Bir gece, sessizliğin göğsünde bir çağrı yankılandı:
Bir zamanlar tanıdık bir ses, beni geçmişin eşiğinden çağırıyordu.
“Gel,” diyordu, “gel, konuşmamız gerek…”
Ben de gittim — çünkü insan bazen, kalbinde yarım kalan bölümleri tamamlamak ister.
Ama vardığım yerde, pencerelerde çocuk gözleri vardı;
bakışları masum değildi, sanki birer tuzak kurmuşlardı.
O an anladım: geçmiş, bazen bizi yeniden çağırmaz;
yalnızca bizim hâlâ vazgeçemediğimiz güven duygusunu sınar.
Binaya girdim.
Beni yukarılara çıkarıyorlardı — üç kat yukarı…
Her adımda içimde bir yabancılık büyüyordu.
Yükseliyordum ama ait olmuyordum.
Belki de o merdivenler, başkalarının tasarladığı bir sistemdi;
benim ruhum, o basamaklara sığmıyordu.
Sonra birden bir türkü yankılandı odanın duvarlarında:
“Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm…”
O türkü, toprağın altındaki vatanı, evladı, umudu anlatıyordu.
Ben başladım söylemeye;
ardından o, Esat Kabaklı da eşlik etti sesime…
O an anladım ki:
Kayıplarımız, bizi birbirimize değil; hakikate yaklaştırır.
Birden salon kalabalıklaştı, özel davetliler geldi.
Bir alkışın, bir düzenin, bir merasimin kokusu yayıldı havaya.
Ve orada, herkesin baktığı o yerde,
Kardan adam çömelmişti.
Bir güç simgesi, bir otorite imgesi,
şimdi insanın en zayıf hâliyle görünüyordu:
kendine hâkim olamayan bir beden gibi…
Sular aktı, korumalar koşturdu.
Kalabalık sessizdi ama her bakışta bir utanç vardı.
Ben o an başımı çevirdim, valizime yürüdüm.
Valizimden iki kitap aldım,
birkaç kalem seçtim.
Ortadaki bir yere oturdum, sessizce.
O an içimden bir ses,
“Hakikat, kalem tutanların cesaretinde saklıdır.”
Güç geçicidir, itibar yorgun düşer,
ama düşünce — eğer samimi bir kalpten doğmuşsa —
yüzyıllar boyunca yankılanır.
Kardan adam konuşmaya başladı.
Sözcükleri vardı, makamı vardı, kürsüsü vardı.
Ama ben artık onu duymuyordum.
Çünkü sesler kalabalıktı,
ama anlam boşalmıştı.
Ben sadece kitaplarıma baktım.
Birinde “Hakikat”, diğerinde “İnsanlık” yazıyordu.
Kalemlerime baktım; biri siyah, biri beyaz, biri kırmızıydı.
Beyaz kalemle yazmak istedim:
çünkü karanlık çağlarda bile ışığı hatırlatmak gerek.
Sonra anladım:
Bu rüya, bana geçmişin değil, geleceğin dilinde konuşuyordu.
Diyordu ki:
“Sen artık sahnenin izleyicisi değil,
kendi hakikatinin yazıcısısın.”
Artık kalabalıkların arasında değilim,
çünkü kalabalıklar sessizliği çoğaltıyor.
Ben şimdi kalemimle konuşuyorum,
çünkü kalem, en sessiz anda bile adaletin sesi olur...
Ve öğrendim:
Hakikati arayan, önce tuzakları fark eder,
gücü izleyen değil, vicdanını dinleyen olur.
Rüya bittiğinde gözlerim açıktı,
ama yüreğim hâlâ o cümlenin içindeydi:
“Kalemini koru,
çünkü hakikatin unutulduğu çağlarda
kelime, insanlığın son sığınağıdır.”
Erol Kekeç/ 7.11.2025 16:43/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder