aynı kötülüğe imza atmaktır fark etmeden...

Kimse temiz değildir bu çölde,
Toz, hepimizin ayaklarına bulaşır.
Ama kimisi bastığı yeri ateşe döndürür,
Kimisi ateşe su taşır.
Ve fark, tam da budur işte!

Zannetme ki gizli kalır yapılanlar,
Zannetme ki “niyetim iyi” diye örtülür geride kalan.
Hayat, her ihaneti
Bir mevsim gibi geri getirir.
Ve her mevsim,
Bir bedel gibi sürüklenir ayaklarının dibine...

Gözlerin kapalı olabilir,
Ama gökyüzü görür!
Kulakların sağırlaşabilir,
Ama yerin altı duyar!
Çünkü birileri hayatı kendi cennetine çevirirken,
Birilerinin ömrü cehenneme dönerse,
Orada adalet değil, hile konuşur...

Ve kim ki cehennemi başkası için kurar,
Bir gün onun kapısından ilk giren olur.
Bu yüzden,
Hiçbir kötülük mazur değildir.
Hiçbir ihanetin özrü olmaz.
Ve hiçbir düzen
Mazluma rağmen sonsuza dek sürmez...

Ey okuyan göz,
Ey duyan kalp,
Ey yanan ama susan ruh,
Sen bil ki:
Bu söz sana da söylenmiş olabilir…
Ve bu şiir,
Adını anmasa da
Senin geçmişine dokunuyor olabilir…

Çünkü bu çağrının hedefi yok,
Ama sorumlusu çok!
Ve belki de en acı hakikat şu;
Bedel hep gözyaşına saklanır,
Ve en önce
Vicdanı ölü olandan alınır…

Erol Kekeç/17.03.2025/Sancaktepe/İST

18 Temmuz 2025 Cuma

Tek Rakibim Kendimdir Ahlaki Duruşun ve Sükûnetin Yolculuğu

Hayat boyunca kimseyi kıskanmadım. Ne birini geçmek istedim ne de birinin geçtiğini görüp hızlandım. Ben yalnızca kendimle yarıştım. Benim rotam, başkalarının alkışlarıyla ya da yuhalamalarıyla şekillenmedi. Çünkü ben, hayatı bir yarış olarak görmedim. Benim için hayat, içimdeki özü en saf şekilde yaşamak, her adımı erdemle atmak, her bakışı vicdan terazisinde tartmaktı. Ne hazin bir çağda yaşıyoruz ki, doğruluğun sabırla ilerlediği bir yolda, hırsın çamura bata çıka önünüze geçmeye çalıştığını görmek sıradan bir manzaraya dönüşmüş.

Ben yürüdüm. Sessizce, kendi ayak seslerimi duyarak, toz kaldırmadan yürüdüm. Ancak ne zaman adım atsam, sağımda solumda biri koşmaya başladı. Adımlarımı izleyenler, niyetimi anlamadan hızlandı. Oysa ben bir yere yetişme derdinde değildim. Ben kendime yetişme derdindeydim. Günümüzde ise insanlar ‘başarıyı alkışla ölçüyor, ‘Kazanç'ı gösterişle. Oysa benim anlayışıma göre gerçek başarı, iç huzurunu kaybetmeden bir ömür yaşayabilmekti.

Bu çağ, yarış pistlerini kalabalıklaştırdı. Herkes bir diğerinin hızına bakarak kendi yolunu belirlemeye çalışıyor. Kimse durup ‘ben nereye gidiyorum?’ diye sormuyor. Herkes birilerini geçme telaşında. Göz göze gelmeden, kalp kalbe değmeden, sadece öne geçmenin hırsıyla yan yana geçiliyor. Ancak ben hiçbir zaman bir başkasının pistine adım atmadım. Onların koştuğu zemine basmadım. Çünkü ben bilirim ki, başkasının yolunda koşan, kendine ait bir varış çizgisi bulamaz.

Ne zaman biraz daha ilerlesem, ‘o kim ki bizden önde olsun’ diyenlerin homurtusunu duyar oldum. Adım attığım anda arkamda kıvılcımlar çıkarmaya çalışanları fark ettim. Hırslarıyla üzerime bastılar. Yolumu kesmek, beni yorup kenara çekilmemi sağlamak istediler. Ancak bilmiyorlar ki benim yolum, onların pistinden farklı. Onların gürültüsü, benim sessizliğimi bozamaz. Benim ayak izim, onların çamuruna karışmaz.

