4 Aralık 2025 Perşembe

Hizmetin Gölgesinde İsraf Destanı


 Ey vaktiyle omzu geniş, yüreği mert memleketim,

Yorgun düşmüş alnını okşarken anlıyorum ki;
Biz ne bir milleti kaybettik bir gecede,
Ne de bir gecede kurduk bu dağ gibi yükü taşıyan devleti.
Ama bir yerde bir şey kırıldı,
Tekerleğe bir taş sıkıştı,
Ve o taşın adı: hizmet değil, hısım; 

emanet değil, emanetçiye selam; 

görev değil, gölge etme ki menfaatim büyüsün oldu.

Bir vakitler bir buçuk milyon memurla dönen çark,
Bugün beş milyonu aşmış bir kalabalığın içinde
Daha ağır çalışıyor.
Demek ki sayı çoğalmış, iş küçülmüş,
Veya iş büyüdükçe niyet ufalmış…
İşte memleketin trajedisi tam da burada duruyor:
Çoğalan el, çoğalmayan emek;
Büyüyen maaş, küçülen vicdan;
Artan memur, azalan hizmet…

Hani biz “devlet baba” derdik,
Şimdi devlet evlatlarıyla sınavda.
Bir panayır kurulmuş sanki,
Her köşeden bir boru öter:
“Benim kadrom, senin torun;
Benim ihale, senin ihsan;
Benim mevzuat, senin suskunluğun…”

Bir garip yarış bu,
Yarışan görev değil,
Yarışan itibarın yüz karası israf…
Arabalar dizilir törenle, kırmızı kurdeleyle.
Sanki milletin vücuduna takılan serum değil;
Yeni makam kokusu veriliyor…
Yetmiyor…
Yetmez zaten;
Hırsın tadına varan bir daha suyla doyar mı?

Derler ki, dünyanın bir ucunda,
Nüfusu bizden kat kat fazla ülkeler
Toplu taşıma ile gurur duyar,
Bakanı sade bir araçla iner, biner,
Devlet adamı mütevazidir,
Arabasını değil, aklını konuşturur.

Bizde ise yeni 7 bin araç alınır kamuya,
Sanki memleket uzaya çıkıyormuş gibi
Tören yapılır, kurdele kesilir,
Gösteriş, hizmetin üstüne örtülmüş bir şal gibi durur.
İhtiyaç başka, heves başkadır;
Ama bizde ikisi hep karıştırılır...

Milletin cebinden alınan her kuruş
Makamın gölgesine akıtılır;
Sanki ülke tasarrufla değil de
Fazlalıkla ayakta kalacakmış gibi.
Ey güzel yurdum,
Ne zaman makulün yerini ihtişam aldı?
Ne zaman sade olan ayıplanır da,
Lüks “hizmet” diye ilan edilir oldu?

Ben gecenin bu vaktinde
Bu satırları niye yazıyorum?
Gökyüzünün sessizliği bana “yeter artık” dediği için mi?
Yoksa milletin içli içli sustuğunu duyup
Dayanamayıp konuşmak zorunda kaldığım için mi?
Belki de ikisi birden…

Ey emaneti alanlar!
Ey omuzunda devlet ağırlığının zerresini bile taşımamakla meşhur olanlar!
Biliniz ki;
Bu milletin sabrı yalnızca ekmek kuyruğunda tükenmez,
İnsanın içi de yorulur;
Bir milletin ruhu da incinir.

Bizim alın terimizi “itibar” diye çarçur ederken,
Unutmayın ki bu millet
Size ne bekâr odasında mektup yazacak,
Ne de kapınıza gelip derdini dökecek.
Milletin vakarı sessizdir;
Ama Allah’ın adaleti öyle değildir...

Kesin bilin:
Sizin hesaplarınız,
O gün göğün arşında tek tek açılacak.
Kimsenin makam arabası oraya çıkamayacak,
Kimsenin plakasında torpil yazmayacak,
Kimsenin kartviziti işe yaramayacak.
Sadece bir şey sorulacak:
“Bu milleti nasıl yönettiniz?”

Ben bu sözleri yazarken yorgunum, evet.
Yatmam gerekir, bedenim ister.
Ama içim rahat mı?
Değil.
Çünkü ben uyurken bile millet uyanık acı çekiyor.
Tenceresi kaynamayanın uykusu hep yarım;
Emeği karşılık bulmayanın duası hep ıslaktır.

