30 Nisan 2025 Çarşamba

Doğruluk Yolunda

 


Çiçek misin sen, solsa da vakur duran?
Yoksa ilk rüzgârda savrulan bir dal mı?
Dik dur be yürek, eğilme yalanın önünde,
Açacaksan gönlünü, çürük çiçek gibi değil,
Toprağın derinliklerinden süzülen bir lale gibi aç.
Bir sabah gibi doğ;
Gözleri kamaştıran, karanlığı yaran,
Ama göz boyayan sahte bir ışıltı değil,
Hakikatin kendisi ol...

Terzi misin sen?
O zaman yamayı saklama, göster cesurca,
Kumaşı bozma, eski de olsa değerli.
Kesilecekse kader, biçilecekse yol,
Ölçüyü doğru al,
Vicdanın terazisinden geçsin her biçim...

İşte köprü,

Ahşap çatırdasa da tutar seni,
İnancı olanın ayağı batmaz suya,
Ama tereddüt edersen…
Sallanır düşer basacağın taş.
Yol dediğin dümdüz olmaz her zaman,
Ama doğrudur eğer kalbinle yürürsen...

Sağ nedir, sol nedir bu çağda?
Hangisi doğru, hangisi eğri?
Kendi pusulanı kur içinde,
İğne değil, öz benliğin göstersin yönü.
Geçeceksen bir kapıdan,
Anahtarı elinde olsun dürüstlüğün...

Binme her gördüğün ata,
Bazısı ahırda şahlanır,
Bazısı uçuruma götürür seni.
İnatla değil, izanla sür yüreğini.
Zorluklar kutsaldır ama
Kendini yakacak ateşe kör dalma...

İyi nedir, kötü nedir bilmeden konuşma.
Gölgeye bakıp güneşi yargılama.
Seçimlerin kaderin aynası olur,
Bugün attığın her adım,
Yarın başını yaslayacağın duvar olur...

Gösterişe kaçma ey insan,
Işıklı kelimelerle kendini süsleme.
Parlak olmak istiyorsan
Bakır gibi değil, yıldız gibi ol,
Geceyi aydınlatan, uzak da olsa gerçeği yansıtan...

“Ben buyum” de, korkma.
Eksiksen eksik, ama sen ol.
Sahte alkışlara kanma,
Gölge büyür ışık yoksa.
Ya kuş ol,
Göğe yükselen duaların kanadında,
Ya çekirge, sabırla bekleyen bir sıçrayışa.
Ama uçacaksan,
Rüzgârla değil, yönünle uç...

İçini dinle,
Orada gürültü yoksa hakikati duyarsın.
Vicdanınla barışık yaşa,
Ne yazılıyorsa alnına, alnın açık kalsın...

Bir kez eğilirsen doğrulmak zor,
Bir kez susarsan, sesi bastırır karanlık.
O yüzden konuş,
Sözünle değil, duruşunla.
Öğüt vermek kolay,
Ama bir öğüt gibi yaşamaktır erdemli olan...

Bir maske takarsan,
Bir gün unutursun yüzünü.
Kendini değil, kalabalığın sen diye gösterdiği gölgeyi yaşarsın.
Oysa insan kendine benzemeli en çok.
Yoksa ne anlamı var var olmanın?

Yüzüne bir bak,
Orada çizgiler varsa, yılların değil,
Yaşanmış hakikatlerin izidir o.
İnsan ne kadar yara alırsa,
O kadar hakiki olur yüzü.
Kusursuzlukta değil,
Yaralarda saklıdır güzellik...

Doğruluk,
Karanlığa doğan sabah gibi,
Gecenin yalanını söker.
Her gün yeni bir başlangıçtır,
Ama sen eskiden aldığın derslerle inşa et yeniyi...

Doğru yürümek,
Yol bilmekten daha önemlidir.
Bazen yönünü şaşırırsın,
Ama kendini unutmazsan bulursun.
Çünkü asıl yol içimizdedir,
Ne haritada ne pusulada yazar...

Sözlerin keskinse,
Yaranı daha çok derinleştirir.
Konuşurken merhem ol,
Yargı değil.
İnsanları kırmadan da doğruları söyleyebilirsin,
Ve o zaman sesin yankı bulur,
Duvarlarda değil, yüreklerde yaşarsın...

Güzel konuşmak değil mesele,
Güzel yaşamak.
Cümlelerin süslü değilse de olur,
Ama niyetin doğru olsun.
Çünkü niyet bir ok gibi gider,
Hedefi vicdandır...

En büyük yolculuk,
Dışa değil, içe yapılır.
Bir ömür gezsen de dünyayı,
Eğer kendine varmadıysan,
Boşuna geçmiş yılların.

Kendin ol.
Ne fazlası, ne eksiği.
Çünkü dünya bir sahne ise,
En çok kendin gibi oynayan iz bırakır.
Ve perde kapandığında
Kimin ne alkışladığı değil,
Ne kadar gerçek olduğun kalır geriye.

"Sana bir şey söyleyeyim:
Doğruluk; az konuşup, çok dinlemektir bazen.
Kalabalıkta yalnız kalmak pahasına
Kendin gibi kalmaktır.
Yol uzun olsa da,
Doğru yürüyenin ayağı yorulur ama yüreği büyür…"

Erol Kekeç/Nisan-2025/Sancaktepe/İST

Bir Milletin Kalbi

 


Eğer bir millet, göz yumar ise hırsıza,
Sırf fikri benzer diye susarsa yalana,
Şeref mi kalır o halkta, onur neyle yaşar?
Ahlaksızın gür sesi, doğrularla mı yarışır?

Bir lider ki servetle oynar, halkı aç iken,
Yalın ayak çocuk ağlar, o kürsüde gülüp geçerken…
Ve halk alkış tutarsa sadece rengine bakıp,
O milletin alnına yazılmış en kara yazı: "Kayıp!"

Erdemdir bir milletin onuru, kökü, bağı,
Erdem gidince başlar çöküşün ilk adımı.
Vatan, sadece toprak değil; namustur, vicdandır,
Onu yitiren millet, artık sadece kalabalıktır!

Şerefi gölgeleyen bir korku çöker üstüne,
Kiminin kalbi korkak, kiminin eli kirli yine.
Lider değil haini savunanlar çoğalırsa,
O topraklar sadece haritalarda kalır…

Hırsı görüp susan göz, yarına nasıl bakar?
Dalkavukça övülenler yarın seni yakar.
Bir oy uğruna satılan vicdanlar çürür,
Ve çürüyen vicdanla devlet dibe sürüklenir...

Ey halk! Bil ki, susmak da iştir zulme ortak,
Mazluma sırt çeviren her söz, bir gün seni de yakar.
Yalancıya alkış tutan el, nasip bulmaz hayra,
Yüzü gülen cellatlar, gelir mi kapına hayra...

Adaletin terazisi, çifte standartta çarpar,
Bir yanda zengin affı, bir yanda garibe azar.
Yalanı makbul kılan her ekran, halkı esir eder,
Bilgisizce izleyen göz, yarına mezar kazar...

Tarihe bak! Roma da çöktü içten,
Firavunlar da sarsıldı halkına zulmetmekten.
Bir millet ki liderini hak ile tartmazsa,
Sistemin adı demokrasi olsa ne fayda?

Gerçek demokrasidir hesap sormak erdemle,
Yalakalık değildir seçmek körcesine.
Milletin kalbi susmaz, susmamalı asla!
Erdemle konuşmalı, korkmadan, dosdoğruca!

Erdem nedir, bilir misin? Eğilmeden yürümektir,
Hakikatin önünde, dalkavuğa direnmektir.
Ne altın için bükülür, ne menfaatle satılır,
Erdemli bir yürek, zulmün suratına çatılır!

Korkmadan konuşmak gerek, çekinmeden yazmak,
Bir milletin uyanışı, önce kendine sormak:
"Ben ne yaptım ki bu hale düştü vatanım?"
Cevabı kaçan değil, hesap sorandır adamın...

Siyasetçi dürüst değilse, halk da sorgulamazsa,
Tefecilerle tokalaşır, sonra ağlar sabaha.
Hırsızlık bir ceza görmez, çıkar yol olur ise,
Adalet o topraklarda kurur, miski amber olsa...

Ey genç! Ey ana! Ey baba! Sana sesleniyorum,
Gerçek vatanseverlik, makamla ölçülmüyor.
Bir devlet, halkından güçlü olamaz asla,
Ama halk susarsa, çürür koca devlet sorumsuzca...

Ne laiklik adına ne dindarlık maskesiyle,
Kandırmasın seni kimse, yüzeysel cilayla.
Bir adam çalıyor diye susarsan “bizden” diye,
O çaldığı sadece para değil, namus, vefa, diye...

Diril artık milletim, yeter uykun çok derin,
Zincirinden başka neyin var ki kaybedesin ?
Bir millet susunca değil, konuşunca güçlüdür,
Gerçeğe koşan yürek, zulmü yerle bir eder, büyür!

Korkma! Hakkı savunan yalnız kalmaz hiçbir zaman,
Allah, mazlumun yanındadır, unutma her an.
Birleşin kardeşlerim, sağcı solcu yok artık,
Vatan namustur, bayrak korunmalı bu mücadele şarttır!

Bir çocuğun gözyaşı, bir annenin feryadı,
İktidarı da indirir, tarihi de ağlatır adım adım.
O yüzden eğilme kardeşim, kimseye tapma sakın,
Doğruların izinde yürü, Allah  şah damarından yakın...

Sakın unutma! Yalana susan, yalan kadar suçludur,
Zalimden yana duran, onunla aynı uçurumdadır.
Gerçek adalet, rozetle değil, vicdanla ölçülür,
Ağzı dualı, eli kanlıysa birisi; işte o en tehlikelidir...

Kimse seni temsil etmez, sen kendin olmadan,
Bir millet bireyleriyle büyür, korkusu olmadan.
Kimi ayetle kandırır, kimi özgürlükle yutar seni,
Ama sen içindeki seste bulacaksın hakikatin izini...

Unutma ey millet, seni kurtaracak olan sensin,
Bir bayrağı göklere çıkaran, elindeki nefessin.
Hakkı savunmak; namazdan, mitingden de öte,
Çünkü hak bir yaşam biçimidir, lafla değil, özle!

Ey tarih! Yaz yeniden, bu millet uyanıyor,

Zulme susan dudaklar birer birer yanıyor.
Küllerinden doğacak bir medeniyet daha,
Çünkü hala var yüreklerde Bedir’in duası, Uhud’un ahı...

Unutma milletim, sen Malazgirt’sin, Çanakkale’sin,
Senin kanınla boyandı bu toprak, senin terinle yeşersin.
Kimseye minnet etme, dik dur, yürü hür yaşa,
Sakın tapma kula, yalnızca Allah’a.

Ne Batı'nın süslü yalanı, ne Doğu’nun sinsi hilesi,
Sana yakışan tek şey, hakikatin bileği, bileği!
Bir millet sustuğunda, zalimler şenlenir,
Ama bir millet dirildi mi, Firavunlar sarsılır, Nemrutlar çökebilir.

Şimdi dön ve bak:
Kudüs’te ağlayan taş, Yemen’de susan çocuk,
Hepsi seni bekliyor, “Yeter artık!” diyen bir yürek, bir umut.
İşte sen o yüreksin!
Bırak karanlık sussun, sen ışık ol, sen rahmetsin!

Bugün susan, yarın hesap veremez,
Zulme ortak olan, vicdanla yürüyemez.
Zenginiyle, fakiriyle, kadınıyla, genciyle,
Bu millet ya ayağa kalkar ya da zincire boyun eğer hep birlikte!

Çünkü:
Erdemini yitiren bir millet, sonunda vatanını yitirir!
Ve biz kaybetmeyeceğiz, çünkü bu sefer uyanırız!
Vicdanı olanlar, adım atsın saflara,
Hakkın çağrısı var: “Kalk ve zulme karşı dur arşa kadar!”

Ey 2 milyar yürek!
Bu çağrı sana, ümmetin kalbine...
Ya kıyıya vurmuş balık gibi çırpınırsın sessizce,
Ya da okyanusa dönüşürsün, dalga dalga sarsarsın küfrün kıtasını...

Bu son uyarı, son çağrı, son nefes belki,
Ama bir kelimeyle başlar her devrim: YETER!
Yeter bu zillet, yeter bu suskunluk!
Kalk, diril, birleş!
Kurtuluş için tek yol: HAK, ADALET, ONUR VE İNANÇTIR!

Erol Kekeç/08.04.2025/Sancaktepe/İST


Gönül Haritasında Kayıp Bir Şehir

 


Aşkın haritasında silinmiş sokaklar, yönünü kaybetmiş kalpler için...

Gönül Haritasında Kayıp Bir Şehir-I

Ben bir mecnunum,
Ama Leyla’m yok — haritada adı silinmiş bir kasaba gibi,
Ne gelen var ne de giden...
Aklım posta kutusu, her sabah boş, her akşam umutla açılan...

Yıkılmış umutlar mı?
Onlar şimdi betonarme hayallerin altında çığlık atıyor.
Bir müteahhit geçti gönlümden,
Ruhumu üç kat imara açtı da,
Vicdanını temel betona gömdü...

Solmuş aşklar...
Renk körü zamanın tablosunda pastel lekeler artık.
Bir çiçeğe su veremedik,
Ama gözyaşıyla suladık , o da  boğulup kurudu...

Tükenmiş sevdalar mı?
Marketten alınmış, fişsiz, iadesiz.
Aşkı gramla satıyorlardı rafta,
Ben kilo hesabı aramışım meğer…

Dağlar geçit vermezmiş,
Ben de yürüyerek değil, hayalle aşmaya kalktım.
Ayağım kaydı,
Ve gerçeklik adlı uçurumda
Düşlerim kayboldu...

Yollar karla kapanmış,
Ben ateşimle eritir sandım…
Meğer ben yanarken,
Sadece kar değil, kalbim de erimiş...

Bu aşk, bir labirentmiş.
Ama Minotor yoktu,
Sadece ben vardım,
Her dönüşte kendime çarpan hayal kırıklığı...

Şimdi bir gölgeyim,
Kendi hikâyemin karanlığında kaybolmuş,
Yazgısını mürekkep sanan bir şairin
Yanlışlıkla yaktığı son sayfası...

Gönül Haritasında Kayıp Bir Şehir – II

Ben sevdayı, sandım ki;
Bir mektup gibi uzanır uzaklara...
Oysa postacı, kapımı bile çalmadı.
Belki de aşk, yanlış adrese teslim edildi;
Zira ben hep başkalarının kaderinde bekledim...

Gül vermedim kimseye,
Çünkü ellerim diken tutmuştu çoktan.
Sevgi dedikleri şeyin
Etiketi vardı ama içeriği eksikti hep.
Hediye paketiyle kandırıldım,
İçinden boşluk çıktı...

İroni değil mi?
Aşkın en çok konuşulduğu çağda,
Kimse susarak sevmiyor.
Ses var, söz var, yankı var,
Ama yürek yok, niyet yok, emek yok...

Kalbim bir tavan arası şimdi,
Kimi anılar örümcek ağı gibi
Köşelere tutunmuş,
Kimisi ise bavulunu toplamış
Ve gitmiş... ardından kapıyı çarpmadan...

Sana yazdığım şiirleri yaktım,
Küllerini bir dua gibi savurdum rüzgâra.
Ama o da kibirli çıktı,
Ne bir damla yağmur getirdi,
Ne bir serinlik... sadece isli bir boşluk...

Beni terk eden sen değildin aslında,
Ben, benden gittim ilk.
Çünkü senin yansıttığın ışıkta
Kendi karanlığımı izledim,
Ve fark ettim: aşk,
Bazen göz kamaştırmaz — kör edermiş...

Gönül Haritasında Kayıp Bir Şehir – III

Son perdedeyiz artık,
Seyirci yok, alkış yok, sadece
Kapanmayan bir sahne…
Ve ben hâlâ başrol sanıyorum kendimi,
Oysa figüran bile değilmişim kalbinde...

Aşk dedik,
Ama kime anlattıysak pazarlama sandı.
Bir reklam jingle kadar geçiciydi hevesler,
Ve sen,
İz bırakmadan geçen bir sponsor gibiydin ömrümde...

Sustum çoğu zaman,
Çünkü kelimelerimin anlamı kalmamıştı.
Sözlükler dilsizdi,
Benimse yüreğim alfabe yorgunu.
Her harfi ayrı ayrı kanatmışsın,
Adın bile acıyor artık...

Bir gün dedim,
"Belki anlar…"
Ama sen empatiyi ekran koruyucusu yapmışsın,
Hareketsiz, hissiz, bozuk bir görüntüde
Bekledim seni...

Hicabım var şimdi,
Yüreğime değil, sana inandığım günlere.
Bir dua gibi kıymetli sandım seni,
Meğer sen,
Ayet görünümlü bir cümle hatasıymışsın...

Ve ben artık,
Ne mecnunum ne mahzun...
Bir gülüş kadar sığ,
Bir bakış kadar uzak olan bu çağda
Yalnızca “unutulmuşlar listesinde”
Bir kalp kırığıyım...

Ama unutma:
Bu şehirde yollar kapanır belki,
Ama her mecnun yolunu kendi deliliğinde bulur.
Sen cümle olamadınsa,
Ben şiirimi başkasında tamamlarım...

Bahadır Hataylı/30.04.2025/Sancaktepe/İST


29 Nisan 2025 Salı

Uçuşan Kuşlar Gibi

 



Bir yerden bir yere savruluyor gençlik,
Gökyüzünde yolunu şaşırmış kuşlar gibi...
Bir zamanlar dallarında umut büyüyen ağaçlar,
Şimdi kurumuş, rüzgâra ağlar gibi.

Mevsimler değişti,
Kalplerdeki iklim buz tuttu.
Dostluklar eskidi, sevgiler yıprandı,
Bir zamanlar canla dolu olan sokaklar,
Şimdi sessizliğe kandı.

Uçan kuşlar gibi,
Evlerini, yurtlarını, hayallerini bıraktı çocuklar.
Bir avuç sıcak ekmek, biraz özgürlük için,
Yabancı diyarlara savruldu umutlar.

Öğretilen şarkılar sustu,
İnançlar un ufak oldu parmaklar arasında.
Bir mevsim bitti diye değil,
İçimizdeki bahar unutuldu diye bu hal...

Çünkü,
Bir yerden bir yere uçuyorsa kuşlar,
Sadece mevsim değişmemiştir...
Toprak da değişmiştir,
İnsanlar da...

Ve biz,
Her göçte biraz daha eksildik,
Her vedada biraz daha unuttuk,
Kim olduğumuzu...
Neye inandığımızı...

Ey bu ülkenin yorgun evlatları,
Ey savrulan kuşlar,
Dönün bir gün,
Dönün de yeniden filizlensin
Bu kadim toprağın kökleri!

Erol Kekeç/02.03.2025/Sancaktepe/İST

28 Nisan 2025 Pazartesi

Ana Rahminden Dünyaya Hitap



Ben daha nefes almadım,

Bir çığlığım yok, bir adımım…

Ama duyuyorum!

Toprağın iç çekişini,

Gökyüzünün hıçkırığını,

Ve insanların yorgun dualarını…


Bir karanlığın içindeyim ama kör değilim,

Bir sessizliğin içindeyim ama sağırım sanmayın.

Kulağıma çalınan her kalp atışı,

Dünyanızda kaybolmuş bir vicdanın yankısı...


Neden bu kadar koşuyorsunuz?

Aradığınız ne?

Altın mı, unvan mı, alkış mı?

Peki ya huzur nerede?


Ben daha doğmadım,

Ama korkuyorum…

Bir ağacın kesilişini hissediyorum,

Bir annenin gözyaşını,

Bir çocuğun aç yattığını,

Bir gencin umutla susuşunu…


Ve diyorum ki:

Durun!

Bir bebek daha doğmadan

Dünya bu kadar yorgun olmamalı!

Bir nefes almadan

Bu kadar kirli olmamalı hava!


Ey yaşayanlar,

Ne olur bir kez de siz susun da

Kalbiniz konuşsun…

Birbirinize değil,

Kendinize yabancılaşmayın artık!


Ben umutla gelmek isterim dünyaya,

Yeşeren ağaçlarla,

Gülen yüzlerle,

Vicdanla işleyen adaletle…


Ve belki bir gün ben:

Bir barışın adı olurum,

Bir sevdanın duası,

Bir vicdanın uyanışı olurum!


Ama şimdi…

Anneciğim,

İzin ver birkaç ay daha orada kalayım.

Belki sen dünyayı değiştirirsin,

Ben de gözlerimi umutla açarım…

Bahadır Hataylı/24.04.2025/Sancaktepe/İST

27 Nisan 2025 Pazar

Kalk Ey Yürek



(Ye’s’e Cevap - Bir Uyanış Manifestosu)


Kalk ey yürek, bu sessizlik sana yakışmaz artık,

Sükûtun kurşun olur, hak yolunda susmak dargınlıktır,

Zulüm gemi azıya almışken mazlumlar yitik,

İman sararmış yüreklerde, ümitse artık ıssızlıktır!


Ey milletin vicdanı! Dermanı sensin bu yaranın,

Kendi özüne dönmedikçe geçmez bu ağır sancın.

Secdeyle dirilir toprağın çocuğu, unutma kanın,

Şehadetle yoğrulan tarih, sabrı ister, imanla akanın!


Ne sandın? Karanlık ebedî midir sanırsın hâlâ?

Zulmetle örülen gece, gün doğana dek ağlar ama

Sonra bir nida yükselir: “Yeter artık, kalk ayağa!”

Ve titrer her taş yerinden, susar dev, konuşur dağa!


Yıkılmak bize haram, yılgınlık yakışmaz mazimize,

Asım’ın nesli yılmaz, döner mi yüzü vazife çizgisine?

Ye’s haramdır bize, zira iman var yüreğimizin içinde,

Zincir vurulmaz bileklerimize; biz Allah’ın izzetine secdedeyiz her secdede!


Gözün ufka dönsün ey yürek, karanlıkta mehtap arar,

Yıkılmış gibi duran bir millet, duayla ayağa kalkar,

Çünkü bir secde eder, bir daha diz çökmez asla,

Çünkü umut, Allah'ın adıyla doğar her sabaha!


Unutma: Ümidi kesen, rahmeti inkâr edendir,

Kendini dev aynasında gören, aslında yok hükmündedir.

Ama sen, evet sen, yüreğini Kur’an’la besleyensin,

Kalk! Zira kalkışın, ümmetin de uyanışının sesidir!


Tilhabeşlifilozof/24.04.2025/Sancaktepe/İST

Bir Serinlik Gibi



"Uyuyan Toplumlara Yağmur Gibi Bir Uyanış"


Bir serinlik gibi gelir bazen hakikat,

Ne bağırır, ne çağırır… Sadece dokunur.

Bir rüzgâr eser usulca vicdanlarda,

Uyuyan kalplere merhametle sokulur.


Kirpiklerin ucunda titreyen bir dua,

Yarılmış gönüllerde açar ilk tomurcuk.

Ne hiddet var ne isyan; yalnızca çağrı:

"Kalk, ey insan! Kendi özünü bul, çabucak!"


Şehirler uykuda, kaldırımlar sessiz,

Kalabalıklar içinde kaybolmuş tek tek.

Fakat bir yağmur başlar usul usul,

Ruhun çatlayan yerlerine işler yürek yürek...


Çise çise düşer üstüne unutulmuş değerler,

Toprağa değil, kalbine akar bu seher.

Her damla, bir şefkat, bir hatırlatma,

"Ey insanoğlu, sen ne çabuk unuttun meğer!"


Bir annenin duası gibi durudur bu yağmur,

Bir dedenin nasihati gibi içten ve saf.

Sana geçmişi hatırlatır ama yargılamaz,

Kendinle barıştırır, incitmeden, nazikçe affeder hafızanı, raf raf…


Zannetme ki ümit çığlıkla gelir daima,

Bazen bir çiçek gibi sessizce büyür,

Bazen bir çocuğun gözlerinde parlar,

Bazen de sustukça konuşur, özünden süzülür...


Kalkmak bir emirdir, evet, ama aynı zamanda bir lütuf,

Secdeye varmak gibi: hem boyun eğmek hem de dirilmek.

Ey yüreği daralmış insan, bu rahmet senin için,

Uyandığında göreceksin: artık yükün değil, yüreğin hafif...


Ey toplum! Ey uykuda nefes almayı unutanlar!

Bir yağmur var bu gece, size değil, gönlünüze yağan.

Ümidin sesiyle uyanın: sessiz, dingin, içli…

Çünkü artık vakit, silkelenip kendine gelme zamanı,

Ve sabah çoktan doğmuş, sen hâlâ karanlıkta sanma anı…

Erol Kekeç/24.04.2025/Sancaktepe/İST

26 Nisan 2025 Cumartesi

Kendine Dönüş




Geceler uzun değil aslında,

Biz suskunluğumuzu sığdıramıyoruz zamana.

Her gece biraz daha kendime yaklaşıyorum,

Ve biraz daha uzağa düşüyorum kendimden...


Kalbimde açtığım o eski sandık,

Çocukluğumun kırık oyuncaklarını saklıyor.

Bir gülüş, bir kırgınlık,

Bir de kimselere anlatamadığım ben kalmış içinde...


Ben miyim aynadaki suret?

Yoksa herkesin gördüğü bir maske mi takıyorum?

Kendime dönerken kayboluyorum,

Çünkü en karmaşık yolculukta içime yürüyorum...


Ruhumun ezgileri var,

Sözsüz, ama duyanın yüreğini delip geçen.

Bir keman gibi inliyor gecenin boşluğunda,

Her telinde ayrı bir sancı...


Bazen içimde bir melodi başlar,

Neşeyle değil ama umutla çalar…

Çünkü umut, bazen bir damla sessizliktir,

Sana ait olanı tekrar duyabilmektir...


Ben mi besteliyorum bu duyguları?

Yoksa hayat mı içime notalar serpiştiriyor?

Bir gözyaşı düşer, bir anı canlanır,

Ve bir şiir başlar kendiliğinden...


Bu gariplikler var ya…

Bir zamanlar beni delirtir sanırdım,

Şimdi fark ettim,

Beni “ben” yapan şeylermiş meğer...


Kime anlatırsam susardım,

Çünkü içimdeki karmaşayı kim anlayabilir?

Ama ben susarken,

Kalbim anlatmayı öğrenmiş kendiliğinden


Gariplik değilmiş aslında;

Bir yalnızlığın içinde filizlenen farklılık,

Bir kalabalığın içinde hissedilen eksiklik…

Beni benden eden,

Aslında beni kendime döndürenmiş...


Ve şimdi biliyorum:

Gecemi gece yapan benmişim,

Ama ruhumun ezgileriyle kendimi yeniden yazmışım.

Garipliklerimle barışıp,

Geceye anlam katmışım...

Erol Kekeç/13.03.2025/Sancaktepe/İST

Bir Dilberin Helaki yahut Devlet-i Namus



Gülistan içre bir dilberdi evvel,

Taze gonca, gözdeydi her seher, her melâl.

Nakış nakış süslenmiş edep pûşîdesi,

Yüzü güneş, gönlü rahmetin Neşe'si


Lakin zaman bir köprü ki geçit vermez hakka,

El uzattı iğreti, gül giydi yapraksız takke.

Meğer nâmus satılmış, irâde rehine,

Dilber şimdi bir pazarda, iffeti sine...


Düşman değil de dost soydu perdesini,

Önce övgü sundu, sonra çaldı kendisini.

Kâr sanıldı ziyan, zehir bal diye yutuldu,

Fahişelik mubah oldu, ar edep unutuldu...


Ey kalem, yaz şimdi aynı hali bir başka sima,

Devlet denir bir dilbere, halk nazarında pak bir mana.

Vaktiyle adalet giyerdi atlas gibi,

Şimdi çırılçıplak menfaatin maskarası gibi...


Yalancı dalkavuklar süsledi yüzünü,

Sadakat yerine sürdüler rüşvetin özünü.

Kulluğa dönmüş efendilik tahtı,

Meclis olmuş yalan kubbesi, yüce mi sandın?


Namus bekçileri şimdi kapı tutar şarap evinde,

Ahlâk nutku atar, satar vicdanı bir ihale bedelinde.

Küfür altın, hakikat kuru bir hurda,

O dilber ki işte, düştü bir hırsızın kucağına...


Ona ağlamaz mı Bahadır-i dudağında kanla,

Kaleminden dökülür her harf, içre isyanla:

“Ey güzel, nerde o eski haya, o eski vakar?

Sana da mı düştü bu alçak pazar?”