Bazen gülümsedim. Onların beni rakip görmesine gülümsedim. Çünkü ben kendimi bile rakip görmüyorum. Ben içimdeki kibri yenmeye çalışan bir yolcuyum. Her gün aynı aynaya bakıyor, aynı vicdana soruyorum: “Bugün senden daha iyi oldun mu?” Beni ilerleten şey bu sorudur. Ne bir makama tırmanma arzusu, ne bir servet hırsı, ne bir övgü beklentisi. Benim yarışım kendimledir. Çünkü en çetin mücadele, insanın kendi içindedir.

Ahlaki duruş, bu çağın en çok hor görülen meziyeti oldu. Herkes bir şekilde kısa yoldan ‘bir şey’ olmak derdinde. Liyakatsizliğin, torpilin, yalanın, gösterişin dört nala koştuğu bir dönemde, doğruluk bir kambur gibi görülüyor. İnsanlar dürüstlüğe acıyor, sabra gülüyor, tevazua küçümseyerek bakıyor. Oysa ben, doğruluktan taviz vermeden, sabırla yürümeyi şeref bildim. Benim pistim, toprağın üstünde, gözyaşının izinde, alın terinin kutsallığında serilmişti.

İçinden geçtiğimiz toplumlarda her gün kudurganlıklar artıyor. Sosyal medya, insanların içindeki hırsı kamçılıyor. İnsanlar artık kendi hayatlarını değil, başkalarının hayatlarını yaşıyor. Her paylaşım bir gösteri, her başarı bir övünç malzemesi. Kimse ‘acaba ben bu hale nasıl geldim?’ diye sormuyor. Çünkü herkes ‘ben ondan daha iyiyim’ diyerek avunuyor. Hırsla yanıp tutuşan kalpler, en küçük bir başarıyı bile hazmedemez hale geldi. Başkasının gülüşünü kıskanıyor, başkasının yürüyüşünden rahatsız oluyor.

Ancak ben bu çürümüş düzende yürümeye devam ediyorum. Kendi yavaşlığımda, kendi sükûnetimde. Çünkü bilirim ki hayat bir maraton değildir; hayat, bir yolculuktur. Ve bu yolculukta önemli olan hız değil, istikamet ve iç huzurudur. Ben durmadan kendime dönüyor, her gün daha iyi bir insan olmanın yollarını arıyorum. Benim rakibim, dünkü ben. Bugünkü ben, ondan daha adil mi? Daha sabırlı mı? Daha şefkatli mi?

Çoğu zaman bu sorularla baş başa kalıyorum. Kimi zaman içimdeki öfke beni kenara çekmek istiyor. Kimi zaman nefsim ‘sen de biraz koş’ diyor. Ama ben, ruhumu dinliyorum. Ruhum koşmayı değil, yürümeyi seviyor. Ruhum, kendini göstermek yerine kendini bilmek istiyor. Ruhum, alkışa değil, huzura susamış. Ve ben bu çağın alkışa susamış kalabalıklarında susmayı bir erdem sayıyorum.

Benim gibi yürüyen az insan kaldı. Biliyorum. Bazen yalnızlık çöküyor omzuma. Ama bu yalnızlık, kalabalıklarda kaybolmaktan daha huzurlu. Çünkü yalnızken kendinle buluşuyorsun. Kendini tanıyor, kendinle barışıyorsun. Kalabalıkların içerisinde kaybolanlar, bir ömür kendinden kaçıyor. Ama ben durdum, yüzleştim, kabul ettim. Güçlü yanlarımı da, zayıf yönlerimi de bildim. Ve işte bu yüzden kimseye rakip olmadım. Çünkü herkesin yürüdüğü yol farklıydı.

Ahlak, insana kendini tanıtır. Vicdan, yön tayin eder. Sabır, adım atmayı öğretir. Bu üçü benim yürüyüşümün mihenk taşları oldu. Kalbimde taşıdığım inanç, elimde tuttuğum sabır ve gözümde aradığım hakikatle yol aldım. Ve kim ne kadar bastırırsa bastırsın, ben bastırmadım. Kim ne kadar kirletmek isterse istesin, ben temiz kalmaya çabaladım. Zira yolun kendisi değil, yolculuk biçimi insanı var eder.

Bugünün toplumunda herkes kendini ispatlama peşinde. Herkes bir görünürlük, bir fark edilme savaşı içinde. Ama fark edilmekle var olmak aynı şey değildir. Ben fark edilmeden var olmayı tercih ettim. Gölge gibi, sessizce ama iz bırakarak ilerlemeyi seçtim. Herkesin sustuğu yerde hakikati dile getirmek, herkesin bastığı yerde geri çekilmek, herkesin koşturduğu yerde durmak benim tercihimdi.