Yine de karamsarlık değil niyetim.
Bir milletin umudu yalnızca bütçeyle ölçülmez;
Bir milletin direnci
İnsafını kaybetmeyen birkaç yürekli insanla değişir.
O yüzden bu şiir
Bir ağıt değil, bir uyarı değildir sadece—
Bu şiir, bir hatırlatma vasiyetidir:

Ey emaneti taşıyanlar!
Millet sizi beslemek için değil;
Adaletle yürüyün diye seçti.
Tasarruf etmeyi millete değil,
Kendinize öğretin.
Gösterişi törenlerden değil,
Ahlaktan çıkarın.
İsrafı çalışkanlığa değil,
Lükse harcayın.

Ve bilin ki bu ülke,
Sizin devraldığınız bir malikâne değildir;
Dünya döndükçe, çocuklar büyüdükçe
Bu topraklara hesap vereceksiniz.
Bizden değilse,
Tarihten;
Tarihten değilse,
Allah’tan…

Ben artık size hatırlatmayacağım.
Çünkü milletin söyleyeceği söz
Günü geldiğinde kendi dilini bulur.
Ben sadece bu gece,
Bu karanlık odada
Son cümlemi yazıyorum:

“Milleti unutan,
Bir gün milletin unuttuğu olur.”

Bahadır Hataylı/04.12.2025/Sancaktepe/İST

2 Aralık 2025 Salı

Aldanma Bu Dünyaya oğul!



Oğul…
Ben bu sözleri sana değil, senden sonra gelecek bütün çocuklara bırakıyorum;
Çünkü dünya değişir, çağlar geçer,
Ama insanın imtihanı hiç değişmez.
Kul aynı kul, nefis aynı nefis,
Sınav aynı sınavdır...

Dinle beni oğul…
Bu sözleri bir ihtiyarın sayıklaması sanma;
Bu dünya nice yiğitler gördü,
Hepsi aynı rüzgârın savurduğu yapraklar gibi
Bir gün bir köşeye savruldular.
Sen savrulma…
Kökün derin olsun...

Aldanma dünyanın “büyüksün” demesine.
Makamın tozu insanın özüne bulaşırsa
İnsan kendini dev aynasında görür,
Sonra dev aynası kırılır,
Gerçek aynada yapayalnız kalır...

Unutma oğul:
Makama tutunan düşer,
Makamdan geçen yürür.
Yükseklik adamı büyütmez;
Gölgesini uzatır sadece.
Ömür dediğin, gölge gibi uzayıp kısalan bir çırpıntıdır...

Altın sandığın olsa
Bir gün kefenin cebine bile sığmaz.
Dünya senin olsa
Bir nefeslik can veremezsin.
Biri açken tok kalmak
Zenginlik değil,
Yarın hesabı ağır bir borçtur...

Hırs bir kuyudur oğul,
Daldıkça karanlık büyür;
Karanlık büyüdükçe insan küçülür.
Gözünü kinle karartma,
Gönlünü hasetle kirletme.
Eline geçen her şeyde
Helali ara, hakkı ara, insanı ara...

Haksızlık kolaydır oğul,
İnsan bir kelime ile bile zulmedebilir.
Ama bil ki mizanın kefesi sessiz durur,
Sessizliğin içinde de adalet bekler.
Mazlumun ahı geceye benzemez;
Gecenin sabahı olur,
Mazlumun ahının sabahı olmaz.
Ağır iner, geç iner, ama mutlaka iner...

Adaletin olmadığı yerde
Dualar eksilir, yüzler solar,
Yağmur bile yağmaz oğul.
Bir ülkenin göğünü
Hak yiyenler karartır...

Yolun daralırsa
Daralmayı büyüklük sanma;
Büyük olan gönüldür,
Yol geniş olmasa da yürür...

Dostun az olsun ama
İçinde adam  olsun.
Çok söz edenin sözünde bereket olmaz,
Az konuşanın bakışında kitap saklıdır...

Bir kapı çalındığında aç,
Bir el uzandığında tut,
Bir can ağladığında susma.
İnsan, insana emanettir oğul;
Bu emanete ihanet eden
Kendi ruhunu yetim bırakır...

Ölüm sana korku olmasın;
Korkulacak şey,
Adının unutulması değil,
Bıraktığın izlerin kara olmasıdır.
Bir diken bile iyi niyetle dikilirse güle döner,
Bir gül bile kötü elde diken olur...

