29 Kasım 2024 Cuma

Sahnenin Ötesinde

Hayat bir perde, açılır usulca,
Renkler dans eder, sesler havada yankılanır.
Kimisi bir kral gibi sahnede oynar,
kimisi sadece bir gölge, uzaktan izlenir...

Kim bilir, bir gülüşle bazen başlar,
Bir kahkaha dolup taşar dört bir yana.
Ama ayrılıklardır çoğu zaman geriye kalan, 
Sessizlik hüküm sürer, perde kapanınca...

Ey seyirci, bir adım geri çekil,
Sahneyi gör, ama kendini unutma içinde.
Çünkü oyunların geliri bir rüzgar gibi,
Önemli olan, bu oyunu kalbinle seyredebilmektir...

Hayata nasıl bakarsan öyle döner yüzü,
Bir aynadır o, sana hep seni gösterir.
Gülersen eğer, bir komedi olur hikayesi,
Ağlayanın yaşadığı, hayaliyle yaşadığı sahne...

Bir sahnede acı, diğerinde neşe,
Kahramanlar değişiyor, ama duygular aynı işte.
Bir güler yüzler, bir çöker hüzün,
Hayat diyor ki, bu koca bir düğüm...

Bir kral sahneye çıkar, güçlü ve despot
Ama bilmez ki, alkışlar bir gün susar.
Ve bir garip gelir ardından, yorgun ama hakikî,
Gözlerinde anlatır hayatın sessiz çığlığını...

Hangi rolü oynarsan oyna ey insan,
Unutma, bir gün iner perde, bir zaman.
O zaman ne oyun, ne alkış, ne sahne kalır,
Sadece ruhun kalır, o da sürekli ağlar...

Dünya trajedi midir? Yoksa bir komedi mi?
Hangi gözle bakıldığında ona bağlı şey.
Eğer bir gül bahçesi görüyorsan dikenlerin arasında,
O zaman anlamışsındır bu hayatın manasını...

Ama unutmamak gerekir ki, bir seyir olabilmesi için,
Kendi hikâyesine bile dışarıdan bakabilmeli insan;
Çünkü sahneye dalarsan, gelişen özün bulur kendini,
Seyirciysen bile, çözüm olmalı yüreğin sorgulamalı kendini...

Kimi zaman gözlerin dolar, seyredersin,
Kimi zaman kahkahalarla güler yüzlü, içten.
Ama unutma, bu sahne bir sınavdır,
Dünyayı seyrederken, kendini de görmektir asıl sır...

Şimdi yürüyorsun, gece karanlığında,
Ay ışığı yolunu hafifçe aydınlatıyor.
Sahne devam ediyor, ama sen seyirci,
Kalbinle izliyor, ruhunla hissediyorsun...

Her adımında bir perde daha açılır,
Yeni bir sahne, yeni bir hikaye karşına çıkar.
Bazen hüzün, bazen mutluluk dolar,
Ama sen bilirsin, bu oyun bir gün sona erer...

Ve o zaman, sahneye değil, seyirciye bakan herkes,
Kimdi gerçekten izleyen, kimdi kendini bulan?
Sadece izlemekle yetinmeyenler,
Hayatın gerçeğini hissedenler kazanırlar...

 O halde, Ey seyirci! kalpten seyret bu oyunu,

Çünkü hayat bir oyundur, seyirci kalabilen kazanır...

Erol Kekeç/27.11.2024/Sancaktepe/İST

27 Kasım 2024 Çarşamba

Adaletin Gözleri

Hükümdar göz yumarsa,
Eşkıya yolları sarar,
Kervanlar susar,
Dağların yansıması,
Haksızlığın türküsüne döner...

Bir sessizlik,
Çığlık kadar ağır,
Bir gölge,
Adalet kadar karanlık.
Oturur tahtına sultan,
Ama unutulmuştur halkın feryadı...

Kervan yola çıkar,
Ama huzur nerede?
Onun yolunda,
Bir eşkıya pusuda bekliyor.
Ve sultan,
Gözlerini kapar,
Sanki hiç duymamış gibi...

Ey hükümdar!
Adaletin terazisi senin elinde,
Teraziyi yamultursan,
Halkın ahı göklere yükselir.
Bir taş yerinden düşer,
O taş bir çığ olur,
Ve tahtın altında
Huzuru yutar...

Eşkıya ne zaman doğar bilir misin?
Adalet susunca,
Hakkın yolu kapanınca,
Ve göz yuman,
Sultanın adı olunca...

O zaman kervanlar durur,
Halk diz çöker,
Çocuklar yetim,
Kadınlar zayıf,
Ve eşkıya,
Bir gölge gibi büyür...

Adalet, Adalet;
Mahkeme duvarlarında bulunan bir söz mü?
Yoksa bir kalbin,
Yaralı bir elin,
Sessiz bir çığlığın adı mı?
Bir hükümdar bilmezse
Halk Nereden bilsin?

Göz yummamak,
Sadece görmek değildir,
Bakıp görmektir,
Görüp gerçekleştirmektir.
Ve anladığını,
Hakkaniyetle yerine koymaktır...

Ah, bir hükümdarın gözü!
Halkın rüyasını aydınlatır,
Ya da kabusa çevirir.
Kervanlar yollarında,
Ya hürriyetle yürür,
Ya da zincirlerin gölgesinde çürür...

Ey adaletin bekçisi,
Ey tahtın sahibi!
Unutma, bir kervanın yükü,
Sadece mal değildir,
Bir halkın duasıdır,
Ve bir geleceğin teminatıdır...

Gözlerini aç,
Ama sadece görmek için değil,
Hakkı desteklemek için.
Kervanların yolları,
Eşkıyanın değil,
Adaletin izleriyle dolsun...

Ve bir gün,
Bir halk seni anladığında,
Adını altın harflerle yazar.
"Bu hükümdar";
"Eşkıyaya fırsat vermeyen,
Halkını huzurla yürüten bir padişah "derler...

Adaletin olduğu yerde,
Dağlar geçilir,
Yollar türkülerle çınlar,
Ve eşkıya,
Halkın korkusu değil,
Tarihin masalı olur...

Ey sultan,
Unutma!
Hükümdar göz yummazsa,
Eşkıya kervan basamaz.
Ve eğer gözlerine açık olursa
Tarih seni  asla unutmaz;
Bir ışık gibi anar...

Bahadır Hataylı/27.11.2024/05.31/Sancaktepe/İST

26 Kasım 2024 Salı

Ruhun Kapısında

Bir gecenin sessizliğinde,
Yıldızlar yere sarkar,
Gökyüzünün tüm gücüyle
Toprağın kalbine dokunur.
Bir rüya burada başlar,
Özgürlüğün adını fısıldar.
“Zincirleri kıran eller,” 
“Bir gün o kapıyı aralar...”

Nehirlerin gözyaşları akıyor,
Akar dağların eteklerinden,
Sessizce haykırır onun damlası,
“Yeter artık bu Acı!”
Ve toprak, o ıslak toprak,
Bu duaları içine çeker,
Bir gün umut fidanları yeşertecek gibi...

Rüzgâr eser,
Ormanın derinliklerinde,
Her ağaç, bir direniş abidesi.
Yapraklar titreşir,
Fısıldarlar insanlığa:
“Ruhun zincirlenemez,
Köklerin bağlıdır ama,
Dalların göğe yükselir...”

Ey insan,
Elindeki anahtara bak!
Kırılmış bir zincirin parçaları nelerdir?
Yoksa bir yolda ilerleme cesareti mi?
O kapı ki,
Özgürlüğe açılır,
Ve onun adımını, Allah'a yaklaştırır...

Bir çığlık yükselir geceye,
Gökler bu çığlığa yankı olur.
“Kaybedecek neyimiz var?”
Diye bu sese sorar.
Sahip olduklarımız
Bir sığınakta saklı kalmış hayallerdir.
Ama kalbimizdeki inanç,
Bir dağın zirvesinden daha güçlüdür...

Gökyüzü yere dökülür,
Yıldızlar ışıklarını sunar.
Toprak, merhametle yarasını sarar.
Bir annenin sabrını taşır.
Bir çocuğun anılarıyla yıkanır.
Ve o kişiler üzerinde,
İnsanlık yeniden ayağa kalkar...

Kuşlar süzülür göğün derinliklerinde,
Kanatlarında barışı taşır.
Onun çırpınışı, bir nefesi,
Onun süzülüşü, bir duası.
“Sabır” der kuşlar,
“Özgürlüğe çıkan yol,
Sabırla sınırı çizilmiş taşlardan geçer...”

Bir zaman gelir,
İnsanlığın boyundaki prangalar,
Dua ile kırılır.
Ve o kırılan zincir,
Bir adım daha yaklaştırır bizi,
O sonsuz huzura.
O anahtar ki,
Allah'a açılan kapıyı açar...

Zulme karşı duran bir babanın öfkesi,
Göğsündeki imanla yoğrulur.
Bir annenin duaları,
Geceyi deler, yıldızlara ulaşır.
Ve bir çocuğun bakışında, 
Bir gelecek kurulur.
O görünenler,
Bir toplumun  saklı dostudur...

Ey toprak!
Sakla bizim dualarımızı,
köklerinden çıkar,
O ağaçların dallarına as;
Bırak gökyüzüne uzansın,
Bırak yıldızlar görsün.
Çünkü onun duası,
Bir zincir daha kırar...

Bir rüzgar eser,
Ruhun derinliklerinde.
O rüzgar ki,
İmanla yoğrulmuş bir inançtır.
Ruh, şaha kalkar,
Bu rüzgarlar ortaya çıkar.
Ve insan,
Kendi İçindeki gücü fark eder...

Bu meydan mezardaki canlarla dolu,
Zulme karşı bir direniş başlıyor.
Ama bu direniş,
Kılıçlarla değil,
Dualarla, sabırla verilir.
Ve bu mücadelenin,
Her nefesi bir dua,
Her adımı bir zafer olur...

Ey yıldızlar!
Dökülün yere,
Gökyüzünün rahmetini taşıyın.
Toprakla yetinmeyip,
insanın ruhuna kavuşun,
Çünkü insan,
Yıldızlardan düşen bir ışık gibi,
Zincirlerini kırıp yükselir...

Bir gün gelir,
Onun prangası kırılır, Kahramanlığı onun oğlu
bulur.
O gün,
Toprak gözyaşlarını bırakır,
Nehirler sevinçle taşar.
Ve insanlar,
Allah'a kavuşmanın huzuruyla dolup taşar...

İşte, insanlık!
Bu kapının önünde.
Anahtarı elinde,
Cesareti yüreğinde.
Kapıyı açacak dirayette,
Çünkü kapının ardında,
Sonsuz özgürlük ve huzur seni bekliyor...

Bir kuş gibi hafif,
Bir dağ gibi güçlü,
Bir yıldız gibi kapsamlı ruhlar,
O kapıyı aralayacak.
Ve biz,
Allah'a kavuşmanın huzurunda,
Gerçek özgürlüğü tadacağız...