Benim için yürüyüş bir tavırdır. Kimliğin, niyetin ve inancın dışa yansımasıdır. Benim yürüyüşüm, başkasına göre hızlı ya da yavaş değildir. O yürüyüş, içimdeki dengeyi koruduğu sürece anlamlıdır. Ve ben bu dengeyi ne hırsla, ne öfkeyle, ne de yarışla bozmam. Çünkü ben tek bir yarışa inanırım: insanın kendini aşma yarışı. Ve bu yarışta yalnızca bir rakip vardır: dünün benliği.

İşte bu yüzden hiç kimseyi kıskanmadım. Kimseyi rakip olarak görmedim. Ve herkes koşarken, ben yürüdüm. Yolumun kenarında kalanlara baktım, dua ettim. Üzerime basanlara baktım, affettim. Çünkü ben pistin değil, yolun adamıydım.

Son sözüm şudur:

Ey insan! Kendinle yüzleş. Başkalarıyla değil, yalnızca kendi vicdanınla yarış. Hızlı olmak değil, doğru olmak esas olandır. Ve unutma, başkalarının alkışıyla yürünen yol, bir gün sessizliğe çarpar. Ama kendi kalbinin sesiyle yürüyenler, hep hakikate varır.

Yürümeye devam et, durmadan, başını eğmeden ve kimseyi ezmeden…

Erol Kekeç/10. Mart.2025/Sancaktepe/İST

NOT:Doğum günüm anısına yazdığım bir seslenişti kendime...

Kıyamdan Önceki Son Uyku

Düştük...
Karanlık bir gecenin göğsüne,
Adımızla değil, unutuşla çağırıldık.
Sustu anneler, sustu dualar,
Sözler bile yoruldu artık...

Bir yalan fısıldadı kulağımıza,
"Rahat ol... Bu devir böyle geçer."
Ve biz o yalanın gölgesine uzandık,
Bir uykuya daldık... cehennemde uyandık...

Ne zaman sustuk, işte o an başladı tufan,
Bir hoca sustu, bin hain kürsüye çıktı.
Vicdanlar cam gibi değil artık,
Birer karanlık taş  soğuk, suskun, bıçkılı...

Kardeşi satmak alışveriş oldu,
Zekât servetin süsü; kurban bir gösteri.
Kâbe dönüyordu  kalpler...Ama,
Kalpler bir dünya dönerine kilitliydi!

İlk ihaneti gül sanmıştık,
Sakladı kendini "dava" içinde.
Birbirimizi sevdiğimizi sanarken,
Kendimize mezar kazdık gizlice...

Hakkı konuşmak, suç oldu bir vakit,
Zulmü alkışlamak: diplomasi!
Meclisler değil, puthaneler doldu,
Ve ümmet; suskunlukla yaktı kendini...

"Zulmü alkışlayamam!" dedi bir ses,
Yüz yıl önceden, diri ve keskin...
O ses şimdi içimizde yankı,
Ama biz duvar kesildik, kalın ve sessiz!

Akif’in gözyaşıyla yıkandık bir gece,
Ama sabah yine göz boyadı...
Bir şiir, bin sarsıntı doğurduysa eğer,
Niçin hâlâ putlar alkışlandı?

Gazze’de bir çocuk, taşla uyandı sabaha,
Yanında ne baba vardı ne oyuncak...
Ama alnında secde izi gibi bir çizik,
O çizik... bir medeniyetin yüzündeki çatlak!

Sordum kendi kendime:
"Bu çocuk niçin ben değilim?"
Ve ağladım...
Çünkü ben lüks içinde kaybolmuş bir hiçim...

Bir gece kalbim titredi:
Kur'an içimde göğe yükseldi.
Sustum...
Ama bu suskunluk artık dua değil,
İsyandı susmaya  ayağa kalkmalıydım!

Zira Allah, susanları değil,
"Yolun ortasında haykıranları" severdi.
Ve ben haykırdım:
"Ey zulüm, ey hainlik, ben buradayım!"

Haykırış bir tohumdu kalpte,
Çatladı acıyla, kurşunla, pişmanlıkla...
Ve içimden bir ümmet filizlendi yeniden,
Sözle değil, özle yoğrulmuş bir sevda...

Gölgeye değil, ateşe çağıran bir dildir bu,
Rahatı değil, ölümü gül sanan bir iman.
Bilin ey korkaklar,
Cennet…
Tırnakla kazınan bir dağdır, yokuştur, arınan!