Aynı yazgı, aynı yaraya düşen nakış,

Biri vücut satar, diğeri milletin taç.

Biri dilber idi, gitti fuhşa,

Diğeri devletti, çöktü yolsuzluğa...

Bahadır Hataylı/Mart-2025/Üsküdar/İST

25 Nisan 2025 Cuma

Kayıp Sözlerin Sokağı



Bir çocuğun dudağında susturulmuş bir ninni,

Annesi çoktan gitmiş, duvar susmuş, taş dinli.

Sokakta bir çığlık var, kimse duymamış gibi,

Kör olmuş vicdanlara düşmez artık güneşi...


Sabah ezanı değil bu, reklam arası sanki,

Ruhunu satmış kalem, manşetlerde yalan çığ gibi,

Bir vekil kürsüde ağlar, ama göz yaşı sahte,

Ülke denilen bu sahne, oynanır her perde...


Bir genç alnında terle, haramla sınanıyor,

“Başarı” diyor müdür, torpili fısıldıyor.

Kitaplar küf tutmuşken, şarap parlıyor rafta,

Edep defterden silinmiş, kahkaha kalmış şatta...


Bir dede bastonuyla geçmişi arar çarşıda,

Bir zamanlar ahlak vardı, şimdi yok tek sayfa.

Torunu dijitalde, dua yerine filtre,

Vicdan uygulaması yok, ama “beğeni” litre...


Bir yazar köşe tutmuş, satır arası kin kusar,

Sözleri satır değil, şah damarına basar.

Bir hoca çıkmış ekrana, ‘Hak'tan çok reyting peşinde,

Vaaz değil sanki skeç, cübbe değil perde...


Karakolda bir garip, “Adalet?” diye sordu,

Memur, kahvesinden bir yudum alıp güldü.

“Adalet mi? Tatile çıktı, sen de çak bir sigara,”

Dosyalar tozla örtülü, zaman burada yara...


Bir kadın pencereden bakar, susmuş bahçesine,

O çiçekleri eken yok, kurak düştü mevsime.

Koca sanatı unuttu, sevgi yeri boşaldı,

Aşkla değil, krediyle kurulan yuvalar kaldı...


Ve bir çocuk, gecenin koynunda aç kaldı,

Kırıntı değil düş istiyor, umutla karışık bal.

Ama masallar yok artık, kurt da aç, orman da kül,

Kırmızı başlıklı kız, bu kez annesiz, gömleksiz, gül...

Bahadır Hataylı/24.04.2025/Sancaktepe/İST


Altın Sarayların Karanlık Duvarları

Bir zamanlar halkın gözünde yüce olan bir yapı vardı.

 Dışı ihtişamla örülüydü, içi ise sırlarla doluydu. 

Kimse içinde ne döndüğünü tam bilmezdi; 

anlatılanlar ya destan gibiydi ya da fısıltıdan öteye geçemezdi.


Görkemin arkasında kanla yazılmış bir tarih vardı. 

Her taşında bir feryat gizli, her duvarında bir ah yankılanıyordu. 

Ne var ki üzeri altınla örtülmüş, 

acı gerçekler parıltıyla görünmez kılınmıştı.


Yönetici gücü elinde tutuyordu ama görmüyordu.

 Belki görmek istemiyor, belki de gerçeğe gözlerini kendi elleriyle bağlamıştı. 

Halkın feryadı kulaklarında uğuldamıyor, 

kendi dünyasında hüküm sürüyordu.


Ona ulaşan her söz süzgeçten geçiyordu. 

Gerçek değil, istedikleri duyuruluyordu. 

Oysa halk razı değildi; sadece alışmıştı acıya. 

Ve bu alışkanlık, yönetenin gurur kaynağı olmuştu.


Bir adam vardı sarayın gölgesinde. 

Bilirdi gerçeği ama konuşmazdı. 

Gülümseyerek sessiz kalır, yanlışlara göz yumar, hatta desteklerdi.

 Onun ihaneti sessizlikte saklıydı.


Devletin kapılarını açan anahtar artık bilgi değil, sadakatti. 

Cehalet makamdan eksik olmaz olmuştu.

 Kibirse yaldızlı elbisesiyle her köşede salınıyordu...


Kitapsız konuşur, hesap sormaz hiç,

Sözleri çoktu ama bir kaynağı yoktu. 

Söyledikleri ne ilme dayanırdı ne de vicdana. 

Oysa soru soran, hesap isteyen, bir anda düşman ilan edilirdi.


Liyakat sorulsa, güler geçer hemen.

Yetkinlik mi? Artık gülünç bir kelimeydi. 

Dürüstlük ve ehliyet, 

hikâyelerde aranan birer masal kahramanıydı yalnızca...


Ayaklar baş olmuş, başlar toprağa,

Saygı görmesi gerekenler unutulmuş,

 hakkıyla konuşanlar susturulmuştu. 

Yalakalık yükselmiş, erdem yere düşmüştü...


1Mazlumun duası karışmış yağmura.

Yağmur yağıyordu sessizce.

 Kimse bilmezdi ki her damlası bir yetimin duasıydı. 

Göğe karışmıştı feryatlar, yeryüzüne umut olarak inmeye çalışıyordu...


Diz çöker fukara, kurur gözyaşı,

Yoksul halk diz çökmüştü artık.

 Ne protesto edecek gücü vardı ne de ağlayacak bir damla suyu. 

Kuruyan gözlerde, kuruyan umutlar gizliydi...


Bir çorba, bir yardım, susturur başı.

Bir tas sıcak yemek, bir koli gıda... 

ve susturulan milyonlar.

Bu yardımlar, bir lütuf değil, bir susturucu halini almıştı...


Her zulümden sonra, her ihmalden sonra, bir kandil yakılırdı. 

Vicdanları rahatlatmak için değil, görüntüyü kurtarmak için.


Şükret evladım!’ diye avunulur.

Sistemin en güçlü ilacı: “Şükret.” 

Her türlü adaletsizliğe, eksikliğe ve acıya verilen panzehir gibi sunulurdu. 

Ama bu şükür, bir sabır değil, bir uyuşturucuydu artık...


Gönüller soğur, vicdanlar erir,

Zamanla insanlar alışır, olanı kabullenir. 

Vicdanlar önce sızlar, sonra susar. 

Bir ülke böyle böyle karanlığa gömülür...


Adalet aranır, aynalarda silinir.

Adaletin resmi duvarlarda asılıydı belki, ama yüzlerde yoktu.

 Aynaya bakan, artık kendine bile güvenemez hale gelmişti...


Bir el var görünmez, parmağı yasak,

Kararları kim alır, kim yönetir bilinmezdi. 

Sadece halk bilir ki bir el var: perde arkasında, karanlıkta.

 O el, kimseye hesap vermezdi...


Ne yazan kalem kalır, ne dürüst bir satır.

Yazmak cesaret isterdi. 

Ama artık dürüst kelimeler ya sansürlenir ya da satır aralarına gizlenirdi...


Her söz ya alkış, ya da suç sayılır,

İki seçenek vardı: Ya alkış tutarsın ya da hain olursun. 

Ortası yoktu bu ülkede.

 Sessizlik bile şüpheyle bakılır olmuştu...


Hakikat sürgünde, yalan sarayda yaşar.

Gerçekler yerini terk etmişti. 

Onlar artık sürgündeydi ya da sınır ötesinde.

 Geriye kalan yalanın iktidarıydı...


Yollar yapılır da yürünmez hâlâ,

Görünürde her şey vardı: yol, köprü, bina…

 Ama içlerinde adalet, huzur, güven yoktu.

 Yollar sadece gösterişti, yürünecek yön kalmamıştı...


Köprüler kurulur, geçemez halk,

Köprüler halk için değil, görüntü içindi. 

Onlar üzerinden sadece parası olan geçer, gerisi uzaktan izlerdi...


İsraf örtüsüyle örtülür sefalet,

Açlık vardı ama lüks de vardı. 

Sefaletin üstü pahalı kumaşlarla örtülüyordu.

 Kimse görmesin diye, kimse konuşmasın diye...


Cennet vatan’ derler, yanar millet.

Dil “cennet” der, gönül “cehennem” yaşar. 

Sözler yücelirken, hayatlar dibe çöker. 

Bu çelişki, artık milletin yüreğini yakıyordu...


Bir çoban kalmadı, kurtlar baş olur,

Yönetecek erdemli biri kalmamıştı. 

Yerine çıkanlar ya menfaatin peşinde ya da pusunun içinde kaybolmuştu...


Biri tapınır paraya, biri koltuğa kul.

İki tür lider vardı: Biri paraya, diğeri makama tapardı. 

Her ikisi de halka değil, heveslerine hizmet ederdi...


Hesap sormaz millet, susar, boyun eğer,

Millet, geçmişin yorgunluğu ve bugünün korkusuyla susar olmuştu. 

Baş kaldırmaz, göz göze gelmezdi artık zulümle...


Ne sabır kalır ne secde, ne de vakar.

İnanç bile yorgundu artık. 

Secde yapsa bile kalpten değil, alışkanlıktandı. 

Vakar, onur, izzet… unutulmuştu birer birer...


Garipler, yaşlılar, yetimler yalnız,”

Toplumun en sessizleri en çok acıyı taşıyanlardı. 

Onlar konuşmazdı; çünkü konuşacak kimse kalmamıştı...


Bir sofra düşler, bir sıcak yorgan.

Hayalleri büyütmemişti kimse. 

Bir lokma ekmek, bir sıcak yatak…

 insanlık bu kadar küçülmemişti hiçbir çağda...


Ama uyanmazlar, çünkü her gece,

Bir şey vardı uykularında. 

Belki korku, belki uyuşma, belki de kandırılma.