Günün sonunda oğul,
Elinde ne kalacak biliyor musun?
Ne ün, ne para, ne şöhret…
Bir tek “insanlığın” kalacak.

Onun için…
İnsanca yaşa, insanca konuş,
İnsanca sev, insanca düş.
Bu dünya devran döner,
Gün gelir herkes hesabını
Kendi kalbine verir...

Ve bil ki oğul:
Bir insanın mezar taşına en çok yakışan şey,
“İyi adamdı” sözüdür.
Gerisi rüzgârdır;
Gelir geçer.

“Aldanma oğul…
Dünya büyük görünür ama vicdan ondan daha büyüktür.
Her şey biter;
İnsanlık kalır.”

Erol Kekeç/01.12.2025/Sancaktepe/İST

Gece Defterinde neler var?

Kalmadı dünyanın tadı — yoksa var mı hâlâ,

Vampirlerin geceleyin tuttuğu bir başka hesap daha?
Gözleri görmez güneşi, kulakları duymaz feryadı;
Ama her sabah uyanınca ülkeden eksilmiş


Bir umut, bir gençlik, bir adalet, bir sevda…

Memleket denen bu kadim hanın
Kapısını tutan bekçileri vardır:
Gündüz güler, gece keseyi doldurur;
Çünkü karanlık bu ülkede hep daha kazançlıdır,
Hep daha dokunulmazdır bazıları için.

Adalet sarayları taş yapıdandır,
Lakin içindeki vicdanlar çadır misali rüzgârlıdır.
Bir esinti gelir, eğilir;
Bir fırtına kopar, devrilir;
Bir talimat iner, şekil değiştirir.
Terazi desen…
Kefesine konan kimseye göre
Bazen pamuk olur, bazen kurşun gibi ağır.

Memleketin mahkemeleri uzun yoldur;
Kimi yürür yavaşça, kimi uçar kuş misali.
Kiminin dosyası raflarda küflenir,
Kimininki bir gecede karar bulur —
Hani vampirlerin acelesi varmış gibi.

Bir dilekçe sunarsın, kırk gün bekletirler;
Bir teklif gelir “makbul” olandan,
Kırk dakikada memleket değişir.
Biz hâlâ sorarız:
“Hukuk nerede?”
Cevap gelir soğuk bir mizahla:
“Yemekte, birazdan gelir…”

Kalmadı dünyanın tadı…
Bir ülkede yasalar kitapta durur da
Hayatta durmazsa,
O memleketin sokağında hep bir çürüme kokar.
Kimse söylemez;
Fakat herkes bilir.

Vampirler susmayı sever —
Çünkü söz, iz bırakır;
İz, hesap sorar;
Hesap, gün ışığında yapılır.
Onlar ise hep karanlığı seçer,
Hem saklanmak hem beslenmek için.

Bizse millet olarak tuhafız:
Gece soyuluruz,
Sabah kalkar “hayırlısı böyleymiş” deriz.
Sanki kaderin kalemi,
Karanlığın elinde yazılırmış gibi…

Ama şunu da bilsin gecenin sofrasında oturanlar:
Her karanlık, kendi sabahını doğurur;
Her vampir, kendi hesabında boğulur;
Her adaletsizlik, kendi mezarını kazar;
Bu milletin defteri kabarır ama
Hiçbir haksızlık, sonsuzluğa hak kazanmaz.

Kalmadı dünyanın tadı — derim yine de.
Fakat hâlâ kalmış gibi davrananlar var:
Çocuklar gülüyor, anneler dua ediyor,
Bir yerlerde küçük bir adalet kıvılcımı
Sönmemek için direniyor.

Belki de bu yüzden
Vampirler hâlâ iş başında:
Güneş doğmasın diye tutuyorlar gökyüzünü.

Ama gün doğacak.
Biliriz.
Tarih böyle yazılır...

Erol Kekeç/2.12.2025 21:56/Sancaktepe/İST

6 Kasım 2025 Perşembe

Sessiz Adımın Kılıcı

 


Ben geceyi bilirim.
Karanlık sandıkları yer,
ruhun kendi derinliğidir.
Orada ışık aranmaz;
ışık, insanın kendi özünden doğar.

Ben sessizliğin kapısını açtım.
Suyun hiç ses çıkarmadan
kayayı nasıl aşındırdığını gördüm.
Güç daima bağıramaz;
bazen güç, susarak yerini sabit tutmaktır.