Biz ölü değiliz,
Ama kalabalık mezarlarda yaşıyoruz.
İnanç kefen, tüketim tabut,
Ve rızkımız… reklamlardan doğuyor...

Ama hâlâ bir avuç var,
Yalınayak yürüyen, susarak direnen.
Onlar ki yoksulluktan nasipli,
Onlar ki susuz ama arşa yükselen…

Bir gece oturdum karanlıkla,
Dedim: "Ey gece, ne çok benziyorsun bana."
O da dedi:
"Sen de bir ümmetsin, kaybolmuş ışıkla..."

Karanlığa rağmen doğmalı gün,
Bir isyanla, bir haykırışla, bir secdeyle.
Zira karanlık, karanlık kalmaz,
Bir nur yeter… yeter ki gökten gelsin değil,
Yürekten doğsun, içeriden!

İşte şimdi…
Bir çağın son çığlığıyım ben,
Ne gök susacak artık ne yer.
Tufan bir damlayla başlar çünkü,
Ve o damla… benim gözümden düşer!

Artık susmak zulümdür!
Artık susmak yok oluş, yoklayış değil!
Kalk ey yürek!
Çünkü bu çağın başına yazılmış son cümleyim...

"Bir uykuya daldık ki… cehennemde uyandık!"
Ama artık uykuda değiliz.
Artık biz... kıyamdayız!

Erol Kekeç/16.07.2025/Sancaktepe/İST 

16 Temmuz 2025 Çarşamba

Doğanın Kalbindeki Ayet



Bir çimen yaprağına eğildim usulca,

Sustu zaman, konuştu toprakla.
Küçük sanmıştım, meğer erişilmezmiş aslında,
Bir yeşilin kalbinde vardı kâinatın sırları da...

Yıldızlar gecede parlarken sessiz,
O çimen, gündüzün duası gibiydi derin.
Parlaklıkla değil, anlamla yarışırmış meğer,
Çünkü bazı mucizeler fısıldar, ortalıkta bağırmaz...

Toprak gibi suskun, sabır gibi yeşil,
Eğilirken ona, içimde kıyamet büyür birden.
Bir çimen yaprağı bazen bir annenin duası,
Bazen de yetimin ekmek arayan hüznü fark edilir...

Bir damla çiyde cennet saklı olur bazen,
Ya da bir karınca duasında sırlar gizlenir.
Oysa insan, arar yıldızlarda kurtuluşu hep,
Unutur, Cennet, basıp geçtiği yerdedir belki de...

Bir çocuk, çıplak ayakla basınca o yeşile,
Dünyanın tüm kötülükleri sarsılır içten.
Çünkü masumiyetin ayağı değdiğinde toprağa,
Gök, bir dua gibi titrer; melekler iner serin serin.

Ey kibirli insan, başını kaldırma göğe,
Çünkü seni yıldızlar değil, toprak yaşatır.
Bir çimenin neye benzediğini bilmeyen yürek,
Hayatı yalnızca beton duvarlardan tanır...

Bir yaprak, bir nefes, bir serinlik anı,
Kâinatın kalbidir bazen görmesini bilene.
Ve görmeyenler, yıldızlarla süsler gafletini,
Oysa çimen, yere yazılmış bir ilahidir gizlice...

Bazen yalnızca bir ot, bir hayatın sebebi,
Bir koyunun karnını doyurur, bir çocuğun gülüşünü getirir.
Sen yıldızlara methiyeler düzedur,
Ama unutma, yeşil bitti mi hayat da bitiverir.

Bir çimen yaprağı gibi olmaktır hakikat,
Eğilmeden yaşamak, ama toprağa yakın kalmak.
Rüzgâra karşı direnmeden dans etmek,
Ve her sabah yeniden dirilmek: İşte budur yaşamak...

O halde dur, eğil, hisset, kokla o yeşili,
Belki babanın teridir, annenin duası,
Belki kayıp bir ümmetin gözyaşıdır o damla,
Ve belki Allah’ın "oku" dediği ilk harf, bir çimendir aslında...

Erol Kekeç/16.07.2025/Sancaktepe/İST

15 Temmuz 2025 Salı

Ateşten Yol

Sabırla başladık biz bu yola,
Rüzgâr yüzümüzü tırmalıyordu,
Karanlık, gözlerimize eğiliyordu
Ama biz, geceyi değil, içimizdeki ateşi dinliyorduk...

Her adım, bir geçmişin gölgesi,
Her susuş, içimizde yankılanan bir çığlık,
Ve her duvar,
Zamanla yıkılmak için örülmüştü...

