31 Ocak 2025 Cuma

BİR MÜMİNİN ÜLTİMATOMU

 

 Uyanış ve Arayış

Sessizliğin boğduğu yorgun şehirde,

Bir kılıç gibi keskinleşir sancılar.

Dudaklarımda mühürlü bir fısıltı:

"Böyle mi olacaktı dünya?"


Gözler semaya bakar, sorular yankılanır:

Zulme secde eden insan nasıl dirilir?

Özgürlük suskun yüreklere nasıl iner?

Sükût zindanı hangi nefesle yıkılır?


Ben bir müminim!

Bana yüklenen emaneti taşıyan,

Mazlumun duasında yankılanan,

Adaletin özlemiyle yanıp tutuşan!


La ilahe! dedim,

Sahte ilahları toprağa gömdüm,

Zulme hüküm giydirenlerin tahtlarını

Bir secdeyle yerle bir ettim.


İllallah! dedim,

Ruhum Rahman’ın nuruyla arındı,

Yeryüzü adaletle yeşerdi,

Özgürlük ruhumda can buldu.


Ama şehirler hâlâ yorgun,

Sokaklar suskun, gözler uykuda…

Bense uyanmışım, çağrıyı duymuşum,

Ve sükûtun zincirlerini kırmaya ant içmişim!


Ey uyuyan kalpler!

Hangi yalan sizi bu kadar kandırdı?

Hangi korku gözlerinizi mühürledi?

Hangi kavalın peşinde mezbahaya yürüdünüz?


Şimdi size bir ültimatom bırakıyorum!

Zincirlerinizi kırın, secdenizi özgür kılın!

Suskunluğu değil, hakikati giyinin!

Adaletin, rahmetin, kardeşliğin sancağını kaldırın!


Çünkü karanlık uzun sürmez,

Ve hakikat doğmaya mahkûmdur!


Karanlığa Karşı Direniş

Ben, düşen bir bayrağı kaldırmaya ant içmişim,

Ben, hakikatin suskunluğa yenilmesine razı olmam!

Gözleri mühürlenmiş, dilleri bağlanmış bir çağda

Hakkın kılıcıyla zulmü parçalamaya geldim!


Yalancı tahtların gölgesinde uyutulanlar!

Kaç asır geçti de uyanmadınız hâlâ?

Hangi zehir üflendi de kanınıza,

Kendi prangalarınızı kutsar oldunuz?


Ben geldim!

Mazlumun ahı dudaklarımda yankı,

Yetimin gözyaşı elimde bir kılıç,

Adaletsizliği devirecek bir fırtına gibi geldim!


Korku tahtını yıkmaya geldim!

Kul olmaktan çıkıp köleleşenlerin,

Haksızlığa boyun eğenlerin,

Susturulmuş vicdanların,

Silinmiş hafızaların,

Sahte ilahlar önünde diz çökenlerin,

Sarsılmaya mahkûm düzenlerini paramparça etmeye geldim!


Ey zalimler!

Gücünüzü putlaştıranlar!

İnsanları sürü belleyip kasanıza bıçak taşıyanlar!

Mazlumları arpa, buğday ya da hiç,

İnsanı köle, inancı pazarlık sananlar!

Size diyorum:


Karanlık uzun sürmez,

Ve hesap gününe mahkûmsunuz!


Ben geldim!

Gözleriyle kalem kuşananlar için,

Sözleriyle kıyam çağıranlar için,

Hakkı haykıran, secdesiyle dirilenler için,

Şahit olsun yıldızlar, ben geldim!

 

İman ve Savaş

Ben, suskunluğu haram kılan bir inancın evladıyım,

Ben, adaleti yeryüzüne mühürleyen bir ahdin bekçisiyim!

Ölüm, yoluma tuzak kursa da korkmam,

Çünkü ben bu dünyaya, sadece yaşamak için değil,

Hakkı diriltmek için geldim!


Her çağda bir Firavun vardı,

Her şehirde bir Nemrut,

Her yüzyılda, insanı kullara kul edenler…

Ve her çağda, secdesini yalnız Rahman’a adayan

Bir Musa, bir İbrahim çıktı.


Şimdi zaman bizim zamanımız!

Şimdi zulmü durdurma vaktimiz!

Sapan taşıyla devleri yıkan bir Davud gibi,

Ölümün üstüne yürüyen bir Hüseyin gibi,

Zindanı secdeyle aydınlatan bir Yusuf gibi

Sözümüzle, özümüzle, mücadelemizle varız!


Ey zalimler!

Siz kalelerinize çekildiniz,

Duvarlarınızı yükselttiniz,

Hakikatin sesini kısmaya çalıştınız.

Ama bilmez misiniz ki,

Adaletin rüzgârı,

Taş duvarları yıkar!


Ben geldim, imanın ışığını taşımaya,

Ben geldim, yalanın karanlığını dağıtmaya!

Ölümü öldürenlerin safındayım,

Zulme karşı, sabırla bileylenmiş bir kılıcım.

Şahit olsun gökyüzü ve toprak,

Ben geldim!

Zaferin Bedeli

Kanla sulanmış bir yolun yolcusuyum ben,

İman göğsümde zırh, secde dizimde kılıç!

Ağlamaktan vazgeçmiş gözlerle,

Susmayı unutan bir yürekle yürüyorum.


Şahit olun ey dağlar, taşlar, rüzgârlar!

Bu dava bir çocuk gibi büyütüldü,

Gözyaşıyla, çileyle, sabırla sulandı,

Ve artık vakti geldi; zafer çığlığı yükseliyor!


Ama zafer, gökten inen bir hediye değildir!

Onu hak edenler, kanlarıyla mühürler adlarını!

O öyle bir mühürdür ki,

Düşman bile inkâr edemez şahitliğini!


Ey kardeşim!

Eğer istiyorsan cenneti,

Eğer istiyorsan adaleti,

Bilesin ki bu yol,

Gül bahçesi değil,

Bağrına hançer saplayan dikenlerle doludur!


Zulme baş eğenler, rahata sarılanlar,

Ganimet için koşanlar,

Zaferi ancak uzaktan seyredebilirler!

Çünkü zafer, yalnızca hakkı ayakta tutanlarındır!


Ben geldim!

Sırtımı dünyaya dönmeye,

Ölüme tebessüm etmeye,

Şehadeti en güzel yazıyla imzalamaya geldim!


Bu yolda yorulmak yok, durmak yok, yılmak yok!

Ve şahit olsun yıldızlar, güneş ve ay,

Biz buradayız, biz varız, biz kazanacağız!


Mücadelenin Mirası

Ben bir adım attım,

Siz de atın!

Ben bir söz söyledim,

Siz de söyleyin!

Ben bir bayrak kaldırdım,

Ve şimdi onu sizin omuzlarınıza bırakıyorum!