 Her gece yeni bir yalanla yatırılır, her sabah aynı kabusa uyanırlardı...


Uyutur ninniler: ‘Vatan emin elde.

Ve her şeyin üstünü örten o söz:

 “Her şey yolunda, vatan güvende…” 

Oysa bu güven, bir yalan perdesinden başka bir şey değildi...


Ve bir gün çıkar belki küllerden bir ses,

Ama umut... her zaman bir kıvılcım gibi bekler.

Belki bir çocuk sesi, belki bir mazlumun haykırışı... 

o ses, bir gün küllerin altından yükselecektir...


Der: ‘Yeter bu yalan, yeter bu heves!

Ve o ses, halkın uykusunu böler. 

Gerçekle yüzleşme vakti gelir. 

Yalanlar dağılır, maskeler düşer...


İniltiden doğar, mazlumun nefesi,

Mazlumun her suskunluğu, aslında birikmiş bir öfke nefesidir. 

O nefes bir gün fırtına olur...


Titretir gökleri, sarsar herkesi.

Ve o gün geldiğinde, ne saray kalır ne saltanat. 

Zulüm çöker, adalet yeniden doğar. 

Çünkü halk, en uzun uykudan bile uyanır o gün.


Tilhabeşlifilozof/Nisan-2025/Çamlıca/İST

Kırık Zamanların Yolculuğu


"En derin yaralar, en masum gülüşlerin ardında açılır."

Biraz yaşayacaktık,

baharın kokusuyla, serçelerin sesiyle büyüyecektik.

Avuçlarımızda sıcak bir güven,

gözlerimizde kırılmamış rüyalar vardı.

Kim bilebilirdi ki;

en büyük yaralar, en masum zamanlarda açılırmış?

Anlamadım...


"Bazen en ağır söz, hiç söylenmeyen kelimedir."

Büyüdükçe kelimeler azaldı,

sevgiler suskunlaştı.

Bir bakışta anlatılacak dostluklar,

bir ömür boyu söylenmeyen cümlelere dönüştü.

Bir kahkaha, içimizde çürüyen bir sessizliğin maskesi oldu.

Her “iyi misin?” sorusuna

kırık bir gülümseme ile cevap verdik.

Anlamadım...


"Zaman, sadece anıları değil, insanı da aşındırır."

Zaman geçti,

geçerken bizi parça parça yanına kattı.

Her mevsim bir şey aldı bizden,

her gece biraz daha unutturdu kim olduğumuzu.

Biraz yaşayacaktık sadece;

ama yaşarken ağırlaştı ruhumuz,

çöktü omuzlarımıza görünmez acılar.

Neden?

Anlamadım...


"İnsan en çok kendine yenilir, en çok kendinde kaybolur."

Ruhumuz,

cevabını bilmediğimiz soruların sonsuz yankısına dönüştü.

Sevmek, kaybetmenin başlangıcı oldu;

güvenmek, aldatılmanın ilk adımı.

Bir dost eli ararken,

kendi yalnızlığımızla tokalaştık.

Kırıldık, suskunduk, yine yürüdük...

Hayat bize öğretmedi nasıl sevilir,

sadece nasıl susulur,

nasıl unutulur...

Anlamadım...


"Bazı vedalar, hiçbir zaman anlaşılmaz; sadece yaşanır."

Ve şimdi,

bir eski fotoğrafın solmuş köşesinde kalan gölgeler gibiyiz.

Bir masanın kenarında,

bir kedinin sessiz bakışında teselli arıyoruz.

Ne kadar yaşadıysak,

o kadar eksildik.

Ne kadar sevdiysek,

o kadar kırıldık.

Ve sonunda...

Sadece susarak,

anlamadan,

gidiyoruz...


Erol Kekeç/22.02.2025 /Sancaktepe/İST

Halkın Sillesidir Vakit



Halk sillesinin sedası yoktur,
Ama inerken gökler titrer,
Bir taş değil o:
Tarihlerin, suskunlukların, sabırların yumruğu...

Hele bir vurdu mu,
Zaman durur, saat geri sayar,
Hançer gibi girer kalbe
Kibrin, zulmün, saltanatın bağrına...

Unutur nefes almayı
O koltukta sonsuz sanan,
Eceli gelir, ama fark etmez
Çünkü halk önce yok sayar,
Sonra yok eder sessizce...

Çatlamaya başlar saray duvarları,
Kör edilen adalet gözlerini arar,
Ve bir annenin gözyaşı
Güçsüz bırakır tankı, topu,
Korkusuz yapar çocuğu...

Mazlumun duası
Kuru yaprak gibi sarsar saltanatı,
Kalkar tozun içinden hakikat
Ayak sesleriyle gelir sabır...

Halk öyle bir kalkar ki yerinden,
Dağlar eğilir önünde,
Kurumuş nehirler çağlar olur,
Unutulmuş köyler şehirleri boğar...

Bir çoban bir zalimi dize getirir,
Bir fırıncı açlığı mahkemeye çıkarır,
Bir öğretmen, suskunluğu boğar
Diliyle, kalemiyle, yüreğiyle...

Ve o zaman sorar herkes kendine:
"Kim verdi bu gücü bu sade insana?"
Cevap, alnındaki terdedir,
Omzundaki yük, gözündeki umut…

Halk sillesidir vakit,
Geldiğinde ne kalkan durur,
Ne dev bir ordu, ne yasa,
Çünkü o sille:
Birikmiş duadır, gecikmiş adalettir,
Kalkmış bir secde, indirilmiş bir yumruktur...

Ve bir kez iner mi
Yüzdeki makyajlar silinir,
İtibarlar çöpe döner,
Ve halk...
Bir daha boyun eğmez.
Çünkü o gün
Kendi gücünü tanımıştır artık...

Bahadır Hataylı/25.04.2025/Sancaktepe/İST

24 Nisan 2025 Perşembe

Tükürün Bu Asra!



Tükürün bu asrın suratına! Mazlumun yurdu yangın,

Hakkı örtenler sırat üstü; lakin yüzsüzce sakin!

Tükürün! Yalana kürsü kuran, hileyle meclis kuran,

İtibarını satıp da halkı haramla uyutan!


Tükürün! Vicdanı leşle beslenmiş domuz sürüsüne,

Yetimin gözyaşını zevk bilen iblis kölesine!

Tükürün! Kitapla pazarlık edip servet toplayana,

Ayeti kendi hezeyanı için eğip büken fana!


Sustukça büyüdü zulüm; diz çöktü hak, çöreklendi

Çalar saatler ezan vaktinde bile gecikti şimdi!

Adalet terazisi artık rüşvetle tartıyor,

Helal kavramı vitrinlerde ‘indirimli’ satılıyor!


Tükürün! Saltanatı haramdan kuran her düzenin

İnşa ettiği sarayda gömülüdür bin bedduanın teni.

Tükürün! Cüzdana secde eden, şerefi borsa gören,

Ahlakı ekranda reytinge rehin veren her tüccara tükürün!


Yüz çevirdiği her yetimde Allah’ın tokadı gizli,

Ama tokat yemez onlara; tokadın hakkı bizde gizli!

Uyan ey halk! Uyan ki yalan artık secdeye durmuş,

Doğrular karalanmış, haklılar sus payı yutmuş!


Tükürün! Umudu boğan bürokrasi labirentine,

Kanunları menfaatle eğip büken zihniyete!

Tükürün! Milletin alın terini dosyada boğan,

Bir dilekçeye ömür biçen, kibirle insanı ezen zalime!


Kur’an rafta süs olurken, kalplerde küfür yeşerdi,

Her köşe başı ‘dinî’ ticaret, ‘iman’ artık etiketli!

Ne ezanlar dert söyler, ne minberler haykırır doğruyu,

Tükürün! Allah’la alay eder gibi dua okuyan soytarıya!


Yollar asfalt ama gönüller çukur,

Vicdanlar paslı, rızıklar haramla dolu.

Bir lokma helal ekmek; arşta cennete yazılır,

Ama haram sofralarda doymaz hiçbir karın!


Ey gençlik! Damarlarında Akif’in öfkesi aksın!

Secdeyle diril, sükûtunla değil sözünle yansın!

Her suskunluğun ardında bir yetimin çığlığı var,

Tükür! Ki bir umut belki doğar, bir devran döner yarın var!


Erol Kekeç/18 Mart 2025/Sancaktepe/İST

Ben kaderin içinde Kader Benim İçinde (Yol- İtiraz-Uyanış-Kabulleniş)

 


Kendime bir yol çizdim,

Taşlar benim, toprak benim, yön benim sandım.

Avuçlarımda tuttuğum harita,

Kalbimin pusulasıyla yarışa kalktı...


Her adımda eylemim konuştu,

"Ben seçtim," dedi; "Ben bilirim!"

Oysa yolun kenar taşlarında

Kapanmamış bir çift göz izliyordu gizlice...


Görmediğimi görüyordu o gözler,

Ben ilerledikçe, suskunluğu büyüyordu.

Çünkü yol benim sandığımdan çok,

Ben yolun bir parçasıydım aslında...


Sonra bir dönemeçte…

Yol, eğildi; ben dik kaldım.

Kader seslendi usulca:

“Burası senin değil, buradan geçemezsin.”


Ama ben sustum ona,

Kendi sesimde kayboldum.

"Yolsa yol, yürürüm!" dedim,

"Yazıysa yazarım, çizerim!"


İtirazla savruldum rüzgârlara,

Kendimi haklı bildim her fırtınada.

Ama bir sessizlik indi aniden,

Eylem yoruldu, yol karardı içimde...


Gece uzarken ruhuma,

Bir mühür fark ettim bir taşta.

Adım yoktu, ama izim vardı.

Yol yazılmıştı benden önce sanki...