Cahillerin şamatası kulaklarımıza vursa da,
Kulaklarımızı değil, kalbimizi mühürledik.
Çünkü bilirdik:
Sesler geçiciydi, ama anlam sürekli...

Yolun virajları vardı evet,
Her virajda bir umut gömdük,
Her düşüşte yeniden ayağa kalkmayı öğrendik.
Çünkü bu yol,
Vazgeçenlerin değil,
Yanarak yürüyenlerin yoluydu...

Bir kıvılcım yandı içimde,
Küçüktü belki önce,
Ama bir düşün,
Bir kıvılcım, bir ormanı tutuşturur bazen.
Ben de tutuştum.
Ama kül olmadım.
Alev oldum, ışık oldum.
Karanlıkla savaşmak için doğdum...

Her gecede bir anlam aradım,
Ve her sabah yeniden sorguladım:
"Bu çaba neden?",
"Bu yara niçin hâlâ açık?",
Ama bil ki,
Cevaplar hep o acı soruların içinde gizliydi...

Ey dağların ardındaki büyük soluk,
Ey kavuşmak için yanıp tutuşan hakikat,
Ben seni bildim,
Ve senin uğruna kendi cehaletimle savaştım...


Eylemlerim suskunluğa sığmaz oldu,

Her hareketim bir karanlığı deldi,
Çünkü biliyordum,
İnançla atılan her adım,
Bir çağın yönünü değiştirir...

Kendimi kurban etmeyeceğim,
Kendimi hakikatle var edeceğim.
Ne bağıran kalabalıklar durdurabilir beni,
Ne de alkış bekleyen maskeler.
Ben, kendi iç sesimin peşindeyim...

Duygularımın doruğunda bir yangın var,
İnce bir sızıdan doğan alevler gibi,
Beni yakıyor, ama eritip yok etmiyor.
Beni yoğuruyor.
Kendime benzetiyor...

Ve ben diyorum ki:
Bir insan, kendi duygularından yükselmeden,
Gerçek bir ışık olamaz başkasına...

Ben yükseldim,
Acıyla, sabırla, isyanla…
Ama en çok da inatla.
Çünkü inat,
Bazen bir hakikatin en keskin kılıcıdır...

Dünya karardı,
Gözler karardı,
Ama biz karanlığa bakıp aydınlık arayanlardık.
Biz, bir meşalenin etrafında toplanan gölgeler değil,
O meşalenin ta kendisiydik...

Ve dedik ki:
"Her düşüş, bir dua gibi kabule erer."
"Her yara, hakikatin izini taşır."
Ve biz o izleri süren izcileriz.
İz değil, iz bırakanız...

Karanlıkla konuşmayı öğrendik,
Ve her sessizliği bir çığlıkla yanıtladık.
Çünkü sessizlik, bazen en büyük ihanettir...

İşte biz bu ihanete karşı,
Her sözümüzü bir yumruk gibi savurduk,
Ama yumruğumuz nefretle değil,
Bilgiyle, vicdanla, umutla doluydu...

Ağlayan bir çocuğun gözyaşıyla,
Aç kalan bir annenin sessizliğiyle,
Talan edilen bir doğanın feryadıyla,
Ve yitirilen vicdanların ardından gelen isyanla,
Biz, bu yola sabırla değil,
Direnişle başladık...

Direndik…
Bir kurşun gibi her karanlığa saplandık,
Her geceyi delik deşik ettik.
Ve her delikten bir umut ışığı sızdı...

Ey karanlık,
Sen de biliyorsun,
Biz seni yok etmek için doğmadık,
Ama senin içinde kaybolmamak için yandık...

İçimizdeki ateş sustu mu sanıyorsun?
Hayır!
O, şimdi bir evreni aydınlatan meşale oldu.
Ve o meşale,
Her adımda yeni bir anlamı yakıyor...

Bir kalbin derinliğinden çıkan o kıvılcım,
Artık bir halkın vicdanında yanıyor.
Ve biz, o halkın susmayan sesi olduk.

Kendi içimize baktık önce,
Kendimize karşı dürüst olduk.
Çünkü dışardaki karanlık,
İçimizde aydınlanmadan yok olmazdı...

Her geceye "merhaba" dedik,
Her veda, bir başlangıcın habercisiydi.
Ve her ayrılık,
Birleşmenin çığlığıydı aslında...

Şimdi soruyorum sana ey insan:
Kaç kez yandın ama yok olmadın?
Kaç kez düştün ama kalkmayı seçtin?
Kaç kez sustun ama içinde çığlıklar yankılandı?
İşte bu soruların cevabında başlıyor insanlık...