Bu şiir,
Zincirlerin kırıldığı,
Duaların yükseldiği,
İnsanlığın dirildiği,
Bir mücadelenin hikayesidir;
Onun her mısrası bir dua,
Her sözü bir umuttur.
Ve bu mücadele,
O kapının önünde,
Son nefeste tamamlanır...

Ey Allah'ım!
Bizi o kapıya ulaştır,
Anahtarı  açmayı kolaylaştır,
Ve son nefesimizde,
O kapının ardındaki rahatlığı tattır,
Çünkü özgürlük,
Ancak Sana kavuşmakla anlamını bulur...

Erol Kekeç/03.11.2024/Sancaktepe/İST

Aşkın Derin Secdesi

Bir ahşap bina gibi yıkılmaya yüz tutmuş kalbim,
Her çivisinde sen varsın, her panosunda özlemin.
Zamana yenik düşen duvarlarım,
Rüzgârın fısıltısıyla inler,
Senin adını çağırır durur,
Bir aşkın yanık  nefesinde...

Kırık parçalarımdan süzülen ay ışığı,
Sanki gözlerinin parlamasıdır.
Yırtılmış perdelerim,
Geçmişin hatıralarına sitemle sarılır.
Ve onun köhne köşesinde,
Bir sevda anısı saklanır.

Bir damla  yürek ağrısı düşer yere,
Tüm tozlu zeminler o damlayla silinir.
Senin için ağlayan duvarlar,
Bir türkü mırıldanır rüzgarla.
Her yerde,
Senin yokluğunda kanayan yaralarım durur...

Ey aşk!
Ne büyük bir yakarıştır bu!
Kuşatan gücün  özlemine bu secde
Ve kalkamaz bir daha dizlerim.
Çünkü seni beklemek,
Bin yıllık bir sabırdır.
Ve seni özlemek,
Kendi içinde kaybolmaktır...

Bir zaman gelir,
Geçmişin köhnemiş camları kırılır.
Ama onun kırık parçasında,
Seninle yaşadığım bir hatıra saklıdır.
Yırtılmış çocuğum,
Ellerinde birer şiire dönüşüm.
Ve onun şiiri
Sana bir çağrı olur...

Gözyaşlarım güneşe değer,
Ve buharlaşır özlemim.
Gökyüzüne yükselir,
Bir yağmur bulutuna dönüşür.
Ve senin geçtiğin sokaklarda,
Sicim gibi yağar bu aşk,
Her damlasında,
Senin adını haykırır...

Ah, seviyorum!
Bir nefesin sıcaklığıyla,
Küllerimden doğan bir sıcaklığım ben.
Senin aşkınla yanar,
Senin özleminle küllenirim.
Ve onun külünde,
Yeni bir umut filizlenir...

Bir gün,
Yağmurlar  sonrasında,
Bir gök berraklığı olur.
İşte o zaman,
Kırık pencerelerimi yeniden açarım.
Sana baktığımda günün hatırasıyla,
İçeride bir güneş ışığı süzülür...

Ahşap duvarlarım,
Senin ellerinle yeniden kurulur.
Her tahta,
Seninle atılan sağlam adımlarla güçlenir.
Ve o eski bina,
Senin gelmenle muhteşem bir saraya dönüşür...

Sevdiğim,
Bu aşkın secdesinden kalkamıyorum.
Dizlerim çökmüş,
Ama kalbim hayattaydı.
Bir yıkımın içinde bile,
Sana olan aşkla,
Her yıkım,
Seninle bir bahar oluyor...

Geçmişin köhnemiş defterlerinde,
Seninle yazılan şiirler var.
Onun mısrası,
Özleminle yanmış.
Onun kurtuluşu,
Sana kavuşma arzusuyla yoğrulmuş...

Bu özlem,
Bir kurumuş yaprak gibi kırılgan,
Ama bir o kadar da güçlü.
Senin adına nefesi haykırırken,
Bu sevda beni yeniden inşa ediyor.
Her sitemde,
Bir umut filizleniyor...

Ah, yağmurlar...
Düşünün bu yıkılmaların üzerine,
Ve geçmişin izlerini temizleyin.
Bırak bu köhne kalp,
Sana gündelik bir sevgiyle kavuşsun.
Ve bırak bu aşk,
Hesaba kadar filizlenip hep öyle kalsın...

Ahşap bina secdeye varmış,
ama kalkamamıştı.
Şimdiyse,
Seninle bir mabede dönüşüyor.
Ve bu mabedin her taşında,
İçli kardeşinin sevgisi saklıdır.

Sevdiğim,
Bu özlemle yıkılacak gibi oldum,
Ama seninle olduğumu bilmek,
Nefesime ferahlık yüreğime sükunet, 
Veren bir aşkla yeniden yoğurdu beni;
Gökyüzüne yükselen bir dua gibi,
Bu sevdam göğe yükseliyor...

Ve şimdi,
Bu eski ah
Senin adınla anılıyor.
Onun  her tahtası
Seninle dolu bir sevda hikayesi,
Ve bu hikaye,
hiçbir zaman son bulmuyor...

Erol Kekeç/09.08.2024/Namazgah/İST

24 Kasım 2024 Pazar

Kumaşı Güzel Yüreklerde Bahar


                                     

Bir düşünce kumaşı, dokusu zarafetle örülü,
Her bir ilmik, bir annenin dualarıyla işaretlenmiş,
Her Sesi bir babanın öğüdüyle sabitlenmiş;
Kumaşı güzel derler eskiler,
Bu insanlar bir bahar sabahı gibi ferahlatır...

Nezaket…
Sözlerinde bir güvercin kanadı,
Adımlarında bir nergis kokusu.
Bir insanın kumaşı güzel ise,
Kırılmaz, incitmez,
Sessizce onarır kırık ruhları...

Bir ev vardı, küçük ama sımsıcak,
Tahtaları gıcırdar ama yüreklere huzur verirdi.
O evde, anne sevgi dolu sözlerle fısıldardı,
Ve baba, hayatı suskun bakışlarıyla anlatılırdı...

Her çocuk bir aynası gibi,
Ailesinin ışığını taşıyor yüreğinde.
Samimiyet, terleyenlerden süzülen,
Nezaket, bir çay bardağını uzatırken ki incelikte...

Bir bak insanın, gözlerinin derinliğine,
Hangi sokaklarda büyüdüğü görünüyor.
Bir kelimesinde saklıdır geleneği,
Ve suskunluğunda gizlidir, babasının sabrı...

Bu dünya kaba, hoyrat ve hırçın,
Ama nezaket bir çiçek gibi onun ortasında açar.
Kumaşı güzel insanın sözü şifadır,
Yarası olsa da, yaralamaz başkasını...

Bir selamda, bir teşekkürde,
Bir çocuğun saçını okşayan o ellerde saklıdır nezaket.
Kimi zaman bir şiirdir içeriği okunan,
Kimi zaman da bir türküdür kalpten kalbe akan...

Gözlerin yalan söylemez, derler.
Samimiyet, insanın tek gerçekliğidir.
Kumaşı güzel olan, maskeler takmaz,
Ne ise odur; bir gün güneş, bir gün yağmur...

Bir gülümseme yeter bazen,
Kalplerde yumuşak bir rüzgâr estirmeye.
Samimiyet  çocukların gözlerindeki masumiyettir,
Ya da bir yaşlının ellerindeki hayat çizgileri...

Küçük yaşta öğrenilir doğruluk,
Elindeki güzellikleri paylaşmayı,,
Ve sofradan önce büyüklerin duasını beklemek,
Kumaşı güzel olan, sofraya bereket getirir,
Ve oturduğu yerde her yerde bir çiçek bırakır...

Bir insanı nasıl bilirsin?
Düşerken kaldırdığı ellerden,
Sözlerindeki duruluktan.
Terbiye, rüzgarın dokunduğu su gibi,
Hafif ama etkileyicidir...

Kumaşı güzel insanlar akıllıdır,
Ama bu akıl, bir kibir nişanı değil,
Bir yol gösterici yıldız gibidir.
Söyledikleri söz, açan bir çiçeğe benzer,
Dileyen koklayarak bir ömür geçirir...

Bir meseleye zarafetle yaklaşmak,
Kendini bilmek ve haddini aşmamak…
İşte, kumaşı güzel olanların en büyük gücü budur.
Akıl ve zarafetin birleştiği yerde,
Hayat bir sanat eserine dönüşür...

Eskiler bilir, kumaşı güzel olanın izi kalır.
Bir çocuğun oyunlarına saklanma samimiyeti,
Bir annenin sesinde yansıma olur.
Ey eski zamanlar…
Bir sofraya oturmanın hazzı,
Hangi güzellikler arasında saklıdır...

Kumaşı güzel insanlar azalıyor,
Ama bir arada yaşıyorlar.
Bir sokak başında bir selam,
Bir çarşıda bir gülümseme olarak…

Her insan bir kumaştır,
Kimisi ince ipek, kimisi sert bir keten.
Ama asıl değer,
O kumaşın nasıl işlendiğidir...

Eğer kumaşı güzelse bir insanın dokunduğu,
Hayatına girdiği şey,
Ondan bir parça taşır,
Bir kuş yuvasına konmuş tüy gibi,
Hafif ama etkili, durur...

Bir kar gibi yağar yaşam üzerimize,
Ama asıl güzellik,
O karın altında saklı olandır.
Nezaket,
Bir insanı insan yapan,
Kumaşını güzel kılan detaylardır...

Ve biz,
Her yeni günle,
O kumaşı daha da güzelleştirmeliyiz...

Erol Kekeç/10.11.2024/Sancaktepe/İST

Uçup Giden Rüzgardır Ömür

 

Bu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Nedir bu dükkanlar, bu konaklar?
Dökülen taşlarla örülen hayaller,
Sonunda yıkılır, kalır boş duvarlar...

Bir rüya mıdır insana biçilen ömür?
Gün doğar, gece olur, vakit biter,
Sel yatağına ev kuran ne düşünür?
Bu rüzgarlı yerde mum nasıl yanar?

Ey insan,
Sana ne verdi dünya, söyle?
Altın tahtlar mı, yoksa tükenmez hırs mı?
Oysa hepsi kum tanesi kadar hafif,
Bir esintiyle uçup gidecek kadar...

Dünya sana aldatıcı cilvesini sunar,
Bağlanırsın kalıcı sanarak her şeye.
Oysa bir sel gelir, alır götürür,
Ne saray bırakır ne de gölgeler...

Gece olur, düşünceler sarar dört bir yanını,
"Ne bıraktım ardımda?" dersin kendi kendine.
Dükkanlar, konaklar, altın dolu sandıklar,
Hangisi sana yoldaş olacak kabirde?

Bir mum gibi ömür, titrek bir alev,
Rüzgar eser, savurur, ve biter her şey.
Ey insan, ne diye unutur, ne diye aldanırsın?
Gönlünü neden bu faniye bağlarsın?

Bil ki, dünya bir gölge oyunudur,
Oynarsın, yorulursun, ve perde kapanır.
Gerçek olan, gökte yıldız gibi duran,
Sadece Rabbinin çağrısıdır...

Bu sel yatağında kurulmaz evler,
Bu dünyada ebedi kalmaz yerler.
Neden kalıcı sanırsın geçici olanı?
Neden ansızın geleni hesaba katmazsın?

Rüzgar eser, bir yaprağı savurur,
Toprak çağırır seni en derin köşesine.
Sonra hesap sorulur;
"Ne yaptın bu kısa hayat denen süreyle?"

Anlatabilir misin elindeki konakları?
Gösterir misin dükkan dolusu mallarını?
Oysa gönülden verilen bir damla su,
Dağları aşar, yıldızlara ulaşır...

Ey gönül, bir mum ışığı gibi,
Titreme her esintide, korkma faniden.
Unutma, rüzgar eser ve seni söndürür,
Ama o rüzgarı da estiren,
Sonsuz rahmetiyle her şeyin sahibidir...

Bu dünya sel yatağıdır,
Seni kayalara çarparak savurur.
Ama unutma, akıntıya kapılmazsan,
Hakikat kıyısına varırsın...

Bu dünya bir yanılsamadır,
Bir gölge, bir hayal, bir sahte saray.
Sen ise geçip giden bir yolcusun,
Durma, kalma, arama kalıcı yuvalar...

Ey insan, neden taş duvarlara taparsın?
Neden sarayların altın tavanlarına?
Oysa senin özün gökyüzüne ait,
Ve yerin sadece Rabbinin yanıdır...

Bir gün gelecek, rüzgarın son nefesi,
Bütün konakları yerle bir edecek.
Bir sel gelecek, bir tufan misali,
Ve hiçbir ev dayanamayacak...

Ama sen, ey insan,
Kurtar kendini bu yanılsamadan.
Ellerini aç, gönlünü arındır,
Asla geri durma beni anmaktan...

Beni anmakta gevşeklik gösterme,
Zira bu kısa ömürde tek gerçek benim.
Dükkanlar yıkılır, saraylar kül olur,
Ama benim adım sonsuzlukta yankılanır...

Dua et, zikret, secdeye kapan,
Ey insan, kalbinin kıblesini bul.
Rüzgarlı yerlerde mum yansın,
Çünkü o rüzgarın bile Rabbi benim...

Şu dünyada üç beş günlük ömrün var,
Unutma, her anın hesabı var.
Dükkanlar, konaklar, boş hayaller,
Hepsi geride kalır, sadece sen ve amellerin...

Ey insan,
Rüzgarlı bir yerde mum yaksan da,
O mumu koruyan benim,
O hayatı veren benim,
Ve seni huzura çağıran yine benim...

Beni anmakta gevşeklik gösterme,
Zira huzur yalnız bendedir...

Bahadır Hataylı/21.11.2024/Namazgah/İST

23 Kasım 2024 Cumartesi

Sevginin Kıyısında Bir Ömür


Bir yol vardı önümde, sararmış yapraklarla örtülü,
Bir zaman vardı içimde, adı hiç söylenmemiş…
Ne sevginin sıcaklığı, ne bir çift gözde huzur,
Hep bir bekleyiş, bir sükut… ve bir damla yaş düşmüş.

Ah, sevilmeden geçer mi bu ömür,
Kalbin bir yanını hep eksik bırakır.
Kuytularda saklanır düşler,
Bir kedi gibi köşe bucak yalnız.

Geceler, yıldızsız ve ıssızdı benim için,
Kimi gökyüzüne bakar yıldızları sayardı,
Ben ise yokluğu sayardım,
Her eksiklik bir yıldızın adı olurdu o gece.

Beklemekti en büyük yoldaşım,
Bir kapının önünde oturur gibi,
Kimse gelmeyecek bilirim,
Ama yine de umut ederim…

Sevgiye hasretle geçen yıllar,
Bir mevsimin hüzünle sarındığı ayaz gibi.
Kollarımda bir boşluk, içimde bir rüzgar,
Savurur beni eski hayallerin kıyısına.

Bir kedi misali…
Kime bakarsam bakayım,
O sıcaklığı arardım gözlerinde,
Ama bulamazdım.
Ne sokak lambasının solgun ışığı,
Ne ay ışığının soğuk gülüşü,
Hiçbir şey dolduramazdı içimdeki boşluğu.

Düşen yapraklar anlattı bazen bana sevgiyi,
Savrulup giderken fısıldadılar:
"Her düşüş bir umudu taşır,
Ve her umut bir yeniden doğuşu…"

Hayallerim vardı eskiden,
Küçük bir çocuğun ilk kez uçurtma uçurduğu gibi saf,
Ama rüzgar hep tersten esti,
Ve gökyüzü, mavi yerine griye boyandı...

Bir köşede, kırık kanatlarıyla bir kuş gibi,
Hayallerimi sardım, ama uçamadım.
Her düşüşümde daha da uzaklaştı sevgi,
Ve ben, her gün bir başka umudu gömdüm toprağa...

Kimi zaman yağmur yoldaşımdı,
Kimi zaman da kışın o soğuk sessizliği.
Bir rüzgar gibi geçti zaman,
Ama hiçbir gidişi getirmedi yanında sevgiyi...

Hasretle dokunan bir ömür;
Bilinmeyen bir uzak diyarın sevdasıyla,
O hiç dönmeyen yolcunun ardından,
Bir şarkı gibi tükenmiş, bir şiir gibi yarım kalmış...

Her adımımda taşırdım yükümü,
Sevilmeden yaşamanın ağırlığıdır bu,
Ve sevgiye özlemin ince, ama yakıcı ipliği.
Hayat, bana hep sırtını döndü,
Ama ben yine de yüzümü dönmekten vazgeçmedim...

Bir kedi gibi ürkek ve sabırlı,
Sessizce beklerdim…
Bir el dokunsun,
Bir ses sarsın beni umutla...

Ama olmadı,
Kimse dönüp bakmadı o sokakta.
Ve ben, gölgelere sarıldım her gece,
Kendi yankımla konuştum sessizce...

Zaman ve Umut

Zaman dedikleri şey,
Bir kum saati gibi süzülür içimizden.
Sevilmeden, ama hep sevgiyi bekleyerek,
Bir an gelir, zaman da biter.

Ama umut,
Ah, umut!
Bir kök salar içimize,
Ve kurusa da yeşermeye çalışır yeniden...

Bir çiçeğin ilk baharı bekleyişi gibi,
Bir martının, dalgaların getirdiği ekmeği umması gibi.
Sevgiye hasret kalınsa da,
Kalbin derin bir yerinde hep bir kıpırtı...

Bir gün, bir bakış, bir dokunuş,
Tüm hasreti siler mi bilmem.
Ama her yalnızlık bir sonu hak eder,
Ve her özlem bir kavuşmayı…

Hayat ne kadar sert olursa olsun,
Bizler yine de bir çiçeğin,
Taşların arasından çıkışını hayranlıkla izleriz.
Sevgiyi bulamasak da,
Onun özlemiyle yeniden yaratırız kendimizi...

Bir kedi gibi,
Yalnız ama gururlu,
Sevilmeden yaşayıp,
Yine de sevgiyi bekleyerek,
Tükettim bu ömrü...

Ama hâlâ,
Hâlâ içimde bir kıpırtı var,
Belki bir gün, bir sevgiyle dokunulur ruhuma.

Hep Bekleyenlerin Şiiri

Bu şiir, sadece benim değil,
Sevgisiz kalmış her yüreğin şiiridir.
Bir kedinin gözlerinde,
Bir rüzgarın fısıldadığı her anıda yaşar...

Ne kadar uzun ve zorlu olursa olsun yolumuz,
Bir damla sevgiyi bulma umuduyla yürürüz.
Ve belki de o sevgi,
Bizim ardımızda bıraktığımız gölgelerde gizlidir...

Erol Kekeç/09.02.2023/Hatay-Deprem sonrası Bir umudun şiiri....


Güneşin Şafağında

Kıştan bir kar yağmıştır, her yer bembeyaz,
Buz tutmuş toprak, sessiz bir yorgan misali.
Ama bilir toprak, bu uyku geçicidir,
Nisan gelir, Mayıs uzanır,
Ve güneş dokunur beyazın derinlerine.

Işık vurur karlara, berrak ve saf,
Her zerre parlar, bir ayna gibi.
Bir an gelir, beyaz yerini bırakır,
Kırmızı, kahverengi, siyah toprağa.
Parça parça döner hayata,
Sanki uyuyan bir rüya uyanır.

O anda başlar eriyen karların şarkısı,
Topraktan gökyüzüne yükselen bir buhar,
Gizlice sımsıcak bir sis sarar etrafı,
Bir masalın ortasında gibi,
Kendi varlığını hissedersin.

Bedenindeki buzlar,
Yavaş yavaş çözülür,
Kırık düşünceler,
Saklı duygular,
Donmuş hatıralar
Bir bir yüzeye çıkar.

Gözlerin ufka takılır,
O ufuk, sonsuz bir davet gibi.
Bir çağrı, bir umut,
Işığa koşmaya zorlar seni.
Ve o ışık,
Yüreğini doldurur,
Berrak bir aydınlık sarar ruhunu.

Güneş, her damlayı kutsar,
Eriyen kar,
Toprağa sevgiyle dokunur.
Birlikte bir şarkı söylerler,
Hayata yeniden doğuşun şarkısını.

Isı yükselir, ışık çoğalır,
Toprak dirilir,
Her zerresi nefes alır,
Ve sen,
Bu dirilişin bir parçası olursun.

Hatıraların yüzünde dans eder,
Gülen çocuklar,
Koşan rüzgarlar,
Ve eski bir yaz gecesinin kokusu,
Her biri gelir,
Bir tebessüm bırakır dudaklarında.

Ama o hatıralar yetmez sana,
Daha fazlasını istersin,
Bugün yazılacak,
Daha güzel sayfalar olmalı.
Ve güneşin ışıltısıyla,
İçindeki kış erir.

Ufka bakarsın,
O aydınlık seni çağırır.
Bir adım atarsın,
Sonra bir adım daha.
Ve o ışık,
Kendi içindeki karanlığı boğar.

Bugün,
Güneşle yenilenme günüdür,
Bir baharın nefesini hissettiğin,
Ve hayata sımsıcak bir selam verdiğin gün.
O berraklık,
Sadece gökyüzünde değil,
Yüreğindedir artık.

Topraktan yükselen o sıcak buhar,
Bir duanın fısıltısı gibidir.
Ve sisin içindeki aydınlık,
Yeniden başlayan bir hikayeyi fısıldar.

Bugün, o hikayenin ilk sayfası,
Gözyaşıyla değil,
Sevinçle yazılır.
Ve her adım,
Yeni bir umut taşır.

Bir gülüş ekersin yüreğine,
Bir tebessüm ufka.
Ve bilirsin,
Bugün,
Dünya yeniden senindir.

Güneş, her sabah doğar,
Ama bugün başka doğmuştur.
Bugün onun ışığı,
Ruhunun derinliklerine sızar.

Her bir ışık huzmesi,
Bir düşünceye dokunur.
Ve sen,
Hayatın sırrını hissedersin.