Gözlerimi ellerime sürdüm,

Titriyordu bir şey, isyan mıydı yoksa hakikat mi?

Kader önümdeydi,

Ne bir düşman gibi, ne de bir dost gibi...


“Ben seninle geldim,” dedi,

“Sen ben sandın kendini…

Ama her yön sapağında

Ben sana fısıldadım: Henüz zamanı değil.”


Şimdi yolumu eğdim yolun sesine,

Kendi gururuma değil, kalbin izine…

Kaderi yazmak değil mesele,

Onunla yürümeyi öğrenmek gerekmiş meğer...


Her mühür bir uyarıydı sevgiyle,

Her durak bir sınav, bir hatırlayış…

Kader ne dayatma ne zincirdi,

Bir ses, sadece… içini bilen bir sesmiş...


Yürüdükçe anladım,

Ne çok yazılmış içime ben bilmeden.

Artık ne susuyorum itirazla,

Ne bağırıyorum "benim yolum!" diye...


Ben kaderin içindeyim artık,

Ve kader benim içimde,

İkimiz bir bütünüz şimdi,

Yol, eylem ve yazı… hepsi aynı cümlede...

Erol Kekeç/26 Mart (30 yıl ansına)2025/Sancaktepe/İST

23 Nisan 2025 Çarşamba

Gecemi Gece Yapan

Gecemi gece yapan ben miyim,

Yoksa ruhumun suskun ezgileri mi?

Her sessizlikte biraz daha içime bükülürüm,

Her yıldızda bir yara parlar gözlerimde...


Bazen ben bile tanımam kendimi,

Bir rüya mıydım yoksa bir uyanış mı?

Bu gariplikler sarar yüreğimi ıssızlığa,

Kendi gölgeme bile sığınamaz olurum...


Aynalar kırılır bakışlarımdan,

Çünkü içimde yüzleşilmemiş ne çok ben var.

Bir yanım çocuk gibi inanmak ister her şeye,

Bir yanım yılların küskünlüğünde susar...


Ben miyim bu duyguları büyüten,

Yoksa içimde gizli bir şair mi var,

Yalnızlıktan harf devşiren,

Geceyi karalayan bir kelime avcısı?


Sormaktan yoruldum bazı geceler,

Yanıt vermeyen yıldızlara mektuplar yazdım.

“Bu kalp, ne zaman kendini tamamlar?”

Diye sordum, cevabı gözlerimle kazıdım...


Ey karanlık,

Sen mi benimle bu kadar içli dışlısın,

Yoksa ben mi seni bu kadar içime aldım?

Bir gecenin ortasında kendimi ararken,

Belki de en çok kendimi kaybettim...


Ve şimdi biliyorum,

Gecemi gece yapan ne yıldız eksikliği,

Ne de ayın mahcubiyeti…

Benim içimde uyumayan bir ruh var,

Ve o, her gece beni uyanık bırakır...

Erol Kekeç/16.04.2025/Namazgah/İST

22 Nisan 2025 Salı

At Elinden Asanı”



Firavun yine tahta kurulmuş,

Yaldızlı saraylar içinde korkusunu saklamış,

Her çığlıkta bir ülke susmuş,

Her sessizlikte bir çocuk ağlamış.


Sihirbazlar dizilmiş yine sıraya,

Gösteri başlayacak, hitlerini sunacaklar,

Gözleriyle Firavuna yaranmak için

Gerçeği süslü yalanlarla boğacaklar...


“Ben izin vermeden kimse inanamaz!”

Diyor kibirle  Firavun,

“Sürün o halkı, unuttur hakikati,

Ben istemezsem kimse secdeye varamaz!”


Ama bilmez ki,

Musa’nın Rabbiyle konuştuğu bir gece vardır,

Ve her karanlığın ardında

Bir asanın yere düştüğü an yakındır...


Sen Gazze,

Tufanlar altında da yıkılmadın,

Gökten yağsa da kurşun,

Yüzünü yere çevirmedin, secdede kaldın...


Firavunlar bugün diyor:

“Ambargo uygularım, mal sokmam!”

Ve nice şeytanlar sıraya giriyor,

Gazzeli için hicreti pazarlayan masallar okuyor...


Ama biz dedik ki:

At elinden asanı!

Gör nasıl yutacak sahte ipleri,

Gör nasıl eriyecek illüzyonlar gibi!


Ey Gazze’nin yetimi,

Sen yetim değilsin,

Biz nice az topluluklar gördük

Kalabalıkları susturan bir dua ile büyüsünü bozan...


Sen yalnız değilsin,

Çünkü Rabbin seninle,

O bir şeye “Ol” derse,

Bütün sihirbazlar iman eder tek secdeyle...


Gördün ya senin acında

Nice yürek dirildi,

Nice toprak yeniden doğdu,

Nice Firavun, kendi zulmünde çürüdü...


Bugün Musa’yı susturmak istiyorlar,

Ama her taşın altından bir Musa çıkıyor,

Her molozun altından bir çocuk

Bismillah diyerek ayağa kalkıyor.


Dünya uyandı artık,

Firavun ’un gölgesi küçülüyor,

Sihirbazlar bir bir gözyaşlarına karışıyor,

Gerçek karşısında eğiliyor...


Zulüm sonsuz değil,

Kibrin ömrü kum saatinde sınırlı,

Ve hakikat bir kez doğdu mu

Tüm yıldızlar onunla yeryüzünü aydınlatır.


Ey direnen,

Ey mazlumun göğsünde sabırla yatan,

Senin her secden bir devrimdir,

Her duan bir ordudur geceye karşı duran...


Sihirbazlar da anladı,

Firavun ’un saltanatı yalandı,

Ve Musa’nın asası bir kez yere değdi mi,

Her şey yerle bir olurdu...


Sakın korkma!

Zira Allah kulunun yanındaysa

Başka söze gerek yoktur artık,

İman yeter zaferi yazmaya alnına...


Uyan!

Diren!

Mücadelen olsun!

Ve unutma: Sonuç Allah’ındır, mutlak galiptir O!

Bahadır Hataylı/19.04.2025/Namazgah/İST

21 Nisan 2025 Pazartesi

Yıldız Korkmaz Batmaktan

Umut,

bir sabah değildir sadece—

bir çağrıdır karanlığın bağrından,

diz çökmüş bir aslan gibi

göğsünde patlayan yıldızlarla

vakti beklemektir.

Ve o vakit,

gökyüzünün susmayı bıraktığı

ilk andır.


Gözlerini açar insan,

uykudan değil

bir ömrün küllerinden kalkar.

Göz pınarında yanmış geçmişin

soğumayan izleri vardır ama

bir çiçek,

bütün geçmişe rağmen açar...


Küller arasında,

yanmış mektupların harfleriyle

yeni bir cümle yazar hayat:

“Kalk, daha yolun var.”


Ve kalkar insan,

çünkü umut—bir davettir

yıkıntılar arasından el uzatan

görünmez bir el gibi...


Bir çocuğun gülümsemesi gibi ansızın,

bir annenin gözleri gibi yorgun ama kararlı,

bir babanın nasırlı elleri gibi sessiz ama güçlü,

bir sevdanın ilk bakışı gibi titreten

umuttur kalbi yeniden çalıştıran...


Ey insan,

sen ki bu dünyanın sancısını

göğsünde bir tambur gibi taşıyan,

her gün yeniden doğmak

senin yazgındır.

Güneş gibi,

her sabah yeniden doğmaya mecbursun.

Çünkü umut,

batıştan korkmayan bir yıldızdır...


Zaman kırar seni,

hayat ezer

insan unutur

ama umut hatırlar.

Her unutuşun ardında

sana fısıldayan bir ses vardır:

“Kalk, daha bitmedi…”


Ve sen,

bir aslan gibi diz çökersin belki

ama düşmek için değil,

kalkışa hazırlanmak için.

O kalkış ki—

yüreğini göğe çevirdiğin

en büyük duadır...


Bir adam düşün,

ekmeği paylaşan,

suyu bölüşen,

göğsünde taşıdığı yaraları

bir başkasına siper eden.

Umudu omuzlarında taşır o adam,

ve her düştüğünde

toprak bile utanır susmaktan...


Bir kadın düşün,

çocuklarının yorgun düşlerine

ninniler söyleyen,

elleriyle zamanın suratına tokat gibi

umut çizen…

Bir kadın düşün,

gözyaşlarını içip gülümsemeyi

düşünmeden seçen...


Bir genç düşün,

düşleri yırtılmış duvarlara

geleceği resmeden,

bir kalemle devrim yapan

bir nefesle çağlayan olan...


Ve bir ihtiyar,

artık koşmasa da

bir zamanlar umut için yürüdüğünü

unutmayan,

duasıyla bile

geleceği yeşerten…


Ey yeryüzü!

Karanlığını geçtik biz,

kanayan dizlerimizle yürüdük,

düşe kalka sevdik

düşe kalka direndik

ama hiçbir düşüş

bir umudu öldüremedi bizde...


Çünkü biz,

kalkışa hazırlanan bir aslan gibi

diz çöktükse

bu diz çöküş—

bir teslimiyet değil,

bir toparlanıştı...


Diz çöküp beklemek…

ama sabırla,

ama inatla,

ama göğe baş kaldırarak...


Gözlerinde ateş olan insanı

hiçbir gece bastıramaz.

Gülüşünü silah gibi kuşananı

hiçbir karanlık yenemez...


Çünkü umut:

neşeyle başkaldıran bir çığlık,

direnişle yıkanan bir gülüş,

yeniden yazılan kaderin

ilk satırıdır...


Ey umut!

Sana tutunmasaydık

yağmurda boğulurduk

taşlara dönüşürdük

bir sabahın şafağında

kendi gölgemizden kaçar olurduk...