Gözlerin dolarsa,
Boşuna değil.
Çünkü bu şiir,
Senin içinde saklı kalan yangının sesidir...

Bu ses,
Bir kavganın değil,
Bir direnişin yansımasıdır.
Bir yok edişin değil,
Bir var oluşun haykırışıdır...

Ve biz,
Karanlığı yırtmak için değil,
Kendimize ışık olmak için yürürken,
Yolun kendisini bir anlam haline getirdik.

Bu yol,
Gidilecek yer değildir sadece,
Bu yol,
Seninle beraber değişecek zamandır...

Erol Kekeç/11.07.2025/Sancaktepe/İST

4 Temmuz 2025 Cuma

İçimde Âlem

Sakla içini,
Göz değmesin kalbinin kıvrımlarına.
Çünkü en derin yara,
En yakından açılır insana…

Bir sır gibi taşı yüreğini,
Suskun ama diri,
Yan ama görünme,
Tütme ama kokma,
Duman gibi dağılma...

Kimsenin iç âlemine basma,
Orası toprak değil,
Mayınlı bir hat belki…
Sevgi gibi durur ama
Bir adım sonra
Acı kusar içinden...

Kimseyi de iç âlemine çağırma,
Ne kadar seversen sev,
Bir adım sonrası
İhmal olur, kırgınlık olur,
Senin kutsal bildiğine
Onlar gündelik muamele yapar...

Bir kere açtın mı kapıyı,
İçeri giren sadece sevgi olmaz.
Merak girer, hüküm girer,
Bazen ihanete dönüşen yorumlar girer…

Bu yüzden
Tut yüreğini avucunda,
Yalnız sen bil, sen duy, sen ağla,
Ama göstermeden…
Sus, gülümse,
Dışarısı için “iyiyim” de...

Çünkü bu dünya
Dumanı görürse yangın zanneder,
Yanını gösterirsen eksik sayar,
İçini gösterirsen
Kırar da fark etmez bile…

Ey Yüreğim!

Sakın kalabalığa içini dökme,
Bir gün sel olur,
Boğar seni kendi açtığın sözlerle...

Ne hissedersen hisset,
Gizle.
Suskunluk da bir dildir;
Kalabalıklar bunu hiç öğrenemedi...

Yan kalbim,
İçinde volkanlar taşı,
Ama lavları akıtma.
Isın ama yakma,
Tut ama göstermeden…

Çünkü
En büyük yangınlar
En sessiz yerlerde çıkar.
Ve en diri kalanlar
Tütmeden yanmayı becerenlerdir...

Giz,
Değerdir.
Saklı olan,
Anlamını korur...

Sen,
Kalbini bir harita gibi açma kimseye.
Bir pusula gibi taşı,
Yolunu göster ama
Kendini ele verme…

Erol Kekeç/03.07.2025/Sancaktepe/İST

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Dönüm Dönüm Hayal Metre Metre Gerçek

Bir adam çıktı karşıma,
Gözleri umut satar gibiydi,
Sözü dağ gibi yükseldi:
“Bu tarla on üç dönüm!” dedi.
Sustu toprak, rüzgâr hafiften gülümsedi...

Ben,
Kalbimle inandım önce,
Aklım da eşlik etti heyecanıma,
Dedim: “Burası altın değerinde,
Değerlendiririz,
Yükseliriz,
Çok para kazanırız!”

O an
Ufuklar genişledi zihnimde,
Toprak verimliydi,
Gözümde büyüdü her karış.
Ama unuttum;
Hayal gözlükle bakarsan
Çöl bile cennet görünür!

Birlikte çıktık tarlanın üstüne,
Bir yükseklik…
Bir bakış…
Bir an…

Gerçek dizlerime çarptı:
Sadece 1300 metrekareydi dünya.
Koca “on üç dönüm”,
Bir avuç çıkmıştı hayata!

Sen neden hep
Gölgene büyü katarsın?
Neden yüzünü saklarsın?
Niye her göz kırpmada
Bir başka çehreyle çıkarsın karşıma?

Ben de suçsuz değilim elbet:
Bir sözle umutlanmak ne kolaymış,
Bir vaatle hayal kurmak,
Gerçeğe temas etmeden
Cennet zannı ne de kolaymış!

O gün öğrendim:
Bazı insanlar arazi değil
Rüya satar sana.
Ağzından çıkan dönümler,
Sadece kelime oyunuymuş aslında.
Rakamların ardında gizli bir yalan,
Ve umutların altında
Zift gibi yapışan hayal kırıklığı…

Ey Gözüm, Ey Kalbim

Daha dikkatli bak bundan sonra,
Yüksekten inmeden
Gerçek ölçü bilinmez.

Her "çok kazanırız" sözü
Bereket değil, bazen bela getirir.
Ve her büyük gösterilen yer
Yürekte boşluk bırakabilir.

Sen bazen bir uyarı
Bazen bir tokat
Bazen de içsel bir muhasebesin.

Bu gece bana
Rakamların yalanını
Hayalin ağırlığını
Ve gerçeğin soğukluğunu anlattın.

Dönüm dönüm hayal sattılar,
Metre metre hakikat çıktı.
Bir sözle sarhoş oldum,
Bir bakışta ayıldım.

Ve şimdi biliyorum:
Gerçek ne kadar küçük olursa olsun,
Hakikat,
Her zaman en büyük kazançtır!

Erol Kekeç/14.06.2025/Sancaktpe/İST

1 Temmuz 2025 Salı

Ateşle Uyanan Toprak


(Hatay’dan başlayıp bir memleketin yüreğine yazılan dua)


En soğuk günlerde depremle sarsıldık,
Taş değil yüreğimiz çatladı Hatay’da.
Sustu şehir, çığlık konuştu,
Bir duvar gibi üzerimize yıkıldı gecenin karası...

Bir çocuğun donmuş avuçları,
Bir annenin taşların altından çıkan duasıydı artık bizde insanlık.
Binalar değil, umutlar göçtü;
Bir devletin, bir milletin omzuna çöktü Hatay’ın sessizliği...

Ey Rabbim,
Senin hesabın, bizim hesapsızlığımıza ağır geldi.
Sen çağırdın; biz kulaklarımızı tıkadık.
Sen gösterdin; biz ekranlara gömüldük.
Sen yıktın, biz içimizi bile kontrol edemedik...

Gafiller olduk Allah’ım,
Sanki hayat bizim planlarımızdan ibaretmiş gibi,
Sanki toprağın altı boş değilmiş gibi,
Sanki sen susarsan her şey yolunda gidecekmiş gibi...

Ama Hatay...
Hatay bir suskun mezarlık değil artık,
Hatay, ayağa kalkıp dirilen bir sabırdır şimdi.
Hatay, “bizi unutmayın” diyen bir sitem değil sadece,
Hatay, Rabbin ümmete tokadıdır.


Ve sonra…
En sıcak günlerde, ormanlar kavrulurken uyardın bizi.
Yapraklar değil, vicdanlar yandı.
Kuşlar değil, ahlak göç etti gökyüzünden.
Ağaçlar değil, adalet yandı kökünden.

Dağlara sirayet etti dumanlar,
Gözlere değil, ruhlara doldu is kokusu.
Bir orman sustuğunda bir millet ne kadar sağ kalır?
Sorduk kendimize, ama cevabını ezberlemedik...

Allah’ım,
Senin yangınların bile rahmettir biz anlayana.
Senin rüzgarın bile ikazdır duyan kulağa.
Ama biz…
Sanki buhar gibi savrulduk hakikatten.
Sanki bu toprak bize aitmiş gibi hoyrat olduk.
Sanki her sabah doğan güneş lütfun değilmiş gibi,
Sanki su bize aitmiş, ağaç bize aitmiş gibi...

Ve şimdi biz;
Kendi yaktığımız yerlerde yanan çocukların çığlıklarıyla uyanıyoruz.
Kendi inşa ettiğimiz ihmallerde boğuluyoruz.
Kendi ellerimizle ördüğümüz gafletin içinde kayboluyoruz.

Bir Halkın Helaki mı, Yoksa Uyanışı mı?
Ey yüce Allah’ım,
Senin verdiğin nimeti göklere savurduk,
Senin uyarılarını “tesadüf” deyip geçtik,
Senin kudretini “tabiat ”la izah etmeye kalktık.
Senin gazabını “şanssızlık ”la susturduk.

Biz böyleyiz işte…
Senin gönderdiğin her işareti birer haber bülteni gibi izleyip,
Yarın her şey unutulmuş gibi devam eden gafilleriz.

Ama sen susmadın Allah’ım.
Bizi ateşle uyandırdın,
Toprakla konuştun,
Sularla, yıldırımla, kuraklıkla…
Her uyarın bir başka mevsimde geldi.
Her mevsimin içinde bir tokat vardı.
Ve biz, her defasında yeniden uyuduk.

 
Hatay bir semboldü Allah’ım.
Sadece taş değil, tarih çöktü.
Sadece ev değil, hafıza yıkıldı.
Orada senin ikazını okuduk;
Gözyaşlarıyla yazılmış bir dua gibi kazındı kalbimize...