Toprak, kıştan sonra dirilir,
Peki ya insan?
Bugün öğrenirsin,
İnsan da dirilir.
Bir güneşle,
Bir umutla,
Bir sevgiyle.

O sıcak buhar,
Gökyüzüne yükselirken,
Sen de yükselirsin içindeki dağlardan.
Ve bilirsin,
Hayat, bir kış kadar kısa,
Ama bir bahar kadar dolu olabilir.

Bugün,
Berrak bir güneşle başladığın gün,
Yarınlara bir ışık taşır.
Ve sen,
Bu ışığın yolcusu,
Hayatın kendi şiiri olursun.

Güneşin berraklığı,
Sadece karı eritmez,
Kalpleri de ısıtır.
Ve o kalp,
Bugün yeniden doğar.

Bu şiir,
Bir bahar sabahının fısıltısıdır,
Bir insanın içindeki yenilenmenin şarkısı.
Ve o şarkı,
Senin şarkındır.

Erol Kekeç/22.11.2024/Namazgah/İST

22 Kasım 2024 Cuma

Heybesinde Hayat Taşıyanlar

Herkesin bir yükü var bu hayatta,
Kimisi kaderini sırtlanır usulca,
Kimisi kederini saklar heybeye,
Sanki bir gelecek bir gidişat saklıdır orada...

İnsanın yükü, görülmeyen bir zincir,
Ne zaman bitiyor, bilinmez bir emir.
Heybeler dolup taşar acıyla, umutla,
Yürek bir tarafta yanar, diğer tarafta donar...

Heybeye kader yüklenir kimi zaman,
Çocuk yaşta büyüyen ellerde,
Bir dilim ekmeğe koşar minicik ayaklar,
Hayaller, ufka bakan gözlerde saklanır...

Kiminin yükü aşktır, vuslattır,
Kimisinde bölünmeler, kiminde engellilik.
Bir yürek, bin hikâye içinde taşınır,
Ama kimse bilmez, görmez içinde derin sırlar barınır...

Gün ısırır, geceler dolarken heybeye,
Yorgun bir bedene eğilir;
Kimi heybeye sevda koyar, kimi hüzün,
kimisi de geçmişi sığdırır o daracık yüküne...

Bir çocuk düşerse,
Ayağında yırtılır  ayakkabı,
Ellerinde taşınır hayata ilk bakışlar,
Bir gülüş kadar saf, ama bir ömür kadar ağır...

O heybede ne yoktur ki;
Bir lokma ekmek, yarım yamalak düşler,
Anneden bir öpücük, babadan bir nasihat,
Ama çoğu zaman koca bir sessizlik…

Kader mi bu?
Yoksa bir yanlış hesap mı insanlık adına?
Çocukların heybelerine oyuncak doldurmalıydı,
Acıyı değil, gülüşlerini taşımaları gerekirdi...

Kadınların heybelerinde taşınan geçmişleri,
Omuzlarına yığılan sessiz çığlıkları.
Bir annenin duası, bir sevgilinin özlemi,
Kadınların heybeleri hayatın tüm renklerini saklar...

Kimi zaman beyaz bir mendil,
Kimi zaman kara bir gece.
Ama ne olursa olsun,
kadının yükü hiç tükenmez...

Heybesindeki yük ne kadar ağırsa,
O kadar güçlüdür yüreği.
Ve ne kadar güçlüyse o yürek,
O kadar derin izler ardında kalır.

Bir de erkekler vardır;
Daha az konuşur ama daha çok taşır.
Heybesine yüklediği umutlar,
Bir gün gerçekleşir diye bekler...

Kimi bir ev geçindirme telaşında,
Kimi kendini bulma savaşında.
Ama o savaşın sonunda hep aynı şey;
Heybesiyle mezara giden bir adam var...

Heybe ne kadar dolarsa,
O kadar sessizleşir dil.
Erkekler sonsuza dek derler ya,
Oysa heybelerinde saklıdır gözyaşları...

Hayat, heybemize ne koyarız bilmeyiz,
Ama her fırsatta başka bir yük ekler.
Bir gün umut verir,
Ertesi gün hayal ederiz...

Ama bilirim,
En ağır heybe vicdandır.
Çünkü vicdan, geçmişin hesabını taşır,
Ve geleceğin doğumlarını sırtlanır...

Kimisi rahat yaşar, heybesi biçimlenmiş,
Kimisi kırık hayalleri sıkıştırır.
Ama en güzel heybeler,
Paylaşmayı bilenlerin sırtındadır...

Bir gün gelir, heybemizi yere koyarız.
O gün, yükler hafifler, yürek hafifler.
Ama arkamıza baktığımızda,
Heybemizle yazdığımız hikâyeyi görürüz...

Bir çocuk sevinci eklenmişse heybenize,
Bir dost gülüşü, bir anne duası,
O zaman mümkün, boşuna taşımamışsınız.
Ama kimse yoksa,
O zaman bir kez daha düşünün,
Bu heybe ne için taşındı bunca zamana kadar?

Şimdi sen ey insan,
Kendi heybene bak bir kere,
Neler içine koydun, neler aldın dışarı?
Ve bil ki, herkesin heybeye koyacağı bir şey vardır,
Ama en değerlisi, kalpten gönülden koyduğundur...

Bahadır Hataylı/22.11.2024/Sancaktepe/İST


21 Kasım 2024 Perşembe

Dağın Kalbinde Çiçek



Ey zirvelerle kucaklaşan yüce dağ,
Güneşle selamlaşan beyaz kar taneleri,
Ve tam ortasında,
Pembe bir çiçek açmış,
Bir mucize gibi,
Hayata dair en güzel sözü fısıldar...

Kim der ki bu soğuk,
Bu beyaz örtü içinde,
Sevgi büyümez, aşk yeşermez?
Oysa bak, burada çiçekler açar,
Karın altında renkler çağlar...

Dağın yüzü serttir,
Ama kalbi yumuşak,
Tepelerinde bulutlar dolanır,
Her bir taş,
Bin yıllık sırlar saklar...

Ey pembe yapraklı güzellik,
Sen sadece bir çiçek değil,
Bir sevdanın nişanesisin.
Dağlar seni korur,
Kar seni giydirir,
Rüzgar sana ninni söyler...

Aşk bu;
Her şartta yaşar.
Bazen sert bir taşta,
Bazen bembeyaz karın bağrında...

Dağın eteklerinde cıvıldar kuşlar,
Arılar dolanır çiçeğin etrafında.
Her biri bilir ki,
Bu çiçek bir sır taşır.
Doğanın en kadim melodisi,
Böyle bir mucizeyle yankılanır...

Kuşun kanadında sevgi,
Böceğin ayak izinde şefkat,
Dağın zirvesinde sabır,
Ve kar tanelerinde umut saklıdır...

Ey insan,
Bu çiçeğe bak!
Sana unuttuklarını hatırlatır.
Sevginin dili nedir?
Rengini dağlardan mı alır,
Karın saflığından mı?
Yoksa çiçeğin narin dokusundan mı?

Dağlar gibi güçlü olmayı ister insan,
Ama unutur,
Güç dağın kalbindeki çiçektir.
Narindir, ama dayanır.
Sadeliktir, ama parlar...

Kim yaratır böyle bir güzelliği?
Hangi el,
Bu karı serip,
Bu çiçeği doğurur?

Yaratıcı’nın nefesi dağlara değmiş,
Kendi eserine hayran kalmış.
Bir çiçekle bir dağ,
Bir arı ile bir kuş,
Hepsi aynı hikayenin kahramanıdır...

Kar, soğukluğun değil,
Sabırla beklenen baharın elçisidir.
Bu çiçek bilir,
Zamanı gelince güneşle  kucaklaşacaktır.
Her bir yaprağı,
Bir sevda türküsü söyler...

Ey insan,
Sen de bir çiçeksin,
Kendi dağında büyüyen.
Sabırla bekle,
Kendi baharını...

Sevgi yalnız insana ait değil,
Dağlar sevdayı anlatır,
Kuşlar aşkı şarkı yapar,
Çiçekler ise buna tanık olur.
Börtü böcek,
Bu hikayenin sessiz izleyicisi...

Her bir kar tanesi,
Bir aşk mektubudur,
Dağdan ovaya yazılmış.
Her bir rüzgar esintisi,
Bir öpücük taşır,
Çiçekten böceğe fısıldanan...

Ey dağ,
Beyaz örtün altında sakladığın bu güzellik,
Bize sabrı öğretir.
Ey çiçek,
Yapraklarının narinliğinde taşıdığın bu cesaret,
Bize sevgiyi anlatır...

Ve biz insanlar,
Sadece izleriz,
Bu muhteşem tabiat tiyatrosunu.
Her sahnesi ayrı bir ders,
Her rengi ayrı bir duygudur.

Bir dağın bağrında açan çiçek,
Aşktır, umuttur, hayattır.
Kar altındaki sabır,
Ve pembeliğin coşkusuyla,
Bize der ki:
"Sevgi her yerde var olur,
Yeter ki görmesini bil..."

Erol Kekeç/18.11.2024/Namazgah/İST

20 Kasım 2024 Çarşamba

Gökyüzüne Bakarak Ağlayan Çocuklar

 

Gökyüzü masmavi bir örtü olmalıydı,
Çocukların kahkahalarını saklayan.
Ama şimdi Gazze’de, yıldızların yerine
Alevler ve dumanlar yükseliyor...

Uçurtmalar uçmalıydı semada,
Rengârenk hayallerin izlerini çizerek.
Ama şimdi çocuklar uçurtmalara değil,
Gökten yağan acımasız bombalara bakıyor...

Küçücük eller taşlara sarılıyor,
Çığlıklar yankılanıyor sokaklarda.
Bir oyun parkı mı burası, yoksa mezarlık mı?
Kim bilir, hangi çocuk düşecek sıradaki darbede?

Annenin gözleri hep aynı yere bakar,
Evinin yıkılmış duvarlarına.
Küçük Ayşe’nin oyuncakları,
O enkazın altında kayboldu...

Bir çocuk düşüyor annenin kucağına,
Kan kokusu sarıyor bütün sokağı.
"Benim suçum neydi?" diye fısıldıyor,
Ama kimse görmüyor o yanık nefesi

Anneler sessiz ağlar Gazze’de,
Çünkü gözyaşlarının bile sesi haykırır;
Ve yankılanan her ses,
Bir bombanın hedefi olabilir...

Şehir bir harabe, tarih utanç içinde,
Her taşın altında  acı ve çileler gizli.
Hikâyeler ölümlerle başlıyor burada,
Sonu yazılmamış umutların diyarında...

Gazze’nin sokaklarında yürüyen bir baba,
Elinde oğlunun kanlı ayakkabısı.
"Bu dünyada adalet var mı?" diye sorar,
Ama cevabı sadece sessizliktir...

Vahşetin portresi çizilmiş her köşeye,
Kırık bir oyuncak, yıkılmış bir ev.
Bir çocuğun duvarlara çizdiği güneş bile,
Karartılmıştır dumanların gölgesinde...