Bu dava, bir fidan gibi toprağa dikildi,

Onu kan suladı, gözyaşı besledi,

Ve şimdi, adaletin kökleriyle yükseliyor göklere!

Bu dava, ne bir insanın, ne bir neslin malıdır,

Bu dava ebedîdir, mukaddestir,

Bu dava, emanettir!


Ey gençler!

Siz ki toprağın bağrına ekilen tohumlarsınız,

Siz ki hakikat güneşinde büyüyen fidanlarsınız!

Siz ki tağutların tahtlarını sarsan rüzgârlarsınız!

Zalimin uykusunu kaçıran gök gürültüsüsünüz!

Siz ki kıyamı, secdeyi, şehadeti kuşanmışsınız!


Unutmayın:

Hak geldiğinde batıl yok olmaya mahkûmdur!

Zulüm ebedî değildir, ama adalet ölümsüzdür!

Siz, suskun bir çağın sesi olacaksınız,

Siz, yeryüzünü adaletle imar edenler olacaksınız!


Ve ben…

Eğer bu kelimeler, bir yürekte yangın olur da,

Bir tek kişi dahi kıyam ederse,

Bilirim ki ölümsüzlüğü tattım.


Ben gidiyorum,

Ama mücadelem kalıyor!

Ben susuyorum,

Ama hakikat konuşmaya devam ediyor!

Ben toprağa düşüyorum,

Ama neslim, davam, mirasım dimdik ayakta duruyor!


Şahit olsun gökler, toprak, zaman ve kader,

Bu davayı kimse susturamaz!

Ve şahit olsun Allah,

Biz buradayız, biz varız, biz kazanacağız!


Erol Kekeç/31.01.2025/Sancaktepe/İST

28 Ocak 2025 Salı

Adım Adım Eşekleşmek

Sahi, ne zaman eşek olduk biz?

Bırak şu omuzlarındaki yükü bir anlık,

Kim vurdu senin ellerine pranga?

Ve hangi kalıpta, hangi tezgah öğüttü seni,

Buruşturdu seni hayal denen kutsal kanat?

Düşün! Zira sorgulamak direncin ilk aynasıdır.

Sor kendine: Hangi masallar uyuşturdu dilini?

Hangi vaatlerle yitirdin özgürlüğün adını?

Ve kim yazdı senin kitabını, kağıdı senden mi?

Kalemi onlar! Özgür sözlerin sahibiyken

Hangi suskunluk kaçtı kalemin ucundan?

Gözlerin çiziyor çitleri...

Bakma, değil; gör!

Adından utanır çalınmış her düşün,

Soyulduğunu gördün mü,

Yoksa görmezlik pabuç mu yedirir bize?

Her çivisi aklınızı kalıba çakar,

Bak, paslanır ruhlar öyle zincirlerde.

Hürriyet bir çığ lapa lapa düşer,

Sense mürekkeple dağlar boyuyorsun kapkara.

Korkma! Yeni rüzgarlar yelkenlerin adı.

Yürü uyanık dur! Taşır, paramparça kalıpları;

Kalem senin elinde, İsmini yaz kendi tarihine.

Ve unutma: En karanlık gece bile,

Sabahı getirmeyi borç bilir kendine...

Erol Kekeç/27.01.2025/Sancaktepe/İST

26 Ocak 2025 Pazar

Hüzünlü Feryadım

Ey dilsiz çağrıların çığlığında yankılanan sözler,

İçimde büyüyen bu sessiz sızı, bir yangın gibi.

Dağlar bile bu ıstırabı taşıyamaz oldu ağrılığından,

Şimşeklerle Parçalanır karanlık, ama hüzün hep kalır...


Her nefesimde bir kurak mevsim, her bakışımda

Kırık bir aynanın parçaları var.

Anlamlar dökülür kelimelerden, anlamı kaybolur düşlerin,

İnsanlık, sen hangi kuytuda yitirdin umudunu?


Bu feryadı duymayan kulaklar mührünü kırsın.

Dökülsün gökyüzünden zehir yerine nur.

Her damla, bir vicdanın özrü olsun.

Belki de böyle yükselecek insanlık, yeniden...


Hangi mevsim saklar böylesi bir sancıyı?

Hangi toprak emebilir bu kadar çığlığı?

Ey kırık dalgaların mühürlediği denizler,

Bir kez daha çekilin kenara, şiire yol açın...


Haykırıyor içimdeki çocuk, susturamadığım hayal;

Var olmanın sınırlarında asılı kalmış bir duaya dönüşüyor.

Ama bu şiir umut için değil; bu şiir veda için,

Bir devrin kapanışına yakılan son bir ağıt için...


Göçsün öfke dağları, şimşekler yere düşsün,

Ve insan, son kez başını kaldırsın yukarıya;

“Neden bu kadar kirlettik?” diye sorsun, ama cevap vermesin.

Çünkü bazı sorulara cevap sadece susmaktır...


Ve işte, bu şiir, öyle bir yankılansın ki

Yeni bir nesil, bembeyaz, tertemiz gelsin.

Fırtınaların sustuğu yerde açılır kapılar,

Bir gül, bütün yıkıntıların arasında filizlenir...


Ey insanlık, ölümün bile bir anlam olsun.

Yıkık bir tarih, öğüt olsun bütün yeni yüzlere.

Bu şiir, son nefesin hüznüyle dolsun,

Ama sonunda, temiz bir başlangıca dokunsun...

Erol Kekeç/26.01.2025/Sancaktepe/İST

Yüreğimde Eksik Bir Şarkı



Mutsuzum, iki kelimeyi konuşacak insan yok yanımda

Duygularım ölü, düşüncelerim soğuk bir mezar taşı gibi ağır,

Ben mi fazladan biliyorum yoksa insanlar mı rahatsız olmaktan kaçıyor?

Yanımda yatan yabancı, özlemi çığırından uzak

Sevgi yok, saygı yok, muhabbet süssüz bir çöl;

Birlikteyken bile yan yana uzanmayan kalpler gibiyiz

Televizyonun sessiz şahitliğinde ömrümüz eriyor,

Bir levazımcımıyım, ihtiyaç duyulduğunda yanımda

Ama her ihtiyaç bir adım uzaklaşıyor; aramızda haşin dağlar büyüyor

Böylesi hayatta bir ömür geçer mi diye soruyorum kendime

Ama cevabı bilmek istemiyorum belki de...

Kurtulmak istiyorum, kendimden bile kaçarak,

Hayat ışığını yitirdiğim, bir koridor mu bu,

Karabulutlar kuşatmış gökyüzümü;

Her şey gri, her şey sessiz, her şey soğuk

İçimde yangınlar büyüyor, alazlanıyor her köşede

Ama kıyılarımda su yok, o ateşi söndürecek bir damla...

Gel diyorum, yakın olalım, konuşalım

Ama her sözcük ölü bir nehre karışıyor

Kırk dereden su geliyor her defa

Ve her dereden sonra araya düşman orduları giriyor

Söyleyin dostlar, bu hayatın şifresi nedir?