Bir çocuğun cansız bedeni,
Bir annenin kapanmayan gözleri,
Bir babanın suskun yüzüydü artık vicdanlarımız...

Ey Rabbim…
Hatay’a inen her taş,
Bizim ruhumuza saplanan bir uyarıydı.
Biz hâlâ anlamıyorsak,
Bu gafletin, bu ihanetin, bu zulmün bedeli büyüyecek biliyoruz...

Sana Sığınıyoruz
Ey Arhamürrahimin,
Biz seni unuttukça sen hatırlattın kendini.
Biz yüz çevirdikçe sen yüzümüze çarptın hakikati.
Biz inkâr ettikçe sen bizi gerçekle baş başa bıraktın...

Senin gazabın bile merhamettir,
Çünkü sen helak ederken bile uyarırsın.
Senin öfken bile şefkattir,
Çünkü sen yıkarak diriltirsin.

Biz buradayız Allah’ım…
Yanan ormanların külleriyle,
Yıkılan şehirlerin enkazıyla,
Donan çocukların bakışlarıyla,
Titreyen eller, yorgun dualar, suskun ağızlarla...
Sana döndük...


Ey Allah’ım,
Hatay’ı, Adıyaman’ı, Maraş’ı ve ciğerimizi alan zelzeleleri bize unutturma.
Ciğerlerimizi yakan Manavgat’ı, Muğla’yı, ormanlarımızı unutturma.
Unutursak, tekrarını yaz kaderimize.
Unutursak, tekrar sars, tekrar yak, ama unutma bizi...

Bu halk, helaki tattı Allah’ım.
Bu halk, sevdiklerini taşların altında bıraktı.
Bu halk, gökyüzüne yükselen dumanlara “acaba bize mi söylüyor?” diye baktı...

Ve şimdi…
Biraz suskun, biraz yorgun, biraz pişman ama çokça umudunu yitirmiş.
Biraz kimsesiz ama hâlâ seninle.
Hâlâ duada, hâlâ secdede, hâlâ senin kudretinle ayakta...

Bir Daha Uyuma Ey İnsan!
Bir daha uyuma!
Deprem seni uyandırdıysa, uyan!
Yangın sana konuştuysa, dinle!
Sel kapını çaldıysa, aç!
Çünkü Allah hâlâ konuşuyor insanla...
Çünkü Allah hâlâ merhamet ediyor,
Çünkü Allah hâlâ ümidi olanlarla yeni bir sayfa açıyor...

Biz bir halktık, helaki tattık,
Ama belki de bu; rahmete giden bir uyanıştı.
Toprak bizi yuttuğunda,
Senin rahmetine tutunmaya başladık.
Ve şimdi Allah’ım…
Her çöküşten bir secde doğur bize.
Her yangından bir tövbe,
Her ölümden bir diriliş...

Erol Kekeç/29.06-01.07.2025/Sancaktepe/İST

Kışlada Aradım Kendimi


Bir kışlanın sessiz kapısından girdim,
Adımlarım yankılandı taş avluda.
Rüzgârda eski bir selam gibi savruldum,
Zaman durmuştu içimde,
Eski dostlar bir anlığına gülümsedi bana...

Sarılmadım, kalmadım,
Sadece baktım gözlerine çocukluğumun,
Sonra ayrıldım…
İçimde ince bir özlemle,
Sessiz bir vedayla ayrıldım...

Koridorlar suskundu, gözler bekleyişte,
Her köşe, bir hatıra gibiydi…
Onları bulmak için döndüm yeniden,
Kendimi bulur gibi,
Kaybettiğim bir huzuru arar gibi...

Ve birden genç subay kızlar çevremde —
Gözleri keskin, sözleri sert,
Ama bir başka şey vardı içlerinde:
Belki özlem, belki yön,
Belki de yitirdiğim cesaret...

Sordular bana:
“Neyi arıyorsun burada?”
Cevabım sustu dudaklarımda.
Belki bir dostun eksik kalan sözüydü,
Belki yarım kalmış bir veda...

O kışla benim içimdi aslında,
Duvarları hatıralar, pencereleri pişmanlık.
Dıştan dimdik, içten yaralı…
Aradığım dostlar değil,
Kendimdim belki de —
Bir zamanlar gülen, inanan,
Koşan, korkmayan hâlim...

Ve şimdi bir vapur daha kalkıyor,
Yine son anda atlayacağım belki.
Ama biliyorum,
Geç kalmak yok bu yolda,
Yeter ki yüreğim hâlâ atlamaya razı olsun...

Erol Kekeç/30.06.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...