Ama Gazze, sadece bir mezar değildir.
Aynı zamanda direnişin ve cesaretin yurdudur.
Bir çocuk, taşla tanklara karşı dururken,
Tarih yazılır gözlerinin içinde...

Umut, bazen küçücük bir fidan olur,
Yıkılmış bir bahçede filizlenen.
Bazen de bir annenin ninnisinde saklanır,
Çocuğuna söylediği son tesellide...

Ve Gazze, haykırır dünyaya:
"Biz buradayız, varız ve var olacağız!"
Zulme direnen eller,
Bir gün özgürlüğü kucaklayacak...

Ey dünya, hangi pencerenin ardındasın?
Hangi perdeyle kapattın gözlerini?
Gazze’nin gözyaşları denizleri doldururken,
Sen hangi konforlu salonda oturmaktasın?

Çocuklar ölürken sessizliğinle,
Kaç hayatın vebalini taşıyorsun?
Her bombanın altında bir vicdan gömülü,
Ve her sessizlik, bir kurşun kadar ölümcül...

Gazze, kanla yazılmış bir şiirdir,
Her dizesi gözyaşıyla sulanmış.
Ama bu şiir, bitmeyecek bir destandır,
Bir gün özgürlüğün marşını söyleyecek...

Ve o gün geldiğinde,
Gökyüzü yeniden masmavi olacak.
Uçurtmalar süzülecek bulutların arasında,
Ve çocuklar kahkahalarıyla yeniden doğacak...

Ey insanlık, uyan artık bu kâbustan!
Bir çocuğun gülüşünden daha kutsal ne var?
Gazze, yalnızca bir şehir değil,
Hepimizin vicdanına kazınmış bir yaradır...

Bu şiir bir çağrıdır,
Sessiz kalma artık bu zulme!
Çünkü her sessizlik,
Bir çocuğu hayattan koparır...

Erol Kekeç/13.11.2024/Sancaktepe/İST

19 Kasım 2024 Salı

Gazze'nin Çığlığı-Yürekten Gelen Çağrı

 

Gazze’nin sabahı bir başka uyanır,
Güneş doğmaz burada, alevler sarar ufku.
Her sokakta sessiz bir çığlık yükselir,
Kırılmış oyuncakların, kaybolmuş rüyaların sesidir...

Bir çocuk, küçücük elleriyle toprağı kazarken,
Bulduğu sadece bir yürek parçasıdır.
Kendi kalbinin yankısını arar o toprakta,
Ama her adımında ölümün nefesi hissedilir...

Gökyüzü, yıldızlarını çoktan kaybetmiş,
Gözyaşlarıyla yıkanmış kara bulutlar,
Bombaların izini taşır bir lanet gibi.
Ve toprak, her gün yeni bir canı gömer kucağına...

Bir annenin ağıtı, dağları deler burada,
"Yavrum," der, "oyuncaklarını unutmuşsun."
Ama bilmez ki o oyuncaklar,
Artık bir mezar taşının süsüdür...

Süt kokulu beşiklerde değil,
Barut kokan sokaklarda büyür çocuklar.
Ninni yerine bomba sesleriyle uyurlar,
Bir annenin kollarında, sessiz bir vedayla...

Ellerini açar anneler gökyüzüne,
Ama dua etmezler artık,
Çünkü duaları bile kurşunlanmıştır.
Gökyüzüne açılan her el,
Yalnızca acıyı taşır yeryüzüne...

"Biz ne yaptık?" der küçük bir ses,
"Biz sadece yaşamak istedik."
Ama yaşam Gazze’de,
Bir lüks, bir hayal, bir masaldır artık...

Çocuklar oyun oynamaz burada,
Taşlar ve dumanlar onların oyuncaklarıdır.
Bir evin yıkıntısında,
Saklanarak bulurlar hayatta kalmayı...

Ama yine de bir umut ışığı yanar,
Küçücük gözlerinde.
Çünkü çocuklar,
Her zaman bir geleceğe inanır...

Gazze, bir direnişin adıdır.
Her yıkılmış duvarda,
Yeniden inşa edilen bir umut vardır.
Bir tankın karşısında duran çocuk,
Cesaretiyle tarih yazar...

Her bomba, bir can alırken,
Aynı zamanda bir mücadeleyi ateşler.
Gazze’nin taşları bile direnir,
Ve her toprak zerresi,
"Biz buradayız!" diye haykırır.

Ey dünya, nerdesin?
Hangi lüks sokakta yürüyorsun?
Gazze yanarken,
Hangi kahveni yudumluyorsun?

Sessizliğin bir suç ortağıdır,
Her suskunluk bir kurşundur.
Ve her görmezden geliş,
Bir çocuğun hayatına mal olur...

Dünyanın gözleri,
Gazze’ye bakmaktan korkuyor.
Ama biz, bu acıyı unutmuyoruz,
Unutturmayacağız!

Yine de Gazze’de bir umut filizlenir,
Yıkıntılar arasında bir çiçek açar.
Bir çocuk, elinde küçük bir uçurtmayla,
Gökyüzüne yeniden bakar...

Ve o uçurtma,
Barışın sembolü olur bir gün.
Gazze’nin çocukları,
Yeniden kahkahalarla dolacak...

Çünkü bu şehir, sadece acının değil,
Aynı zamanda umudun adıdır.
Ve umut, hiçbir bombayla yıkılamaz.

Ey insanlık, bu şiir senin içindir.
Gazze’nin çocuklarını unutma!
Çünkü bir çocuğun gülüşü,
Bütün dünya için bir kurtuluş olabilir...

Gazze’nin gökyüzünde,
Bir gün barış uçurtmaları süzülecek.
Ve o gün geldiğinde,
İnsanlık, vicdanını yeniden bulacak...

Bahadır Hataylı/17.11.2024/Sancaktepe/İST

Uykusuz Mücadele

 

Nice zamanlar uykusuz

Gecenin karanlığı üzerimde.
Şafaktan sızan ışıklara,
Yorgunluğumu bırakıyorum.
Ama o da almıyor,
Kırılganlıklarım,
Kendi gövdemde bir fırtına...

Soluksuz bir mücadele bu,
Kendi içimde bir savaş.
Yıkılan kaleler,
Sönmeyen ateşler,
Hiçbiri beni hafifletmiyor.
Kendi gölgemde kaybolmuşum,
Kendi sesimde boğulmuşum...

Her adımda,
Bir başka uçurum.
Her nefeste,
Bir başka yorgunluk.
Ben kime tutunayım?
Bu savaşta,
Kime sığınayım?

Rabbim,
Kendi gökyüzümden düşerken,
Sana açıyorum ellerimi.
Bu yükü hafiflet,
Bu karanlığı dağıt.
Çünkü ben,
Kendi sesimden bile yoruldum...

Erol Kekeç/2024-Sancaktepe/İST

Bensiz Ben

Bir hikâye değil sana sunduğum,
Hayatımın romanı var bu satırlarda.
Ama öyle kısa ki,
Kelime denilen o eski dostlar,
Anlatmaktan yoruldu,
Acı çekerek "Eyvallah" dedi,
Terk etti beni.

Beni terk eden kelimeleri bulursam eğer,
Onları geri getireceğim,
Ama değil kendi sesimle.
Nasıl isterlerse öyle anlatacaklar beni.
Beni bana sorma sakın,
Çünkü ben bende değilim...

Beni benden alanı bulursam,
Bir ateş yakacağım,
Ama öyle bir ateş ki,
Odunlar yanmadan önce,
Beni çalan yansın ilk önce!
Çünkü eğer o yanmazsa,
Beni hep benden alacak,
Ve ben, bensiz bir benle baş başa kalacağım...

Bensiz ben…
Nasıl bir varoluştur bu?
Düşünsene,
Ruhum bedenimden kopmuş,
Gözlerim kendi gözlerime bakıyor,
Ama tanımıyor kendini.
Bir ayna koy önüme,
İşte orada görürsün
Bir hiçliği, bir boşluğu,
Bir özlemi ve bir öfkeyi...

Beni benden çalan,
Kimdir, nedir, nerede saklanır?
Belki bir hatıra, belki bir yalan,
Belki de bir sevda…
Bir dokunuş kadar yakın,
Ama bir asır kadar uzak.
Arıyorum onu,
Yanan odunların çıtırtısında,
Alevlerin dansında,
Küllerin is kokusunda...

Kelimeler,
Gelin geri bana,
Bir ip gibi birbirinize dolanın,
Bir düğüm olun ki çözülmesin;
Anlatacak çok şey var,
Ama sesim titriyor,
Dilime kilit vurulmuş,
Beni susturan beni anlamış gibi...

Bir gece vardı hatırlar mısın?
Ay ışığıyla yaralıydı gökyüzü.
O gece kendimi aradım
Tüm yıldızlarda.
Ama yıldızlar sustu,
Karanlık "Sen bende kayboldun" dedi...

Eğer bir gün kendime dönersem,
Soracağım:
Hangi yolda kayboldum,
Hangi dönemeçte unuttum beni?
Ama önce,
Beni benden çalanı yakacağım.
Çünkü bensiz bir benle yaşamak,
Cehennemi avuçlarımda taşımaktan beter...

Beni bana bırak, ey dünya!
Ya da al beni,
Bütün bu anlamsızlıklarla birlikte.
Ruhumu azat et,
Çünkü bedenim bir kafes,
Ve içindeki kuş kanat çırpıyor,
Ama havalanamıyor...

Kelimelerim,
Ah, o eski dostlar…
Şimdi dönerlerse bana,
Korkmayacağım anlatmaktan;
Hangi ateşe atılmam gerekiyorsa,
Atarım kendimi tereddütsüz.
Çünkü biliyorum,
Ancak küllerimden doğarsa
Gerçek benliğim,
O zaman kurtulurum bensiz ben olmaktan...

Ve işte o gün,
Kelimelerden bir şehir kuracağım.
Her sokak beni hatırlatacak,
Her köşe başı bir anı taşıyacak.
O şehirde bensiz ben olmayacak.
O şehirde "Ben" olacağım...

Erol Kekeç/2018/Çamlıca/Üsküdar/İST

18 Kasım 2024 Pazartesi

Kırılan Kanatlarımla Uçacağım

Uzun yollardan, iklimler aşırı,
Rüzgârın sırtında uçarak geldim buralara.
Ama kanatlarım,
 Kırılan Kanatlarımla Uçacağım

Tüylerini dökmüş bir kuş gibi;
Hafif olmak gerekirdi göklere yükselmek için,
Ama içimdeki ağırlık,
Beni yere mıhladı,
Yükselmek istedikçe dibe çekildim...

Uçmak yazılmıştı belki kaderime,
Ama yazılan her şey yaşanmaz ki!
Engelleri kuran eller,
Kanatları kıran diller,
Ve "uç bakalım" diyen o ironik bakışlar…
Hangi kuş uçar ki
Kendi gökyüzünden çalınmışsa?

Yaşamak istiyorum delicesine,
Her bir sabahı doyasıya,
Her nefesi bir ödül gibi alıp
Sonra minnetle bırakmak istiyorum.
Ama ne zaman
Ömrümü dolu dolu doldurmak için
Adım atsam ileriye,
Bir boşluk daha çıkıyor önüme,
Karanlık ve sessiz...