Ama sen,

içimizde büyüyen bir tohum gibi

her gün yeniden doğuyorsun.


Ve biz,

her sabah seni selamlıyoruz

bir kuşun kanadında,

bir çobanın bakışında,

bir çocuğun gülüşünde

seni görüyoruz umut!


Bir gün gelecek…

ve o gün biz

ellerimizde mevsimlerle

sokaklara döküleceğiz...


O gün nefreti değil

birlikte büyüttüğümüz neşeyi taşıyacağız.

Ve yemin olsun ki

bir daha diz çökersek

sadece dua etmek için çökeceğiz!


Çünkü artık biliyoruz:

Umut,

bir kalbin içinde aslan gibi

kükreyerek bekleyen

bir kalkış çağrısıdır...


Ve o aslan,

her sabah yeniden uyanır

her akşam yeniden hazırlanır

her insanın yüreğinde

bir gün mutlaka

ayağa kalkar.

Eol Kekeç/21.03.2025/Sancaktepe/İST

Vicdanın Gölgesi

 


Koş…

Ne kadar hızlı olursan ol,
Ayakların rüzgârı kesse de,
Bir gölge var arkanda hep,
Sessizce adımlarını izleyen.

Dağları aş, denizleri geç,
Karanlık tünellere sığın,
Gözlerini sımsıkı kapat,
Ama vicdan oradadır — hep orada…

Ne bir dağ saklar seni,
Ne şehirler unutulmuşluğa gömer.
Kalbinin kıyısında durur,
Bir nabız gibi atar her suskunlukta...

Bir çocuğun ağlayışında,
Bir mazlumun bakışında
Bir yetimin öksüzlüğünde
Ve senin, her gece uykusuzluğunda…

Koşarsın belki bin bahara doğru,
Ama ardında bir kış kalır hep:
Vicdan kışı.
Soğuk, keskin, affetmeyen…

Papillon’un dediği gibi,
İstersen kanat tak gökyüzüne,
Yine de kaçılamaz
Kendi içinde saklı mahkemeden...

O mahkemede,
Hakimin sensin, sanık da.
Ve hüküm asla ertelenmez:
“Ne kadar hızlı koşarsan koş,
Asla vicdanından kaçamazsın...”

Erol Kekeç/17.04.2025/Sancaktepe/İST


18 Nisan 2025 Cuma

Yükseklerden Sessiz Düşüş



Zirvede yankıydı sesim,

Bulutlara dokunurdu nefesim.

Ufuklara yelken açmıştım,

Gecenin göğsünde sönmüşüm meğer.


Bir dağın doruğu gibiydim,

Vakarla dimdik dururdum;

Lakin en sert rüzgâr değilmiş,

Bir bakışla savruldum...


Tomurcukla dolu bir daldım,

Bahara sözüm vardı;

Ama neşenin tam ortasında,

Bir vedayla soldu yazgım...


Gökyüzünü haritaydım bir zaman,

Yıldızlar yönüme dizilirdi.

Şimdi ne yıldız var ne yön,

Bir hatıram bile silindi...


Sustum… çünkü susmak da bir çığlık,

Ve ben içimde yankılanan feryadım.

Düşmekten öteydi bu yara,

Ben aslında kendimden ayrıldım...

Erol Kekeç/28.01.2025/Namazgah/İST

Çarığı Olmayanın Koşusu

Ben,

Yalın ayak bir soyluyum bu yolda.

Ne sarayda doğdum ne de zırhlı laflarla büyüdüm,

Ama her suskunluğun ardında bir volkan gibi taşıdım adaletin yükünü.

İçimden konuşan bir baba sesi var:

“Oğlum kalkacağın yere oturma,

Hak etmediğin yere uğrama,

Oturduğun yerden de kalkma!”


İşte o sözle başladı yolum,

Kırık dökük yokuşlarla örülüydü,

Ve önümdeki haritayı çizen eller değil,

Vicdanımdı, ahlakımdı, alnımdaki terdi...


Soyluluk,

Kanda değil; duruştadır.

Benim soyluluğum dilimde değil, suskunluğumda saklı.

Bir sırtlan sürüsünün dişlerini gösterdiği

Bir çağda, gülüşüm bile bir direniştir...


Soysuzlar giyinirken süslü maskelerini,

Ben kendi yaralarımla barıştım.

Çünkü bir yara,

İnsanı insan yapanın en saf tanığıdır bazen...


Ben,

Ne alkışa muhtacım

Ne de kalabalıklara.

Bir yüreğin dürüst ağırlığı yeter bana.

Yolum taşlıysa şükrederim,

Çünkü çamursuz bir ayak,

Yüzü toprağa değmeyen bir alnın duasına benzemez...


Ve ben…

Koşmak isterim çarığım olmasa da ayaklarımda.

Çünkü çarık aramayanlar

Ayaklarının nasırına söz geçirebilir.


Görüyor musun?

Her köşe başında bir pusu var.

Seni kendine yabancılaştırmak isteyen gözler,

Kendine benzetmek isteyen eller,

Ve seni sen olmaktan çıkarıp,

Kalabalığın ruhsuz şekline sokmak isteyen niyetler...


Ama ben eğilmedim!

Çünkü duruşumun eğildiği her an,

Bir çocuğun hayali yere düşerdi...


Soylu olmak;

Aç kalmak pahasına da olsa rüşveti reddetmektir.

Ve ben aç kalmayı göze aldım,

Bir lokma harama tenezzül etmeden

Bir ömrü, azık niyetine dürüstlükle taşıdım sırtımda.


İşte bu yüzden,

Yaşarken alacağım en büyük ikramiye,

Kendimi kaybetmemiş olmamdır...


Bu dünyada,

Şerefli yaşamak için zengin olmaya gerek yok.

Ama omurgalı kalmak için

Yalnız kalmayı göze almak gerek...


Ve ben çok yalnız kaldım bu yolda.

Ama kendime hiç ihanet etmedim.

Çünkü kendine ihanet eden,

Dostlarına ihanet etmeye ilk adımını atmıştır çoktan.


Bana sırt döndüler bazen.

Yalanı yücelttiler,

Gerçeği ayaklar altına aldılar.

Ama ben sustum.

Sustum ki, sesim çığlığa dönüşmesin...


Sustum ki,

Zaman sabrı anlayacak kadar olgunlaşsın.


Beni kandırmak istediler.

Ucuz zaferler sundular önüme.

Ama ben bilirim,

Bir savaşın şerefi, kazanılan zaferde değil,

Nasıl savaştığındadır...


Ve ben savaştım.

Her gün kendimle, her gece şeytanla,

Her adımda yorgunluğumla...


Ama vazgeçmedim.

Bir yaşam koludur bu:

Her halkası başka bir sınav,

Başka bir acı,

Başka bir direnç...


Ben o kolu leke sürmeden tamamlamak isterim.

Çünkü ben buyum.

Çünkü ben böyle koşmak istiyorum.

Birilerinin kahkahalarına karşılık,

Benim sessiz direnişim bir haykırış gibidir...


Ey zaman!

Senin hızına yetişemem belki,

Ama onuruma çamur sıçratmazsın.

Çünkü ben,

Yavaş ama dik yürümeyi öğrendim.

Çünkü ben,

Bir duruşun gölgesinde büyüdüm...


Gün gelecek,

Her suskunluğun bir sesi olacak.

Ve belki ben o gün bu topraklarda olmayacağım,

Ama bıraktığım izler konuşacak.

Ayaklarım çıplaktı belki ama yolum belliydi.


Ve herkes unutsa da beni,

Vicdan taşıyan biri

Mutlaka bir yerde okuyacak bu mısraları...


Çünkü bu şiir,

Bir adamın suskunluğunda

Bir milletin onurunu anlatır.


Bir kadının direnişinde

Bir medeniyetin köklerini hatırlatır.


Ve bir çocuğun gözyaşında

Yarınların adaletini filizlendirir...



Ben bu yolda,

Sırtımda taş, kalbimde sevda,

Dilimde dua, alnımda secdeyle yürüdüm...


Ve yürümeye devam edeceğim.

Çünkü durmak,

Pes etmektir.


Ve ben pes etmeyi,

Ne çocukluğumda öğrendim,

Ne de hayat bana bunu öğretebildi...


İşte şiirim budur.

Korkuları yenen bu dize dize isyan,

Bir ömrün onurlu yürüyüşüdür.

Ve bu yürüyüş,

Yalnızca yürüyene değil,

Görene, duyana, hissedene

Bir çağrıdır...

Erol Kekeç/18.04.2025/Ümraniye/İST

17 Nisan 2025 Perşembe

Şakağıma yapıştı Gülüş

Babamın nasihati ile başladım bu şiire....

Oğlum, kalkacağın yere oturma, hak etmediğin yere uğrama, oturduğun yerden de kalkma…

“Şakağımdaki kansa, o benim gülüşümdür; namert sürünmektense, erkekçe ölüşümdür.”

Doğduğumda ağlamadım,

Belki ilk isyanımı orada ettim bu dünyaya.

Çünkü ben, gözleriyle konuşan bir suskunluktum,

Omzuna vefa yüklenen bir çocuk…


Anamın duasıyla mayalandı yüreğim,

Babamın terinde yoğruldu vakarım.

Kırmadan, eğmeden,

Eğilmeden, kırılmadan yürümeyi öğrendim.


Her gözyaşı bir dua,

Her yara bir ahlak dersi oldu bana.

Sustum çoğu zaman,

Ama suskunluğum dil değildi, vicdandı...


Bir adam tek başına yürüyorsa, ya delidir ya da gerçekten haklıdır.