Bir formülünü biliyorsanız söyleyin bana

Ben de son nefesimi vermeden önce solumak istiyorum;

Bir yudum nefes, bir anın huzuru, bir sıcak kelime...

Neden bu kadar ıssızlaşıyor her şey?

Bir sevginin, bir dostluğun ağırlığı

Bu kadar kör eden bir sessizlikle nasıl sınanabilir ki?

Her gece, her sabah Aynı karanlığın tünellerinde kayboluyorum

Ama çıkışı yok gibi...

Formülü söyleyin bana dostlar

Bir yüreğe yeniden ışık doğsun diye

Bir sevginin şefkatiyle sarılıp gökyüzüne bakayım diye

Sonsuz bir geceye düşmeden önce

Beni çıkışa ulaştıracak o sözcükleri arıyorum...

Bir soluk, bir yudum sevgi, bir damla umut

Ben de yaşamak istiyorum bu çölde kaybolmadan önce...

Hayatın sessiz çığlıklarında duyulan yoksunluk

Her insandan gelen yankısız ses

Beni ben olmaktan çıkaran bu gürültüye bir çözüm var mı?

Varsa, söyleyin

Ben de nefes alayım yeniden

Kendimden kaçmadan yüreğimde huzur bulayım...

Erol Kekeç/26.01.2025/Sancaktepe/İST

23 Ocak 2025 Perşembe

Derdim Demli

 


Dert gelir, içimi yakar bir kor gibi,

Gözyaşım akar sessiz, deniz mor gibi.
Hangi bahar çiçek açar gönül bahçemde?
Her an umut taşır, gün doğar nur gibi...

Bir sevda ateşi düşer yüreği yakar,
Hicran yollarında sevgiler bir bir kalır,
Zaman geçer, döner mevsimler usulca,
Feryadımda saklı o ah, bağrıma saplanır...

Keder geceleri örter siyah tül ile,
Hayal kırıkları savrulur yel ile;
Bir yıldız parlar mı düşlerime sen ile,
Cevap suskun kalır, gönlümde kül ile...

Gönül hanemden yükselir ince bir söz,
Bir ırmak gibi çağlar hüzünlü göz,
Hasret türküsü çalınır, ruhum süzülür;
Zaman derman olur, küllenir içimdeki köz...

Her dert bir hikâyedir, yazar kaderi,
Hayat iplik iplik örer inceden inceye dertleri,
Umutsuzluğa yer yok bu kervan yolda yürür,
Her sabah bir şafaktır, siler kederi dertler biter...

Erol Kekeç/03.01.2025/Sancaktepe/İST

22 Ocak 2025 Çarşamba

Hakikatin Tahtı



Bir ülkede bilgiler, bir avuç kudretlinin avuçlarında,

Doğruyu bilmek bir yana, bilmekten korkulursa,
Söylenen sözler yalnız onların buyruğuysa,
İnanç sahte, hakikat ise zindanlara hapsedilmişse,
Kim inanır Allah’a, kim secde eder güce?

Elleriyle dokunur kılıçlara, yürekleriyle değil,
Hakikati susturur, adaleti kör eder bu düzen,
Ve insanlar, güce biat etmeyi iman sanır,
Oysa hakikat uzak, vicdan sessiz,
Korkularla yoğrulur dualar, yalanlarla beslenir umutlar...

Musa’nın asası gibi doğruları haykıranlar,
Zulme başkaldıran o ateşin yürekleri,
Firavunun sarayında fitneci ilan edilir,
Hakikatin ışığına gözlerini kapatanlar,
Kendi karanlıklarını kurtuluş bilir...

Ey Firavunlar! Zulmün tahtında oturanlar,
Kendi gölgesini kurtarıcı ilan edenler,
Hangi aynada görünür kendi yalanınız?
Hangi dilin dua eder seni affetmesi için?
Ve hangi kalp inanır sana,
Kendi çürümüşlüğünü ilah diye sunan?

Avutulan toplumlar,
Görmez misiniz kendi çöküşünüzü?
Altında ezildiğiniz o yük sizin değil mi?
Neden susar diliniz, neden görmez gözleriniz?
Neden bu zulme el açıp dua edersiniz?

Susturulan her hakikat,
Çürüyen bir toplumun mezar taşıdır,
Ve mezar taşlarına yazılan dualar,
Sahte kurtuluşların yalanıdır.
Hakikat bir bıçak gibi, keskin ve soğuk,
Ve o bıçak yalnız gerçeği savunanların elindedir...

Güce biat edenler,
Birer köledir aslında kendi korkularına,
Ve korkuları bir duvar örer,
Hakikatin karşısına, bir set çeker.
Oysa setler yıkılır, duvarlar çöker,
Ve hakikat bir çağlayan gibi akar,
Yıkılan her duvarın altında,
Zulüm sahiplerinin can pazarı kurulur...

Ey insanlar!
Yalanın rehavetinde uyutulan,
Hakikati susturmak için diz çöken,
Bu dünya sizin değil,
Gözünüzün önünde akıp giden zaman,
Bir gün sizden de hesap soracak Yaradan...

Musa’yı bozguncu ilan edenler,
Kendi çöküşünü hazırlayanlardır.
Ve her Firavun, kendi zulmünde boğulmuştur.
Tarih şahittir bu hikayeye,
Ama gözleri kapalı olanlar, tarihi okuyamazlar...

Bugünün Firavunları; medya saraylarında oturur,
Halkı kandıran kelimelerle, yalanlarını süsler.
Kendi sesinden başka sese tahammülü yoktur,
Ve Musa'nın her çağda bir adı vardır,
Ama her çağda bir zulümle savaşı asıldır..

İşte böyle çürür toplumlar,
Hakikate sırt çevirenler,
Zulme rıza gösterenler,
Yalanı iman sananlar,
Kendi mezarını elleriyle kazarlar...

Ey vicdan sahipleri!
Hakikati haykıran dilleriniz susturulmasın.
Gecenin karanlığında bir mum yakın,
Bir kibrit çakın,
Zulüm karanlığını delip geçen bir ışık olun.
Çünkü sessizlik,
Zulme atılan her adımı onaylamaktır...

Hakikat, bir kor gibidir,
Elinizi yakabilir ama ruhunuzu temizler.
Güce tapanlar, yanar kendi putlarında,
Ama hakikati savunanlar,
Ebedi huzurun gölgesinde kalır...

Güce mi tapıyorsunuz ey kalabalıklar?
Allah’a iman etmek,
Güç karşısında hakikati savunmaktır.
Ve hakikati savunmak,
Zalimlerin tahtını sarsmaktır...

Düşünün bir kez olsun,
Kimin huzuruna çıkacağınızı.
Güce mi hesap vereceksiniz?
Yoksa tüm evrenin yaratıcısına mı?
Çünkü o gün geldiğinde,
Hakikat saracak sizi,
Ve yalanlarınız, size şahitlik yapacak...