Zamanımı çalanlar var,
Ellerinde görünmez saatlerle.
Benden aldıkları her dakikayı,
Kendi ceplerine doldurup
Sonra yüzüme alayla bakıyorlar.
"Koş bakalım!" diyorlar,
"Ne kadar koşarsan o kadar geç kalırsın."
Ve gerçekten,
Koştukça bitmeyen bir yolda,
Tükeniyorum...

Zaman hırsızları bilmez mi ki
Bir ömür, çalınamayacak kadar kutsaldır?
Ama bilmezler.
Bilseler zaten
Hırsızlıktan vazgeçerlerdi.
Benden aldıkları zamanı
Kendi ellerinde harcarken,
Benim gözlerimde bir yorgunluk bırakıyorlar...

İçimde bir savaş var:
Bir yanım haykırıyor,
"Durun, dokunmayın bana!" diye.
Diğer yanım ise sessiz,
Boyun eğiyor,
Çünkü hırsızın gücü
Çaldıklarından geliyor...

Hangi yürek dayanır
Böyle bir tükenişe?
Hangi kanat açılır
Böyle bir yükün altında?
Ama yine de vazgeçmiyorum.
Bir umutla,
Bir sabahla,
Kendi zamanımı geri alacağım günü bekliyorum...

Güneş bir gün benim için doğacak,
Ve o gün,
Tüyleri dökülmüş bu kuş,
Kanatlarını yeniden bulacak.
Gökyüzüne yükselip
Kendi zamanına kanatlanacak.
Ve o gün,
Hırsızların saltanatı sona erecek,
Çünkü onlar da öğrenecek,
Zaman, çalınamayacak kadar değerlidir...

Ben kendi gökyüzümde uçacağım,
Kendi saatlerimde yaşayacağım.
Zamanımı çalanlar ise
Kendi boşluklarında kaybolacak.
Ve işte o zaman,
Ben gerçekten "ben" olacağım.
Özgür, sınırsız ve kendi yüreğimle ben olacağım...

Erol Kekeç/2016-Çamlıca/Üsküdar/İST

16 Kasım 2024 Cumartesi

Söz Ve Töz

Söz, dilden çıkar da yüreğe düşer,
Doğru bilenin dilinde güzelleşir,
Bir sır gibi açılır dinleyenin kalbinde,
Ve orada kök salar, fayda bulur her canda...

Öyle bir söz söyle ki yüreğe dokunsun,
Anlamı derin, sesi berrak, yolu dosdoğru olsun,
Her kelime bir merhem gibi aksın içe,
Dinleyenin yolunda bir ışık olup kalıcı iz bıraksın...

Söz odur ki, hem söyleyeni yüceltir,
Hem dinleyene kıymet katar, içini aydınlatır,
Ve gerçek, güzelleşir her duyanda,
Çünkü en güzel söz, gönülde yankı bulandır...

Bahadır Hataylı/10.10.2024/Sancaktepe/İST

Sevgisiz Olmaz Ki Gülüm

 


Sevgisiz olmaz ki gülüm,

Nasıl açsın bahar, nasıl doğsun gün?

Bir damla şefkat, bir tutam umut,

Olmadan soluyor hayat ölüyor renkler…

 

Bülbülü neylesin gülüm,

Şarkısı tükenmiş kalmamış

Bir dalın ucunda bekler suskun,

O sevgi ki gökyüzüne uzanır el değmeden…

 

Gülen'in gözleri gözyaşlarıyla hüzün kaplar,

Onun gözyaşları bir yıldız eksiltir geceden;

Gülüşünde Güneş söner Gök kararır sevgiden,

Bu sevgi gülün sevgisinden filizlenir gülüm!

 

Duydun mu ilk çağrıyı,

Bir sabah rüzgarıyla taşınan,

Yürekleri delip geçen,

Sevginin ilk fısıltısını?

 

Bir tohumdu o,

Gözlerinle suladığın,

Ellerinle büyüttüğün,

Ve yüreğinle dillenip konuşan...

 

Sevgisiz olmaz ki gülüm,

Toprağa düştü mü bir umut,

Yeşerir en karanlık topraklarda bile,

Aşkın narin sıcak çiğli dallarıyla…

 

Bir yağmur damlası gibi,

Toprağa can veren,

Güneşin başlangıcı gibi,

Gönülleri aydınlatan ama yorulmayan…

 

Sevgi, küçük bir dokunuşta saklıdır,

Bir gülümsemede, bir sıcak selamda;

Zenginlik değil, mal değil,

Sevgiyle büyüyen insan ruhunda…

 

Yüreğin kuytularında saklı bir şarkıdır,

Öyle derin, öyle saf,

Bir kez duyuldu mu,

Tüm dünya dans eder notalarında…

 

Bir çocuğun patlamasında yolunu bulur,

Bir annenin duasında yankılanır;

Yaraların üstünde şifa olur,

Kırılmış hayallere merhem…

 

Sevgisiz olmaz ki gülüm,

Bahçeler bile sararır onsuz,

Bir gül tomurcuğunda saklıdır sevda,

Ve bülbül, aşkıyla gülü kucaklar…

 

Yarınlara bir pencere aç gülüm,

Bugün ekilen tohumlar,

Yarın orman olacak,

Sevginin yüreğinin derinlerine uzanacak…


Bugün masalımızı iyi okuyalım,

Çünkü onun masalı gerçeğin aynasıdır.

Sevgiyle yazılan her cümle,

Bir ömür boyu kalplerde yankılanır…

 

Birlikte olduğumuzda Güçlü,

Sevdiğim;

Aşkın yüce kanatlarında,

Bütün dünya bizim olur.

 

Bir el uzat gülüm,

Gözlerinle anlat sevgiyi,

Bütün yaraları iyileştirecek güç,

Yüreğinde yaşar bir damla umutla…

 

Bugün, bu masalın kahramanlarıyız,

Sevginin tohumlarını serpiyoruz biz,

Ve sonra yıldızlarla çerçeveli bir gökyüzü,

Meyvesi olacak sevgimizin…

Erol Kekeç/Şubat-2005/Çengelköy/İST

 

Yıkık Köyün Ağıdı


Bir zamanlar gül kokan yollarında,

Geceleri yıldızlar inerdi dallarına gül verirdi,
O köy ki bir masaldı rüzgarların dilinde,
Şimdi ise sessizlik saklanmış köşelerine...

Çatılar vardı, sabahları dumana boğan,
Ocaklar yanar, dualar göğe uzanıyordu.
Ama şimdi ne bir duman, ne bir ateş,
Köy suskun, kaderine terk edilmiş sanki...

Her sabah umutla açılıyordu,
Bir nefes insanın içine doluyordu.
Tarlalar Türküler söyler ekinler dinlenirdi,
Şimdi ne bir türkü, ne bir nefes kaldı...

Yolları toprak, göğü maviydi,
Çocuklar özgürce koşar, nehirler coşardı,
Ama şimdi ne bir çocuk sesi, ne bir nehir çağıltısı,
Her şey, sessiz bir anı gibi ağıtlarla geride kaldı...

Bir sabah, herkes usulca toparlandı,
Bir hayalin peşine düştü.
"Şehir bize ne vaad eder?" dediler,
Ama bilmediler, şehir bir labirenttir.

Gençler gitti, yaşlılar kaldı,
Gölgeler uzadı, sessizlik sardı.
Toprak bile onlara dargın uykuya daldı,
Artık bereketi kaçtı rahmet dağıldı...

Kızlar düşlerdi beyaz duvakları,
Erkekler rüzgarlarıyla yarışan atları;
Ama şimdi duvaklar da soldu,
Rüzgâr bile terk etti bu toprakları...

Bir zamanlar gülen coşkulu insanlar,
Şimdi uzaklara bakar, hüzünle dolar,
Köy meydanı, bir zamanın er meydanıydı,
Şimdiyse taşlarla örülü bir mezarlık gibi...

Her türküsü bir anı ve hüzün taşırdı,
Ağıtları bile neşeye karışırdı;
Ama şimdi ne bir türkü, ne bir ağıt,
Köy, kendi sessizliğine mahkûm kaldı...

Belki bir sabah, yeniden açılır güller,
Belki bir sabah, nehirler türkü söyler.
Çocuklar yeniden koşar,
Gökyüzü umutla dolup taşar...

Ama şimdi yetim kalmış bekliyor köy,

Zamana, kadere boyun eğmiş ağlıyor,
Bir dua var yıkıntı duvarların arasında
Unutma bizi, ey yaradan! Canlandır bizi şafak vakti yeniden...."

Erol Kekeç/20.08.2024/Sancaktepe/İST



Yüreği Allah'la Barışık



Yüreği Allah'la Barışık

Bizim sevdiklerimiz, sakalları şiirle karışık,            

Yüreği Allah'la barışık koca yürekli adamlardı;

Her kelimede bir dua gizlenmişti ayrıntılara,

Çıkan her sözde bir sefer vardı ahirete...

 

Onlar ki, bakışlarında yıldızlar taşıyordu,

Suskunlukları bile bir okyanus gibi derindi;

Ve biz, onların sessiz dualarında büyüyerek,

Hayatın ağırlığını omuzlayan hesapsız kahramanlardık…

 

Onlar, yürekleriyle konuşan adamlardı,

Ne bir söz israf ederler ne bir kalbi kırarlardı;

Dizlerinde adalet,

Gözlerinde rahmet saklıydı…

 

Gölgesinde Büyüdüğümüz Dağlar

O adamlardı bize sabrı öğreten,

Sabahın rüzgarında yüreklerini serinleten,

Her zorlukta bir tevazu vardı gözlerinde…

 

Onlar, yorgun dizlerini secdeye dayar,

Nefesleri şükrü unutmayanlardı;

Ellerinde nasır, gönüllerinde nur,

Biz onların gölgesinde filizlenen çiçeklerdik.

 

Bir Sevda, Bir Yolculuk

Sevdaları şiir gibi, ama sade,

Ne bir fazlası vardı ne bir eksiği.

Yaradan'a açılan yürek kapılarında,

Her sevda bir teslimiyet, ona kavuşum bir duaydı…

 

Onlar aşkı, ilahi bir emanet bildiler,

Sevdayı insanın Rabi'ne vuslatı edindiler,

Ve biz, onların dualarında yeniden doğduk,

Her seherde gönlümüzün içinde hakikati bulduk…

 

Şehirler büyüdü, biz küçüldük,

Ama onların yürekleri hep aynı kaldı;

Gökyüzüne bakan ihtişamlı minareler,

Onların yüreğinden bir parça taşıyordu.

 

Her secde, bir yıldız gibi parlardı gözlerinde,

Her kıyam, bir dağ gibi dimdik dururdu;

Ve biz, onların ardında saf tutarak,

Hayatın en ağır yükü sevgiyi taşıdık…

 

Onlar ki, en ağır yükü bile gülümsemeyle taşır,

Onun zorluğunda Allah'a sığınırdı.