Ne zaman yüz çevirdim kalabalıklardan,

Arkadaşlık zannettiklerimden sıyrıldı suretler.

Meğer insan en çok,

İçindeki insanları kaybedince yalnız kalırmış...


Yanımda olanlar çoktu,

Ama yüreğimde yer bulanlar az.

Ben dostu kalabalıktan seçmedim,

Dost; bir çorbanın sıcaklığı,

Bir gece duasının samimiyetiydi bana...


Gülüşümün kıyısında hep kan vardı,

Çünkü her tebessüm bir yenilgiye meydan okumaydı.

Ve ben her gülüşümde,

Bir celladı alkışlayan kalabalığa başkaldırdım...


Baş eğmek şereftir ama sadece Allah’a.

Sabah ezanıyla yıkandım gecenin isyanından,

Alnımı toprağa koyduğumda anladım,

Asıl dik durmak,

Yere en çok dokunandır aslında...


Namaz... sadece ritüel değil,

Ruhu yontan bir teslimiyetti.

Her secdede biraz daha ben oldum,

Her rukûda biraz daha özgür…


Dünya dönerken bir yalan etrafında,

Ben kıbleye döndüm,

Gerçekle yüzleşmeye...


İradeni kaybedersen önce inancını, sonra insanlığını yitirirsin.

Sabır… bir oturuş değil,

Yanarken susmaktır.

İçin kan ağlarken tebessüm edebilmek,

Ve o gülüşe kimseye acı çektirmemektir...


Geceler boyu sırtımı yasladım sabra,

Her “neden ben” sorusunda

“Çünkü sen dayanırsın” cevabını buldum.

Ve işte o yüzden,

Şakağımdaki her kan,

Sabırla taçlanmış bir şereftir...


Haram lokma karın doyurur ama ruhu öldürür.

Bir sofraya oturmadım asla,

Helali gölgede kalmışsa.

Bir sözle kalktım nice meclisten,

Çünkü ben bilirim,

Bir oturuş; tüm ömrünü kirletebilir...


Bana aç kalmak koymaz,

Ama hakkım olmayanı yemek,

Boğazımdan geçmeden önce yüreğimi deler...


Gönlümde kurulu sofralar vardı hep:

Bir dost tebessümü,

Bir yetim duası,

Bir selamla açılan kalp kapısı…


Yaşarken ölmüşlerden olmadım, ölürken bile yaşamayı seçtim.

Ölüm… kimine son,

Ama bana şahitliktir.

Ben ölsem bile direnişim yaşar,

Çünkü bir dava uğruna dökülen ter,

Kandaki canlılıktan daha değerlidir...


Yüzümde korku değil tevazu,

Son anımda bile başım dik.

Çünkü ölüme bile,

Bir adalet duygusuyla yürürüm...


Namertçe yaşamak…

En büyük yok oluştur.

Ve ben hiç olmadım...


“Bu çağda susmak, bazen haykırmaktan daha merttir.”

Ve şimdi…

Bunca yaşanmışlığın ardından

Yüzümde hala o gülüş varsa,

Bil ki; o gülüş, bir isyandır...


Şakağımdaki kansa,

Bir savaşın nişanıdır.

Sürünmedim, dilenmedim, eğilmedim…

Bu yüzden o kan,

Benim en temiz yanımdır...


O gülüş…

Vicdanın tebessümüdür,

Suskunluğun haykırışı,

Bir mazlumun içli duasıdır...


Ey zaman…

Al beni alabiliyorsan!

Çünkü ben kendime sadık kaldım,

Ve asla eğilmedim.

Şakağımdaki kansa,

İşte o yüzden…

Bir ömrün onurlu geçişidir geçen zaman...


Erol Kekeç/17.02.2025/Sancaktepe/İST

16 Nisan 2025 Çarşamba

Mazlumun Sessizliği

Bir duvar var bu çağda, kanla örülmüş,

Mazlumun çığlığına sağır örülmüş.

Taş taş üstüne, beden bedenin üstünde,

Kiminin yüreği yanmış, kiminin üstünde...


Bir çocuk düşün, adı yok bir listede,

Ne devlet bilir, ne şehir, ne postane.

Karnı aç, gözü donuk, elleri titrek,

Düşleri ekmek, oyuncak değil; gerçek...


Suda boğulanlar var, kıyıya vurmuşlar,

Bir sandal umutmuş, dalga yutmuşlar.

Yalın ayak yürümüşler dağlar ardında,

Ne bir harita var, ne de baba ardında...


Bir anne var, gözünde sabırdan sabır,

Göğsünde süt değil artık, yanık bir kabir.

Kucağında taşırken son nefesi,

Ağlamaz artık, kurumuş göz pınarı sesi...


Bir baba var, sustuğuna küsmüş yıllarca,

Çünkü konuşsa bile yok sesin alıcısı,

İnşa etmeye çalışır taşla kaderi,

Ama üstüne çöker hep harabenin yeri...


Çadır kentler kurulur sonsuz bekleyişe,

Ne yağmur diner, ne umut girer içeri.

Bir tas çorba için sabahlar geceden,

Vicdan uyur; açlık sabit geceden...


Şehirde bir balkon, ışıklar içindedir,

Bir el fincanı tutar, diğeri telefon gibi serin.

Ekranda haber akar: “Bin kişi boğuldu,”

Ama suratlar gülümser, kahve köpüklüdür...


Bir lüks sofrada devrilen şarap bardağı,

Bir yetimin gözünden düşen yaş kadar değer mi?

İki farklı dünya var bu gezegende,

Biri lüks içinde kör, diğeri kan içinde serin...


Pasaportsuz doğar bazı çocuklar,

Doğar ama kimse kutlamaz adını.

Sınırda yakalanır, annesinin memesindeyken,

Ve ağlaması bile suç olur ardından...


Savaşa alışanlar var artık bu çağda,

Kardeşini öldüren kurşunu silah diye satar.

Silahı yapan susar, alan da susar,

Ama toprağa düşen yürek bağırır: “Yeter artık!” diye ağlar...


Bir öğretmen vardı, öğrencisiyle birlikte yandı,

Bir fırın kuruldu, insanlık içinde kavruldu.

Biri mülteciydi, biri doğduğu toprakta,

Ama yangın ayırmaz; her şey küle karışır sonunda...


Bir işaret vardı: “Tehlike!” derdi sınırda,

Ama tehlike değil insan vardı orada.

Bebek vardı, dilsizdi, ağlamıyordu bile,

Çünkü korku susturur en doğal refleksi bile...


Bir parkta oynayan çocuklar yok artık,

Kimi göçtü, kimi toprağa döndü çoktan.

Kaybolan sadece insanlar değil,

O çocukluğun neşesi, insanlığın özü de silinmiş gibiydi...


Yüz binler yürürken çıplak ayakla,

Birileri vitrin diker şatafatla.

Ne demek açlık, ne demek korku,

Bilemez ki tok olan, güvenli sokakta oturur korkusuzlukla...


Yardım kutuları var ama açılmaz,

Çünkü yardım için önce yürek gerekir.

Bir gülüş gönderemezsin çekinmeden,

Çünkü bakışlar bile bölünmüştür ülkelerden.


Vicdan, ekmek kadar değerlidir ama,

Bugün yok satıyor o raflarda.

Çünkü herkes önce kendini doyurur,

Sonra doymuşken unutmayı öğrenir...


Kalem tutacak eller, tüfeğe mecbur kalır,

Okul defteri yerine mühimmat taşır.

Hayaller kitapta değil, kampta çizilir,

Gelecek planı yoktur; çünkü yarın belirsizdir...


Bir camide soğuk taşta uyur bir yaşlı,

Önünden geçer giyimli insanlar, bakmaz kimse.

Bir yanda abdest alırken taşan su,

Diğer yanda bir yudum suya hasret bir ömürdür bu...


Göz göre göre ölüyor insanlık,

Kameralar çekse de, haberlere düşse de,

Bir “tıklama”ya dönüşüyor bir hayat,

Sonra bir “like” gelir ve unuturuz rahat rahat.


Sosyal medya kahramanları çıkar:

Bir fotoğraf, bir emoji, sonra hayat devam…

Ama o çocuk, o anne, o baba…

Onların devamı yok, çünkü dünya durmuş orada...


Mazluma dokunmak değil, ona yönelmek zor,

Çünkü vicdan, konforla asla barışmaz.

Biraz empati ister, biraz yürek ister,

Ve en çok da sessiz kalmamayı ister...


Yardım, sadece cebinden değil;

Kalbinden başlamalı, samimiyetle.

Çünkü bir mendil vermezsen gözyaşına,

O gözyaşı boğar seni vicdan aynasında...


Bir ümmet uyanmalı yeniden;

Birlik değilse bile, acıyı paylaşmalı en azından.

Bir feryadı duymak yetmez,

O feryat senin kaderinmiş gibi hissetmen gerek...


Bir dua yetmez,

Eylem gerek, el gerek, adım gerek.

Mazluma omuz vermek gerek,

Yoksa boynuna bastığın yük seni de ezer bir gün gerek...


Dünya büyük değil aslında,

Mazluma yer yoksa sana da yok.

Birlikte ağlamadıkça, birlikte gülmek haram,

Ve susmak, suç ortağı olmaktır her zaman...


Bugün görmezden gelinen her yara,

Yarın senin kapında açar kendine bir mezar.

Çünkü zulüm döner,

Adaletsizlik yeryüzünde asla tek taraflı kalmaz...


Bir kişiyle başlar insanlık,

Bir adımla başlar kurtuluş.

Küçük bir iyilik, büyük bir zincirin halkasıdır,

Ve zincir, mazlumu değil; zalimi sarsmalıdır...

Erol Kekeç/09.03.2025/Sancaktepe/İst

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...