Zulüm biter, hakikat kalır.
Firavunlar gider, Musa’lar hatırlanır.
Ve her dua, bir hakikatin yankısıdır.
Ey hakikatin yolcuları,
Diz çökmeden, susmadan,
Hakikatin izinde yürüyün.
Çünkü yalnız Allah’a iman edenler,
Gerçek kurtuluşa ererler...

Bahadır Hataylı/22.01.2025/Namazgah/İST

21 Ocak 2025 Salı

Kıyametin Gölgesinde

Gökyüzü kararmış, yıldızlar bir bir düşüyor,
Yeryüzü titriyor, dağlar öfkeyle inliyor.
Adalet terk etmiş sokakları, şehirler susmuş,
Sessizlikte yankılanan, mazlumun çığlığıymış...

Ben bir yiğidim, kültten doğdum,
Zulme şahit oldum, haksızlıkla doğruldum
Ellerimde hakikatin meşalesi,
Dilimde adaletin hür sesi var...

Ne taht isterim, ne taç,
Allah’tan başkasına dönmem bu yüzü.
Mazlumun duasından güç alır yüreğim,
Zalimlerin kılıçlarından korkmam Allah'a yönüm...

Kardeşim, gafletle sarmalanmış,
Karanlıkta yüzen bir gemi gibi dağılmış.
İşit bu sesi, hakikatin çağrısını,
İnsanlık sana emanet ayılamayacak mı bu baş...

Şehirler kurak, kalpler çöl,
Adalet pazarında çürümüş bir gül.
Yöneticiler altın tahtlarında,
Mazlumun kanı damlar o tahtlardan...

Fakat bilirim, gün gelir kalkar,
Mazlumun duasıyla toprak yakar,
Bir kıvılcım yeter tutuşturur yürekleri,
Zulmün üzerine yağacak, hakikatin alevleri...

Ey insan, ne oldu sana?
Hani yüreklerinde sevgiyi taşıyan o şan?
Yörüngenden çıktın, nedir bu şaşkın bir hal,
Ama döneceksin bir gün insanlık karşında ağlar...

Çünkü insanlık en yüksek yıldızdır,
Adalet, sevgiyle dönen bir gezegendir.
Bir zaman şaşsa da yolunu,
Hakikatin gücü onu menzile çeker...

Korkma zulümden, korkma ufka yolculuktan,
Bir kış gelir, soğuk iliklere kadar dolar.
Ama bil ki her kışın ardından bir bahar,
Her geceyi sabırla izleyen bir seher var...

Adımı yazmayacaklar taşlara,
Ne bir sokağa, ne bir saraya.
Ama adım mazlumun kalbinde,
Tohum gibi yeşeren bir adalet bahçesinde...

Ey zalim, öyle bir hesap var ki karşında,
Ne altın kurtarır seni, ne tahtların saltanatı.
Vicdanından kaçamazsın, gözünün önüne serilecek,
Her damla gözyaşı bir cehennem ateşine dönecek...

Mazlumun ahı çıkar elbet,
Bir gece ansızın yükselir göklere.
Hakk'ın divanında hesap sorulur,
Ve bil ki o hesap şaşmaz, tartısı el vurulmaz bir terazide tutulur.
Hatırla Kerbela’yı; mazlumların akan kanı,
Zalimin tahtını nasıl yerle bir ettiğini hatırlatır anlayanlara...

Ey halk, uyan! Sessizlikle geçen her saniye,
Adaleti çürüten bir pas gibidir.
Dua yetmez; el, göz, dil gerek,
Hakikat çağrır seni, çık öne, harekete geç.
Hatırla, Martin Luther King’in adalet için nasıl yürüdüğünü,
Halkın sessizliğinin nasıl bir çığlığa dönüştüğünü...

Bu haykırış ve okuma Allah’tan aldığım rahmetin müjdesidir,
Bir çağrıdır zulme direnen her yüreğe.
Ey zalimlerin tahtında oturanlar, bilin ki,
Mazlumun duası çekilir semaya, çağrır adaletin şimşeğini.
Hatırla, Firavun ’un zulmüne karşı Musa’nın asası nasıl denizi yardıysa,
Mazlumun duası da zulüm tahtlarını öyle sarsar...

Son sözüm şu, dağa, taşa, toprağa,
Allah’tan başkasına boyun bükmem asla;
Ne boyalı taşların önünde eğilirim,
Ne de zalimlerin kılıçlarından kaçarım.
Hatırla, Ashab-ı Kehf’in karanlıktan kaçışını,
Hakikate sığınan yüreklerin nasıl ışığa eriştiğini...

Ey çocuklar, siz bir umutsunuz,
Sizin yüreğinizde hakikatin tomurcuğu.
Tıpkı Anadolu topraklarında bir zamanlar sevgiyle büyütülen,
Haksızlığa karşı duran kuşaklar gibi.
Adalet, sevgiyle beslenir ellerinizde,
Ve bir gün o tomurcuk, koca bir çınar olur, gölgesinde dinlenir dünya...

Ben bir yiğidim, gideni az olan  Resulün yolunda
Mazlumun duasında, hakikatin izinde.
Bir çağrıdır bu, kulak veren her yüreğe,
Hatırla Nuh’un tufanını; hakikat arayanların gemisi nasıl selamete çıktı.
Ve bil ki bu şiir, Allah’tan başkasına hesap vermeyen bir özün sesiyle yükselir...

Bahadır Hataylı/21.01.2025/Namazgah/İST

20 Ocak 2025 Pazartesi

Zifiri Karanlık ve Işık

Evrende yankılanır sessiz bir ağıt,
Sorgulamak unutulmuş, zihinler karanlık.
Her köşede hapsolmuş düş gücü,
Cevaplar yok, soruların kayıp...

Bir beyinde yitmiş ışık, nedir bu ziyan?
Akıl, soru sormazsa neye yarar insan?
Yıldızlar konuşur, derin bir sırla,
Ama kulak tıkalı, göz dalar boşluğa...

Ey insan, uyan! Akıl, en büyük hazinen,
Sorularla filizlenir içindeki evren.
Bir dünya, suskun zihinlerle zindandır,
Sorgu olmadan, yaşam kör bir masaldır...

Her yıldız bir cevaptır, ufka bakınca,
Ama önce sorular gerek, ışığa kavuşunca.
Düşüncenin kanatlarını kırma sakın,
Çünkü uçurur seni sonsuz evrene aklın...

Soru sormazsan, nedir geriye kalan?
Bir kum saati, zamansız ve anlamsız akan.
Karanlık içinde kaybolmuş bir gemisin,
Okyanusta bir fener, aklın ve bilincin...

Unutma! Her zihin bir evren taşır içinde,
Sorularla parlar, fikirlerin ateşinde.
Sorgulamak yaşamaktır, bunu bil,
Bir soru yeter, karanlığı delip geçmeye...