Onun nefesinde bir şükür saklıydı,

Ve biz, o nefeslerde büyüdük, olgunlaştık…

 

Onlar, aşkı ilahi bir sır gibi saklar,

Sevgiyi bir emanet gibi taşırdı;

Ve biz, onları yüreğinden sevdik,

Her secdede Allah'a yöneldik…

 

Sonra, biri bir gün çekip gider,

Ve biz, bu dağların sırtına fidan dikeriz,

Ama duaları kalır,

Her yağmur damlasında, her sabah ezanında…

 

Biz, sakalları şiirle karışık,

Yüreği Allah'la barışık adamlar sevdik,

Çünkü onlar bizi Yaradan'a yaklaştırırdı.

Ve biz, onların yolunda,

Hayatın en güzel mısrasını tamamladık…

Bahadır Hataylı/16.11.2024/Sancaktepe/İST


14 Kasım 2024 Perşembe

VESİLE



Bir damla olur gözlerinde hatıram,
Okyanuslara sürüklenir akışı,
Duyulmaz gidişi, yalnızca hissedilir,
Bir diyarımız var , bilmediğimiz yerde
İkimizin de kalbi çarpar bir anlığına,
Sanki aynı anda, aynı kelimeyle...

Vesile ol yüreğime, bir yol çiz birlikte,
Öyle bir yol ki, bulunması için çaba gereken,
İçinde tüm mevsimler bir arada dursun,
Yazın sıcağı, kışın ayazı,
Sonbaharın hüznü, baharın arkadaşı,
Hepsi, hepsi sığsın o tek sözcüğe; Sen

Bir çiçek açar, onu hatırlayışta,
Unutulmazların arasından karışan bir gülümseme,
Kuru dallar yeşil yapraklara döner,
Ve ben seni, nefeste yeniden bulurum,
Bir söz gibi, saklı kalmış dudaklarda...

Seninle olmak bazen, adını bile koymak,
Sonsuzluğun içinde bir anı yaratmak,
Öyle bir an ki, dünyayı susturan,
Gözlerin bir an bulur gözleri,
Ve başlangıçtaki parıltılar düşer usulca,
Sen yüreğinde, ben ruhunda yanarım...

Vesile ol,
Tut ki düşmeyelim karanlıklara,
Beni gönder, kaybolalım yeniden,
Her kaybolmuşta bulduğumuza kadar sen,
Her bulduğumuzda kaybolduğumuza kadar ben...

Bir rüzgarın peşinden takılıp savrulurken,
Duyulur en derinlerde her zerresi aşkın,
Sessiz bir çığlık, içe işleyen bir fısıltı,
Seninle dolsun onun nefesleri,
Vesile ol, varlığım anlamını bulsun...

Sen ki, sular gibi durulmazsın,
Ama derindir gözlerinin dibi,
Bir bakışın bile koca derya,
Bir kelimen, suskun yüreklerde yankı,
O yüzden seninle konuşmak sessiz,
Ve seninle susmak, seslerin en anlamlı gecesi...

Bahadır Hataylı/11. 10.2024/Sancaktepe/İST

Körlük ve Tohum

 

Diyorlar ki, insanlık öldü,
Oysa biz göremedik onu;
Körleşmiş gözlerimizde saklıydı,
Toz duman içinde kaybolmuş,
İyilik sessizce, usulca,
Bir tohum gibi beklemekteydi.

Görmedik belki, görmeye çalışmadık,
Ama yürekler var hâlâ,
Her adımında iz bırakan,
Bir damla su misali,
Kurak toprağa hayat taşıyan,
Kimi yerde sessiz, kimi yerde çığlık gibi.

Varsın kimileri desin, "İnsanlık bitti,"
Biz ekeceğiz iyiliği inadına,
Bu toprak kurusa bile,
Bilin ki kökler derinlerde saklı,
Sabırla, sevgiyle filizlenecek,
İyilik, çiçek açacak yine bir sabah.

Her bir fidan büyüyecek kalplerimizde,
Aşacak kinleri, öfkeleri,
Güçlü dallar saracak bizi,
Gölgesinde buluşacak insanlık,
Duyacağız birbirimizin nefesini,
Kör değil, görür olacağız yeniden.

İşte o zaman diyeceğiz,
"İnsanlık ölmedi,"
Biz unutmuştuk ona bakmayı,
Şimdi gözlerimizi açıp bakıyoruz,
Toprağa, göğe ve birbirimize,
İyilik ekerken yan yana,
Biz yeniden insanız diyerek, sarılıyoruz hayata.

Erol Kekeç/Kasım-2024/Namazgah/İST

13 Kasım 2024 Çarşamba

Doğrunun Peşinde Bir Şair

Ölüm kapımı çalsa bile eğmem boynumu yalana,
Ben şairim; dizlerimde yaşlanır zaman, ama sözüm hep taze.
Yılların köhneliğine direnir kalemim,
Doğruyu arar, yalana teslim olmaz, yolda tek başına kalsa da...

Gözlerimde eskimemiş bir bahar hüznü,
Eğilmemiş, bükülmemiş yılların buruşukluğu var;
Her mısrada, her ince çizgide bir hakikat gizli,
Bir şairin ölümü, yalanı kabullenmesiyle başlar...

Yaşlanırım belki, sessizleşir kelimelerim,
Ama yine de saklamam içimdeki güzelliği;
Her bir mazmun, gönlümde incelikle örülen bir çiçek,
Kendimi bulunca onu, kendi hayalime ihanet etmem asla...

Bir beyit bulurum mesela;
Güzelce oturur kalbime, mısralara işlerim tüm inceliğiyle,
Eşref'çe bir sır, dürüstlüğe bağlı, hicvin kendisi gibi;
Biliyorum, ben susarsam; kelimeler küser, yankısız kalır hakikat...

Hiciv benim dilimde bir mızrak gibi,
Yanlış olana karşı kalkar, yalanı delip geçer,
Ve her kelime kendi yüzleşmemdir aslında;
Şair olmak; kendine de yabancılaşmadan, dimdik kalmak demek...

Zaman geçiyor, saçlarıma aklar düşüyor belki,
Ama kalemim de hala genç, coşkulu bir direniş,
Bir nefes, bir hüzün, bir neşe…
Kelimelerim genç, sözüm bükülmez, doğrunun eşiğindeyim hâlâ...

Ölüm kapımı çalsa bile, bükmez omuzlarımı,
Zira yalanı bilmem ben, hileyi, iki yüzlülüğü.
Bir şair, doğruyu söyleyerek büyür;
Ve her doğruda kendini keşfeder yeniden, her adımda...

Kelimelerin nasibi olmalı doğrudan yana,
Yoksa çürür mısralar, kokusu gider her dizede;
Doğruyu bulunca seslenirim ben de Eşref gibi,
Kendimi yermeden, kendime ihanet etmeden, yaşarım...

Bir güzel mazmun bulduğumda ellerimde açan çiçek gibi,
Kelimelerden rüya gibi örülmüş, anlamı derin, özü saf;
Eğer anlatmazsam onu, dökmezsem mısralara;
Şair değil, kendi benliğime ihanet eden bir dilsiz olurum...

Bir söz, doğruyu dillendiriyorsa eğer,
Yaşlanmaz, eskimez, unutulmaz bir mevsim gibi kalır;
Ve ben her zaman doğrunun ardında koşarım,
Şair olmak; özünü sevmek, kendine hakikati borç bilmektir çünkü...

Yalanla süslenmiş sahte mısralara inat,
Doğrunun izindeyim; solgun bir güzde açan bir çiçek gibi,
Her adımda kendimle yeniden yüzleşip,
Bir şair gibi, bir sadakatle kalırım bu yolda...

Yıllar geçer, ömür tükenir belki ama,
Ben kalırım dizelerimde taze, hakikatin gölgesinde.
Eğer bir gün susarsa bu kalem, hakikate göz yumarsa,
O gün ben de, kelimelerim de kaybolmuş demektir bu koca alemde...

Her sözde kendime bir hesap sorarım aslında,
Doğruyu bulmanın yüküdür bu, yalanı bilmeyen kalemle yürümek,
Bir güzel mazmun bulunca; kendime döner, yüzleşirim derin derin,
Ve yazarım, aşkla, hicivle, hakikate sadakatle…

Kalemimde dürüstlüğün izleri kalsın isterim,
Her sözcük, her harf bir ahenk bulsun gerçeğin huzurunda;
Zira yalanla yaşanmaz, şair yalanı sindiremez,
Doğrunun peşinde, zamana meydan okuyarak yürürken...

Erol Kekeç/16.07.2024/Sancaktepe/İST

Göklerin Balkonu



İyi adamlar yalnızlıktan ölür,
Kendi duvarları içinde sessizce,
Bir mum gibi erirler, fark edilmez,
Kalplerindeki iyilik, kimsenin gözüne görünmez...

Oysa iyi kadınlar,
Kötü adamların balkonlarında süzülür,
Gökyüzüne bakar, hayaller kurar,
Yıldızlarda, kaybettikleri masumiyeti arar...

Bu nasıl bir ironi ki,
İyi yürekler hep bir başına,
Sevgiye hasret, bir köşede beklerken,
Zalim olan hep ön safta, hep gözde...

Neden mi yalnız kalır iyiler?
Çünkü gözlerinde yalan yok,
Sözlerinde oyun yok,
Her cümleleri doğru, her adımları güvenle atılmış...

Ve belki de bu yüzden,
Yalnızlık çeker onları sessiz sokaklara,
Yıldızsız gecelere, ışığın sönük kaldığı anlara,
Düşüncelerinde ağır bir hasretle dolaşırlar...

Ama iyi kadınlar,
Neden kötü adamların balkonlarına sığınır?
Nedir onları o acı yola sürükleyen,
Nedir onları o kör karanlığa çeken?

Belki de bir umut arayışı,
Belki de bir kurtuluş inancı,
Gökyüzüne bakarken o balkonlardan,
Kaybettikleri ışığı yeniden bulacaklarını sanırlar...

İyi adamlar ve iyi kadınlar,
Biri yalnızlığa mahkûm, diğeri yanlış ellere,
Her ikisi de gökyüzüne bakar,
Ama farklı açılardan, farklı acılarla...

Ey iyi adam,
Belki yalnızlık senin kalkanın,
Seni kötülüklerden koruyan,
Ve ey iyi kadın, belki gözlerin o balkondan,
Bir gün gerçek sevgiyi görecek...

Ama şimdi,
Bu döngüde,
Herkes kendi yolunu ararken,
Gökyüzü, iyilerin tek dostu olmaya devam eder...

Bahadır Hataylı/26.07.2024/Sancaktepe/İST

Baş Kokarsa Ayakla Uğraşmak Boşuna

Eğer ayak kokarsa, değiştirilir çorap,
Ama baştan geliyorsa koku, çözüm zor, ey ahali, dikkat!
Her seferinde alt tabakayı suçlamak kolay,
Lakin tepeden başlar bazen tüm felaket, ağla, bak!

Boşa yorulmayın, ayağı yıkamakla,
Temizlenmez üstteki kirli tabaka,
Baş çürümüşse en tepedeki taçla,
Diz boyu lağım kokar etraf, farkında mısın dostum?