Evrende kaybolma, bul ışığı yeniden,
Her düşünce, bir yıldız gibi yanar derinden.
Kendine güven, sorular sormaktan korkma,
Çünkü evrenin sırrı, cevaptan çok yolda olmakta...

Erol Kekeç/12.01.2025 11:56/Sancaktepe/İST

19 Ocak 2025 Pazar

Ferman ve Yangın

 

Ey peri, fermanla silinir mi bu izler?

Aşkın, akıl ile susar mı, kim bilir?

Bir kez yüzün görüldü, canım yanar da;

Bu yangını söndürmeye yetersizdir denizler...


Kılıçtan keskin bir bakışınla mahvoldum,

Her sözünle harabelerde kaldım soldum,

Sen ki yüreğimin hem hançeri hem merhemisin;

Bu esiri, firar hayaliyle mi vurdun?


İstemem senden öfkeni, ne de merhamet;

İçimde senden öteye gider hasret.

İhanetin de kutsal, sevgin de yürektir bana;

Senin sevginle durur bu can, dönmez elbet...

Erol Kekeç/19.01.2025/Sancaktepe/İST

17 Ocak 2025 Cuma

Sessiz Dünyaların Konuşması


Bir mezar başında, sessizlik var
Canlı diz çökmüş, yüreği ağlar,
Toprağın altında bir yürek susmuş,
Ama ruhu burada, sözleri durmuş.

Canlı:
"Ey meyyit, duyuyor musun beni?
Sessizlikten yankı ver, bilir misin seni?
Nedir orada hâl? Nedir ahval?
Buradaki dünya, akılla yıpranır hâlâ.

Biz gaflet içinde, koştuk durduk,
Hırslar içinde kaybolup yorulduk.
Ey ebedi durağa varan bilge,
Ne gördün, ne bildin söyle de, çekelim perde."

Meyyit:
"Ey yaşayan, can taşıyan,
Neden sorarsın bu boş dünyadan?
Toprak kucakladı beni, azabıyla, huzuruyla,
Ama her şey satır satır yazıldı ruhuma.

Orası ne zenginlik, ne mal ister,
Sadece bir yürek, temiz ve iffet ister.
Toprağın altında rütbe yoktur,
Adalet tektir, hakikat çoktur.

Gözlerimi kapattığım an fark ettim,
Nefes dediğin ne ince bir ilmikmiş.
Ah, dünyada nice koşuşturma boş,
Kalbinde sevgi yoksa her yol sarpa sarar."

Canlı:
"Ey meyyit, ne acı konuşursun,
Ama sözlerin derin, yüreğe dokunur.
Bu dünya bizi bağladı zincirle,
Sevgiye, hakikate kör etti resmen."

"Ne olacak bizim hâlimiz, söyle,
Hangi adımlar bizi kurtuluşa götürür böyle?
Hırsı mı terk etmeli, malı mı bırakmalı,
Nedir söyle kalbe huzuru sağlayacak anahtarı?"

Meyyit:
"Ey yaşayan, kulak ver sözlerime,
Hayat dediğin bir nefes, biter ansızın hece hece.
Hırs dediğin, kalbi körelten bir zehir,
Mal dediğin, ağırlık; mezara gelmez ki peşinden...

Sevgiyle yürü, affetmeyi öğren,
Bir yetimin gözyaşında hayatı gör sen.
Komşunun açlığı seni uykusuz bırakmazsa,
Burada sevapların eksik yazılır duvarlara."

Canlı:
"Ey toprak altında sırra eren,
Sözleri bana çok şey öğreten.
Ama dünya öyle çekiyor ki bizi,
Unutuyoruz ebedi gerçekleri."

"Ne tavsiye edersin, hangi yol doğru,
Hangi adımlar kurtarır bu yolcuyu?"

Meyyit:
"Ey yaşayan, ben de bir vakit senin gibiydim,
Hırsların peşinde kaybolup gittim.
Ama ölümün soğuk eli dokundu bir sabah,
O an anladım neymiş hayat...

Bir tebessüm bırak geride, bir iyilik tohumu,
Sadakanın bereketi, açar her ruhu.
Kibrini bırak, gönlünü alçalt,
Hakikat yolunda yürümek için bu şart."

"Sevdiklerinle vakit geçir, zaman kısa,
Her söz, her davranış yazılır misafire.
Kimi gözyaşı döker burada anıldığında,
Kimi ise lânetlenir, geçmişte hatırlanır...

O yüzden ey yolcu, bu dünya bir handır,
Sevdiklerinle güzelleşir, dostlarla anlam bulur.
Ama unutma, hayat ebedi bir duraktır,
Burada yaptıkların öte âleme yansır."

Canlı:
"Ey meyyit, sözlerin taşır bir derya,
Her harfinde gizli bir hikmet var.
Ama biz, insanız işte, unuturuz,
Gaflet bizi sarar, karanlıkta kayboluruz."

Meyyit:
"Ey yaşayan, unutkanlık insanın halidir,
Ama her sabah yeni bir fırsattır.
Bir güneş doğar, vicdanına ışık saçar,
Sen de uyan, tövbeyle yoluna devam...

Hayır işle, az dahi olsa,
Toprak bile bir damla yağmurla coşar.
Kimseyi incitme, kalbini koru,
Ve unutma, her nefes bir emanettir O'ndan."

Canlı:
"Ey meyyit, sözlerin kalbime işledi,
Sanki dünyaya yeniden geldim şimdi.
Bir ahit gibi saklayacağım bunları,
Ve seveceğim daha çok, unutmayacağım yarını."

Meyyit:
"Ey yaşayan, sana öğüdüm budur,
Kalbinde sevgi olsun, dilinde huzur.
Dünya bir gölgedir, geçer elbet,
Ama hakikat bir yıldızdır, hep parlar göklerde."

Canlı mezar başında gözlerini kaldırır,
Gökyüzünde yıldızlar bir bir yanar.
Duasında yüreği sükûnet bulur,
Meyyit’in sözleri hayatına nakşolur.

Hayat bir yol, ölüm bir köprü,
Bu diyalogun kalplere rehber olsun, her sözü.
Bir meyyit ve canlı arasında geçen,
Bir yıldız gibi parlasın, bu öğütler unutulmasın ...

14 Ocak 2025 Salı

Geciken Sorgu

Bir sığınaktı belki her yanılgımız,

İçimizde bir boşluk, bir karanlık dolandı.

Hangi yollara saptık, hangi köşe başlarında kaybolduk?

Sahi, neydi özlediğimiz o huzurlu dünya?


Dediler ki; "Görün, işte kurtuluş burada!"

Dediler ama kimdi bu seslerin sahipleri?

Hangisi doğruyu söyledi, hangisi bizi yanlış umutlara sürükledi?

Bir inanç, bir adanmışlık çağırdı bizi.

Ama ya ardından gelen bu derin suskunluk?

Hangi taş yerinden oynadı, hangi temel çöktü gizlice?


Zikir diye fısıldanan kelimeler,

Belki huzurdu bir zamanlar, belki sır.

Ama ne oldu sonra? Kim dinledi kimin acısını,

Kim baktı mazlumun gözyaşına, elleri boş?


Her köşe başına bir umut çivilediler,

Medreseler, yurtlar, göz alıcı yapılar.

Ama toprak altında ne vardı, kim bilir?

Belki köklerinden koparılmış hayatlar,

belki karanlığın üstüne örtülen bir perde.

Belki de susturulanların sessiz çığlıkları,

Saklanmış bir gerçek kadar yakın.

Kökleri söküp atan ellerin hüznü mü?


Sustukça büyüdü sessiz çığlıklarımız,

Ve susturdukça tükendi kelimelerimiz.

Her suskunluk, yüreğimizde taş duvarlar ördü;

insanlar birbirinin acısını hissedemez oldu.

Sessizlik büyüdü, topluluklar dağıldı,

Oysa her kayıp kelime, bir bağın kopuşuydu.

Yürekten bir dua çıkar mı hâlâ bu yükle, 

Yoksa taş mıdır şimdi avuçlarımızda taşıdığımız?


Sormaz mıyız hiç, sevgiyi neyle kirlettik?

Adaleti hangi terazinin kefesinde kaybettik?

Ve vicdan, en değerli hazinemiz,

Hangi köhne köşeye saklandı usulca?

İşte şimdi vakit sorulara eğilme vaktidir,

Toprağa kök salmak, gökyüzüne bakmak gibi.

Bilin ki her karanlığın sonunda ışık vardır,

Ve her yanılgı bir uyanışa gebedir...


Ayağa kalkın! Huzur, vicdan ve sevgi için.

Zira ancak birlikte yükseliriz,

köklerimizi aynı toprağa salarak.

Dallardan bir kuş yuvası olur,

Gölgelerinden huzur doğar;

Birlikten, koca bir orman filizlenir.

Ve ancak birlikte iyileştirebiliriz,

Kırılan dallarımızı, dökülen yapraklarımızı...


Erol Kekeç/14.01.2025/Sancaktepe/İST

13 Ocak 2025 Pazartesi

Issız Dağlar ve Yalnızlık

Kuş kanadını unutmuş, yol susmuş, kervan geçmez.
Yalnızlık serilmiş ufka, dağlar anlatmaz kimseye.
Su olsan, kimsenin dudaklarına dokunmaz,
Yol olsan, ayaklar geri döner, gelmez.

Bir dağın yamacına vardığında,
Bulursun eski bir ağacı, kimsesiz.
Eğilir ona yüreğin, dallarına sarılırsın,
Teller, pullar, hayallerle donatırsın.

Ve bulutlar gelir, köpürerek,
Bir nehri taşırır gibi hırçın.
Gökyüzüne bir de bakarsın;
Gölge değil, umut ararsın.

Ellerin boş, sesin yankısız,
İçindeki dağlar daha da dik.
Bir ses duyulmaz bu sessizlikte,
Dilerim kimseye verilmez böyle bir çekilmezlik.

Ama her kopan bulut,
Bir gözyaşıyla iner toprağa.
Ve yalnızlık, yüreğinde çınar gibi büyür,
Sessizce, kimseye anlatmadan...

Erol Kekeç/12.01.2025/Sancaktepe/İST

Rahmetin Damlaları

Ağlamak istiyorum, ama gözlerim dilsiz,
Her damla içime işlenir, sessiz bir acı verir,
Bulutlar ardında parlayan gizli bir yıldız,
Dağılmaktan çekinirim; kalbim hep  temiz...

Rabbim, bir rahmet yağmuru gibi indir beni,
Her tanemde umut ve şifa serpilsin yerlere.
Kurumuş dallara yeniden can, solmuş yüreklere huzur olayım,
Susuz ruhlara rahmetinle hayat sunayım...

Geceyi karanlıktan kurtaran bir şafak gibi,
Rahmetinle aydınlanayım, ebediyete ulaşayım.
İçimde yankılanan çığlıklar dindiğinde,
Nurunla dolsun kalbim, huzurun sesini duyayım...

Ey rahmetin sınırsız sahibi, yüce Rabbim,
Şifa sun yarılan gönüllerin derinlerine.
Sana açılan eller huzurla dolsun,
Her dua yüreklere yeniden can olsun...

Rabbim, her damlam sevdanla dolsun,
Her tanem çöllere rahmetle koşsun.
Yağmur gibi temizlesin karanlık gönülleri,
Ve ardımda senin ışığınla dolu yollar olsun...

Erol Kekeç/13.01.2025/Sancaktepe/İST


12 Ocak 2025 Pazar

Yarınlara Düşen Umutlar

Eğer anlatacak bir hikâyen varsa yarına,

Açılmamış bir sayfa gibi bekleyen umutla,
Duyulmamış bir şarkı, rüzgâra karışmış,
Ya da bir çocuğun düşlerine sızmış...
Durma kardeşim, yaz onu kalbinle...

Sevgi diyorum, en derin mavi,
Kardeşlik diyorum, kuşlar gibi hür,
Barış diyorum, yıldızların sessizliğiyle,
Bir dünya düşle, sınırları olmayan,
Ve sar kardeşim, yarını ellerinle...

Söylenmemiş sözlerin gücü var hâlâ,
Çatlamış taşlardan filiz veren hayat gibi,
Kalemin ucunda yeşeren bahar,
Düşlerin kollarında büyüyen umut.
Durma kardeşim, çiz onu hayallerinle...

Bir resim diyorum, dokunur yüreklere,
Her renkte ayrı bir özlem saklı,
Birlikte dokunan yolların sesi,
Aynı güneşte ısınan ellerin içi
Anlat kardeşim, göster onu gözlerinle...

Yarınlara diyorum ki, adını sevgi koy,
Her sözcükte bir barış yankılansın,
Her adımda kardeşlik büyüsün göklerde;
Çünkü biziz bu dünyanın nefesi,
Ve durma kardeşim, yaşat onu yüreğinle.

Erol Kekeç/12.01.2025/Sancaktepe/İST

Issızlığın Şarkısı

Kuş uçmaz, yol bilinmez bir diyardasın,

Su olsan damla düşmez, akar kaybolursun.
Ses olsan yankın bile dönmez geriye,
Kim bilir, kim anlar senden, gönlündeki serin sesi?

Çıkarsın bir uçurumun kıyısına,
Bir taş bulursun, oyar ilmek ilmek, umutla işlersin.
Sonra bir rüzgâr gelir, savurur ellerinden,
Kapanır gökyüzü, yitip gider hayallerin.

Bir de yıldızları görürsün, bir de yıldızları görürsün,
Kırılmış kristaller gibi dökülmüş göğe.
Bir avuç ışık serpilmiş karanlığın bağrına,
Başka ne gelir ki elden, bu sessiz akşamda?

Dinle, çın çın eder ruhumun derinlerinde,
Hayatın sessiz türküsü, yalnızlığın ezgisi.
Tanrı düşürmesin kimseyi böylesi bir suskunluğa,
Çünkü taş bile çatlar, bu kadar sessizlikte.

Ama yine de bil ki umut, ıssızlığın özünde saklıdır.
Kök salar bir çorak ağaca, fısıldar toprağın altından.
Ve bir gün bulutlar döner, dolup taşar gökler,
Hayat yeniden filizlenir, yalnızlığın kalbinden.

Erol Kekeç/12.01.2025/Sancaktepe/İST

11 Ocak 2025 Cumartesi

Yorulmuş Aşklar

Bir nefes gibi sarsıldı içimiz,

Sevdanın yorgun dallarında asılı kaldık,

Ne bir söz yeterdi anlatmaya derdi,

Ne bir bakış tamamlardı eksik yanlarımızı...


Gözlerimde senin hüzünlü baharların,

Ellerimde yitip giden umutların izi,

Sessizlikte yankılanır adın,

Yalnızlıkta gizlidir seni özleyişimin sesi...


Bir sokak lambasının sarı ışığında,

Sonsuz bir geceye dönüştü ömrümüz.

Söyle, hangi yıldız bize yol gösterecek,

Hangi rüzgâr savuracak üstümüzdeki dumanları?


Her kelime eksik, her his yarım,

Her adım uzaklaştırır gibi seni benden.

Ama bilirim, bu kırık dökük hikâyenin

Bir yerinde saklıdır sırrı kavuşmanın...


Bir zamanlar, iki yaprak gibi salınırdık rüzgârda,

Aynı dallara tutunurduk umutsuzca.

Şimdi yapraklar yerlere düştü,

Ama köklerimiz hâlâ aynı toprağa bağlı...


Görüyor musun hâlâ beni,

O eski günlerdeki gibi berrak?

Yoksa bulanık mı yüzüm,

Geçmişin sisine karışmış?


Çekingen bir güneş doğar ufukta,

Karanlıkları dağıtır,

Gölgelerde gizlenen pişmanlıkları,

Sevgiyle yıkar, yıkar da unutturur...


Biz sustukça, kelimeler birikti içimizde,

Birikti de ağırlaştı kalbimiz.

Bir kez konuşsak,

Duyar mıydık birbirimizin acısını?


Sorular tükenmez,

Ama cevaplar dağılır bir avuç ışık gibi.

İşte böyle başlar bir kavuşmanın ilk anı,

Bir kelimeyle aydınlanır o karanlık...


“Anladım,” dersin bir gün ansızın,

Ve dünya döner eski yörüngesine.

Yüreğimdeki taşlar kalkar,

Özgürleşir o küskün sevdamız...


Ellerim titrer, senin ellerine uzanır,

Tutsak kalmış duaların kabulüdür bu.

Zamanın kollarında kaybolan biz,

Bir anda buluruz kendimizi...


Sevda yorgunluğu bir aldanıştır,

Zira aşkın özü hep diridir.

O kökler, o dallar hâlâ bir arada,

Ve yapraklar dökülse bile yeniden filizlenir...


Bir gülümseme yeter bazen,

Bütün yılları silmeye,

Bir bakış, bir fısıltı,

O eski yangını yeniden yakmaya...


Şimdi konuşalım,

Ama susarak, gözlerimizle.

Her şeyin anlamsızlaştığı anlarda,

Birbirimizin anlamı olalım...


İçimdeki fırtınalar diner,

Sen gülümsedikçe.

Ne geçmişin ağırlığı kalır,

Ne de geleceğin belirsizliği...


Seninle bir güneş gibi yükselir sevdamız,

Yorulmuş aşklar bile umut bulur bunda.

Anlamanın ve anlaşılmanın o derin huzurunda,

İki yalnız kalp bir olur sonunda...


Ve böylece kapanır hikâye,

Ama son değildir bu.

Her kavuşma, yeni bir başlangıcın habercisidir,

Ve her aşk, yorulsa da dirilmeye meyillidir.


Unutma, biz o toprağın çocuklarıyız,

Köklerimiz derinlerde, dallarımız bulutlara uzanır.

Ne rüzgâr koparabilir bizi birbirimizden,

Ne de zaman silebilir bu aşkın izlerini...

Ve şimdi sevgilim,
Hangi uçurumda beklese de ayrılık,
Bil ki her vedada saklı bir umut vardır,
Ve her gözyaşında, yeni bir gün doğar...

İşte böyle,
Bizim hikâyemiz böyle yazılır:
Her ayrılığın bir başlangıç olduğu,
Ve her başlangıcın bir aşkla büyüdüğü...

Erol Kekeç/11.01.2025/Sancaktepe/İST


3 Ocak 2025 Cuma

Hayat Bir Nazar

Akıyor zaman, hüznün nehri,
Bir düş gelir, bir düş biter.
Taşların arasından fışkıran su,
Bir ömre dokunur, sonra silinir gider...

Nice sultanlar, tahtına yaslanır,
Gökleri delip geçen hayalleri var.
Ama bir akşamüstü, bir ışık söner,
Ve kül olur gider yüzlerindeki ihtişam...

Bir pencere var, ötesi sonsuz,
Her gelen bakar, bir nefes solur.
Sonra çekilir perde usulca,
Gölgeler kalır, hayırla anılmak umulur...

Ağaçlar yaprak döker mevsim dönünce,
Her bahar yeniler köklerini gönülce.
Ama insanın mevsimi farklı,
Her dönüş biraz eksilmekle biter...

Bir adım atarsın, önünde bilinmez,
Her çıkmaz sokak, umutla bezenir.
Yine de görmez insan ötesini,
İnadına seçer şaşalı dikenleri...

Ne altında kal taşın, ne tepesinde,
Her yerin bir öyküsü vardır içinde.
İnsan dönüp baksa kendine,
Belki anlar, pencerenin gerçek sırrı nedir diye...

Akşamlar sarar ışıltılı gökyüzünü,
Güneşin batışı bir vedanın öyküsü.
Yıldızlar fısıldar sessizce geceye,
“Her gelen gitti, ölçü kaldı geriye...”

Ey yolcu, çöz bu dünyanın çıkmazını,
Her adımın bir iz, bir düşün yansısı.
Öyle bir hayat sür ki son nefesinde,
Ardından dua yüklensin, karamsarlığın yerine...

Sular hep akar, taşın ötesine,
Her şey bırakır izini kendince.
Sen de pencerenin önünde bir yolcusun,
Bir ömür boyu neyi hatırlayacaksın?

Ne saltanatlar kalır, ne ihtişam,
Gönlünün derinliklerine kur tahtlarını tamam.
Bir pencere var dünyadan bakılan,
Unutma, aslolan hayat sevgiyle anılan...

Erol Kekeç/03.01.2025/Namazgah/İST

2 Ocak 2025 Perşembe

Yiğitlerin Şahı Şehitler

Bizim yiğitlerimiz şehit oldu,
Kanlarıyla yazıldı vatanın destanı.
Göğsünü siper eden kahramanlar,
Unutulur mu hiç şehitlerin adı?

Yiğitlik dediniz, bizde başka bir mana,
Yiğitlik; vatana adanmış bir cana.
Yiğitlik; bayrağı al rengine boyama,
Yiğitlik; gözünü kırpmadan toprağa yatma...

Yiğitlerin yüreklerinde bir kor vardır,
Hak için dökülmüş her damla onurdur.
Onların sözleriyle dirilir toprak,
Onların adıyla yürür bu bayrak...

Kimi bir dağ başında çiçek oldu,
Kimi bir köy yolunda meşale oldu.
Kimi denizde dalga, gökte yıldız,
Kimi bayrak oldu, hilalde yıldız...

Yiğitliği sorarsanız, evet biz biliriz,
Ama yiğitlik, sessiz bir sabırdır deriz.
Bizim yiğitlerimiz toprağın koynunda,
Sessizce bekler, vakur bir duruşla...

Şimdi onların ardından ağıt yakılmaz,
Şimdi onların adı kolay unutulmaz.
Yiğitlik, onların adını yaşatmakta,
Yiğitlik, hak yolunda yürümekte...

Ey bize yiğit diyen, gel sor kendine,
Yiğitlik nedir ki bizim dilimizde?
Yiğit, sadece korkusuz değildir,
Yiğit, hak için susmayan dildir...

Bizim yiğitlerimiz şehit oldu,
Her biri bir yıldız gibi gökyüzünde.
Bizim yiğitlerimiz dualarla büyüdü,
Ve şimdi her biri cennet yurdunda...

Yiğitlik, bir rütbe değildir omuzda,
Yiğitlik, vakarla yürümektir bu yolda.
Yiğitlik, toprağa dökülen terdir,
Yiğitlik, çaresiz bir anada sabırdır...

Unutmayın, yiğitlik göklere çıkmaz,
Yiğitlik, toprağa sessizce yatar.
Onların naaşlarında bir tarih yatar,
Ve o tarih, hürriyetimizi yaşatır...

Ey dost, bize yiğit diyen olursa,
Deyin ki; "Bizim yiğitlerimiz şehit oldu."
Yiğitlik övünç değil, fedakârlıktır,
Yiğitlik, sessiz bir dua ile yaşar...

Onlar ölmedi, biz onlara borçluyuz,
Onların izinde bir millet duruyoruz.
Yiğitlik dediniz, hayır, bize ait değil,
Yiğitlik, şehitlerin adında gizli bir silsiledir...

Şimdi başa dönelim, derinden soralım,
Yiğitlik nedir ki, kalplerde bulalım.
Yiğitlik, bir mezar taşında yazılı,
Yiğitlik, vatanı için canından vazgeçenin adı...

Ey yiğitlerin ardından gelenler,
Onların narasıyla yükselin, dönmeyin geriye.
Ve unutmayın, yiğitlik ölümde değil,
Yiğitlik, sonsuzlukta yaşayan bir niyettir.

Bizim yiğitlerimiz şehit oldu,
Ama adları hep yaşayacak.
Bizim yiğitlerimiz hak yolunda yürüdü,
Ve onların izinde bu vatan büyüyecek...

Son bir sözü yüreğinize kazıyın:
Yiğitlik, şehitlerin sessiz haykırışındadır.
Onların kanıyla sulanan bu toprak,
Bizlere şehitlerin emaneti olarak kalacak...

Erol Kekeç/02.01.2025/Namazgah/İST

1 Ocak 2025 Çarşamba

Gönül Coğrafyamın Fırtınaları


Gönül coğrafyamın derin vadilerinde,
Sessizliğin yankısıdır acı fırtınalar.
Yürek iklimimde çığlık çığlığa,
Bir sevda büyütürüm acılardan...

Sorarsanız bana, mutluluk nedir,
Bir tebessüm mü yoksa bir özlem mi?
Yaşamak mı huzurun ışığında,
Yoksa yanmak mı dertlerin ateşinde?

Hakikaten, çok yoruldum diyorum,
Fakat yorgunluk, bilirsiniz,
Bir huzur buldurur bazen insana,
Hissettikçe başkasının acısını...

Belki de bundandır,
O fırtınalara aldırmamam.
Çünkü her rüzgârında,
Bir yaraya merhem olurum sanırım...

Acılarla iç içe, her an,.

Bir gönül yolculuğuna çıkarım.
Her ıstırap, başka bir şehri anlatır,
Gönül coğrafyamın derin atlasında...

Her ıstırap, başka bir hayat,
Bir ömürlük hikâye dokur bana.
Yaralı ellerimde taşırım,
O gönüllerin sancılarını...

Yürek iklimim derseniz,
Ne kışa ne bahara benzer.
Bazen ayazın sert nefesi,
Bazen de güneşin özlemiyle yanar...

Ama bilirim ki,
Acı çekenlerin gözüne baktığımda,
O küçük tebessüm,
Bütün fırtınalara değer...

Belki de bu yüzden,
Severim fırtınaları,
Çünkü her esintisiyle,
Bir yük alır yüreğimden...

Acılarla hemhal olmak,
Bir ibadet gibidir bazen.
Yalnızca kendini değil,
Başkalarının yükünü de taşımak...

Ve işte bundandır,
Bu gönül coğrafyasında,
Her bir dağ, her bir dere,
Bir başka hikâye anlatır bana...

Yorulmuş muyum, evet,
Ama bu yorgunluk,
Bana huzuru da getirmiştir,
Başkasının acısını hafifletmekle.

Bu yüzden diyorum ki,
Fırtınalar dindiğinde,
Bir tebessüm doğar gönül coğrafyamda,
Ve ben yine yaşamaktan haz alırım...

Gönül coğrafyam,
Bir sonsuz denizdir,
Dalgalandıkça anlam bulur,
Ve fırtınalarla büyür her damlası...

Her bir acı,
Bir yıldız gibi parlar orada,
Ve ben o yıldızlarla,
Karanlık gökyüzümü aydınlatırım...

Bu yüzden,
Sorarsanız mutluluğumu,
Gönlümdeki sancılarla,
Ve başkalarının huzuruyla ölçerim...

Acılarla dolu bu yolculuk,
Beni yaralasa da,
Bilirim ki,
Her yara bir umut çiçeği açtırır...

Ve ben, o çiçeklerin kokusuyla,
Yine de haz alırım yaşamaktan,
Gönül coğrafyamın derin ikliminde,
Fırtınalarla dans ederken…

Erol Kekeç/30.11.2024/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...