Koku yukarıda, çareyi ayakta aramak,
Bir devayı kalbinde değil de, dışarıda sanmak,
İçimizi temizlemeden dünyayı düzeltmek hayal,
Zira baş çürüdü mü, her yeri sarar o melun melanet..

Bahadır Hataylı/28.07.2024/Namazgah/İST

Bir Gün Öyle Bir Gün Böyle

Bir gün, sabah güneşine döndü yüzüm,
Yeni bir umudun tomurcuğunda açılırken ruhum,
Göz kapaklarımda bir baharın izi,
Sanki dünya benim için yeşermiş gibi...

Bir gün, gözümdeki ışık kaybolur,
Sislerin ardına saklanır güneş,
O gün sanki gökyüzü düşer üstüme,
Yükü omuzlarımı ezer, ruhumu daraltır...

Her sabah bir oyun, her akşam bir ağıt,
Sahi, hangi gölgede saklı kaldı o eski günler?
Hangi şafakta bıraktık içimizdeki çocuğu?
Bir gün öyle, bir gün böyle derken,
Kendi gölgemizle mi kaybolduk sahiden?

Bir gün, yüreğim sevdayla yanar,
Gözlerimde ateşler, dudaklarımda şarkılar,
Her dokunuş bir masal gibi gelir,
Gözlerinin içinde kaybolurum yeniden...

Sonraki gün, o aşkın külleri savrulur,
Bir boşluk, bir eksiklik kaplar kalbimi,
Kendi sessizliğimde yankılanır adımlarım,
Düşlerimden kaçan hayaller gibi, dağılıp gider...

Her bir his, yamaçtan yuvarlanan taşlar gibi,
Bir gün dorukta, bir gün derin vadilerde,
Öyle sert, öyle keskin, birdenbire düşer,
Bir gün öyle, bir gün böyle, nereye varır bu izler?

Bir gün, dimdik dururum zorluklara karşı,
Her darbede yeniden doğarım küllerimden,
Bir savaşçı gibi çıkarım karşılarına,
Gözlerimde kararlılığın alevi savrulurken...

Ama bir gün gelir, yenik düşerim sessizliğe,
Tükenmişliğin gölgesinde kaybolurum,
Yüreğime ağır basan yükler,
Beni yerde, toprakla buluşturur...

Başımda kasvetli bulutlar,
Gözlerimde tükenmiş bir sabır,
Bir gün öyle güçlü, bir gün yıkık,
Öyle bir rüzgar ki, alır götürür umutlarımı...

Yine de her seher vaktinde,
Bir küçük ışık bulurum karanlıkta,
Bir çiğ tanesi gibi parlak ve masum,
Bir gün o ışık, bir güneş olur belki...

Her yeni sabah, içimde filizlenir umut,
Düşsem de kalkarım tekrar,
Bir gün baharı özlerim, bir gün kışa razı,
Ama her mevsim kendimle yeniden buluşurum...

Her düşüş, bir öğretmen gibi,
Bana sabrı ve direnci fısıldar,
Düşmemek için değil,
Düştüğüm yerden öğrenmek için kalkarım...

Bir gün öyle, bir gün böyle derken,
Kendi içimde bulurum huzurun izlerini,
Yüzleştiğim her acı, her eksiklik,
Beni ben yapan taşlar gibi oturur yüreğime...

Ve nihayet, bir gün gelir ki,
Başımı vururum yere, teslim olurum,
Toprağa gömerim kibirlerimi, korkularımı,
O an, yenilgi değil, bir yeniden doğuştur bu...

Her şeyin ötesinde, kendime sarıldığım an,
Yüceliği bulurum kendi düşüşlerimde,
Çünkü her yarada saklı bir hayat dersi vardır,
Her çelişkide, her savrulmada bir hakikat gizlidir...

Erol Kekeç/13.11.2024/Namazgah/İST

Gazze’de Anne Olmak

Bir damla su gibi yutkunurken acıyı her gün,
Boğazımda düğümlenir, acının bıçağı yırtar içimi;
Ey Gazze’nin üstüne çöken karanlık,
Bir annenin yüreğinde yanan ateşi anlar mısın sen?

Her damla, gözlerimde sessiz bir ırmak gibi,
Kederi su gibi içerim, sabrı ekmek gibi bölerim;
Ben Gazze’de bir anneyim,
Ve her sabah doğarım çocuklarım için...

Yüreğimde açılır sabrın kapıları bir bir,
Ağlamam, haykırmam çünkü bilirim;
Burada annelerin gözyaşları suskun,
Sessizce akar, bir umut gibi düşer toprağa...

Karanlık sokaklarda, yıkıntıların arasından,
Çocuklarıma bir gök kuşağı çizerim;
Belki de yarın onların gözlerinde saklıdır,
Ve ben, sabır sevgi ve acılarla büyütürüm onları...

Çocuklarım…
Ölümle tanıştı daha bebekken,
Savaşın soğuk gölgesinde büyüdüler sessizce;
Ben bir anneyim, ne yaparım başka?
Ölüme inat yaşatırım o minik elleri, o saf bakışları...

Bir damla su, içimizdeki öfkeyi yatıştırmaz,
Ama dualarım göğe yükselir, yıldızlar gibi parlak;
Onlara düşersem, o taşların arasından,
Umut olurum, bir gölge olurum üstlerinde...

Bir kuş gibi savrulur her feryadım gökyüzüne,
Ve yıldızlardan umut toplarım gözlerine serpmek için;
Ölüm sarmışken dört yanımızı,
Yaşamak için bulurum yine bir yol...

Ey öfkem!
Sessizce saklarım seni yüreğimin köşesine,
Ve o çocuklarıma öğretirim
Yaşamaktan başka çare olmadığını...

Geceleri karanlık basar, çocuklar uyurken,
Gizlice gözyaşlarımı dökerim;
Bir umut olur, bir gün yine, yeniden,
Bu topraklara bahar gelsin diye dua ederim...

Ey sabır!
Bir anneden başka kim bilir sabrın anlamını?
Burada, yıkıntıların arasında büyütürken çocuklarını,
Bir annenin yüreğindeki ateşi hangi su söndürebilir?

Sabrı bir elbise gibi giyerim üzerime,
Ve öfkeyi saklarım çocuklarımdan,
Bilirim çünkü, onların küçücük kalplerine
Umudu ekmektir anneliğin en büyük vazifesi...

Her sabah uyandıklarında yüzlerindeki o ışık,
Geceyi delip geçen o cesur gülüşler,
Ve ben, her gün yeniden doğarım onlarla,
Bir çığlık gibi, bir nefes gibi, hayata inat!

Ben Gazze’de bir anneyim;
Yüreğimde açan çiçekleri kim soldurabilir?
Her yıkıntının arasında bir umut yeşerir çünkü,
Ve ben, gözlerimde saklarım o umudu...

Bir annenin gözyaşı, bir damla su değildir yalnızca,
Koca bir deniz olur, bir dünya olur çocuklarının kalbinde;
Onlara gösteririm direnişi, sevgiyi, sabrı,
Ve ben, acıların başşehrinde, onların gülüşü olurum...

Koca dünya, sessizce bakar bize,
Ve ben bakarım o küçücük ellere, gözlerdeki parıltıya,
Gazze’nin sokaklarında umut yürür bizimle;
Bir annenin kalbi, her şeyi göğüsler; çocukları için...

Her sabah bir kez daha sarılırım onlara,
Yıkıntıların arasında buluruz bir bahar;
Ve ben, acıya inat, dimdik ayakta kalırım,
Çünkü bilirim; bir annenin sevgisi tüm savaşlardan güçlüdür...

Her çığlık, her patlama;
Küçük yüreklerinde iz bırakır belki ama,
Ben bir anneyim, sevgiyi ekerim o yüreklere,
Ve bir gün yeşerecek o sevgi; parlayacak güneş gibi...

Öyle çok şey var ki anlatacak,
Ama her kelime, her bakış saklanır yüreğimde;
Gazze’de anne olmak,
Sessizce umudu büyütmek ve acıya meydan okumaktır...

Ölüm, yokluk, karanlık…
Hiçbiri yenemez bir annenin yüreğini,
Ve ben burada, bu topraklarda,
Çocuklarıma bir gelecek bırakmak için nefes alırım...

Bu yolda belki kaybolurum bir gün,
Ama o minik gözler, o saf yürekler;
Onlar için yaşarım, onlar için savaşırım,
Çünkü bilirim; bir annenin sevgisi her şeyi yener...

Erol Kekeç/31.10.2024/Sancaktepe/İST

11 Kasım 2024 Pazartesi

Toprağın Mümbitliği İnsanlığın Kıtlığı

Ülkemin toprağı zengin, verimli, cömert,
Çorak değil hiç, bereket akar derinlerden,
Her tohum yeşerir burada, her fidan boy verir,
Ama "adam" nadir çıkar, bulunmaz bir cevher gibi.

Yağmurlar yağar, nehirler taşar,
Doğa cömerttir, verir de verir.
Dağlar doruğunda sırtlanır karı,
Ovalarda hasat beklerken,
Bir adam eksik olur sofrada,
İçten, samimi, dürüst bir adam.

Ayçiçekleri yüzünü güneşe döner,
Buğday başakları gururla uzanır göğe,
Lakin insan eksiktir bir türlü,
Toprağın verdikleri ona yetmez.
Bir eksik, hep bir eksik kalır bu toprakta,
"Adam" dediğin nadir bulunur burada...

Bir yanda bilge gibi duran çınarlar,
Diğer yanda sessizce büyüyen çamlar,
Fakat insan, sağlam kök salmaz bir türlü,
Rüzgarın önünde savrulup gider,
Çınarın gölgesinde bile kaybolur bazen,
Kendi gölgesinden kaçarak...

Toprakları cömertçe bahşedilmişken,
Bu diyarın insanı niye böyle çorak?
Her tohum filizlenir de,
Bir "adam" filizlenmez kolayca,
Belki de adanmışlık eksik,
Belki de niyet bozuk baştan beri...

Oysa dostum, bir ağaç gibi dimdik,
Rüzgara karşı eğilmeyen,
Sağlam köklere bağlı,
Dalını budağını güneşe açan,
Bir adam gerek bu topraklara,
Zira yürek gerek hasada.

Güzellemeler dizilir bu bereketli topraklara,
Düşünürüz bazen, belki vardır bir umut,
Bir tohum gibi toprağın bağrında saklı,
Ama sabır gerekir yeşermesi için,
Derinlere inen kökler gibi,
Bir bekleyiş, bir direniş gerekir burada...

Ve dostum, unutma,
Her yeşeren fidan, bir adam değil,
Her çiçek açan dal, dost olmaz.
Kimi zahirde görkemli,
Ama kökleri çürük,
Kimi aldatır güzelliğiyle...

Fakat bu toprakta,
Bir gün gelecek,
Bir "adam" çıkar ki,
Bütün çorak ruhlara,
Bir yağmur gibi yağacak...

Erol Kekeç/10.09.2024/Namazgah/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...