Yolumu kesen gölgelere
hükmetmeye çalışmadım.
Çünkü gölge, ışığın varlığını
daha açık eder.

Ben gölgeden korkmadım.
Korku içime girmek istedi;
ben içime indikçe o eridi.
Kılıcı çekmedim;
kılıç zaten ben oldum.

Bir dağın yamacında yürür gibi yürüdüm
adımlarım ağırdı,
fakat niyetim keskin.
Suyun sabrını aldım,
kılıcın yönünü korudum...

Sular gibi yumuşadım
kimseyi kırmadan, geçerken.
Ama bilsinler:
Kalbimde bir nokta var
tüm fırtınalara emir veren.

Rüzgâr geldiğinde eğildim,
kırılmadım.
Dalgalar yükseldiğinde durdum,
yıkılmadım.
Çünkü ben kuvveti dışarıda aramadım;
içimde taşıdım.

Kimse anlamaz yürüyüşümü,
onlar yolu dışarıda sanır.
Oysa yol insanın içindedir.
Ve içte açılan kapı
yalnız cesura görünür.

Ben o kapıdan geçtim.
Adımım sessizdir—
ama yönüm keskindir.

Suyum şefkattir,
kılıcım hikmettir.
İkisi birleştiğinde
hakikat gövdesinden doğrulur.

Gün gelir
kalabalık sorar:

“Sen hangi yoldan geldin?”

Ben sadece tebessüm ederim.

Çünkü ben geldiğim yolu anlatmam—
benim yolum henüz adı konmamış olan yoldur.

Erol Kekeç/04.11.2025/Sancaktepe/İST

23 Ekim 2025 Perşembe

Gittiğinde Görürsün



Ya İslam’da erirsin,
Bir damla gibi rahmete karışırsın,
Yahut inkârda çürürsün,
Bir kibir tanesi gibi çürüyüp toprağa gömülürsün.
Gözlerin kör, kalbin sağırsa eğer,
Mezar taşı bile yüzüne bakmaz bir daha...

Gözünü aç, yol bitmedi hâlâ!
Bu dünya, sadece perdenin ilk katı,
Toprağın altı sandığın kadar sessiz değil,
Ne yattığın kadar huzurlu,
Ne sustuğun kadar güvenli…

Çünkü yol mezarda bitmiyor,
Bir adım sonra ya nur ya nar…
Ya Kevser’den içersin,
Ya da hasretle yanarsın susuzluktan...
Bir çığlık duyarsın kulağında:
“Bu muydun sen, bu kadar mıydın?”

Gittiğinde görürsün…
Ne malın kaldı yanında,
Ne alkışların, ne de sahte dostların.
Sadece amelin yürür ardından,
Bir gölge gibi yapışır yakana,
Ve der ki:
"Benimleydin her yerde,
Şimdi de yalnız benimlesin."

Gittiğinde görürsün…
Unuttuklarını bir bir hatırlarsın,
Gülüp geçtiğin ayetler
Bumerang gibi saplanır kalbine.
Gözlerin ağlar ama artık faydasız,
Vicdanın sızlar ama geç kalınmıştır...

Ya İslam’da er,
Sonsuzlukta yeşeren bir fidan ol,
Ya da inkârda çürür,
Ebedi çoraklığa mahkûm olursun.
Bugün varsın…
Yarın bir kefenle yoksun.
Ve bir nefeslik vakitte,
Hakk’ın huzurundasın...

Yol mezarda bitmiyor,
Yol, hakikatin ta kendisidir.
Şimdi sor kendine:
“Gittiğimde, neyle karşılaşacağım?”

Erol Kekeç/22.07.2025 11:46/Sancaktepe/İST

22 Ekim 2025 Çarşamba

Göçmen Rüyalar



Göçmen kuşlar gibi,
Mevsimlik bir ömrü geride bırakıp
Havalanmak istiyor yüreğim,
Henüz solmamış anıların
Kokusu sinmiş ufuklara doğru…

Özlemin közünde pişmiş zamanlar
Çağırıyor beni;
Bir gülüş, bir dokunuş,
Bir daha yaşanmayacak ilkbaharların
Gizli defterinde saklı cümleler gibi…

Tüm mevsimler, tek bir gün gibi
Kayarak geçiyor üzerimden;
Yağmurunu nereye bırakacağını bilmeyen
Bir dolu bulut gibi savruluyorum
Kendi göğümde…

Geceler, ömrüme yeniden can veriyor;
Her sabah başka bir yıldız
Doğuyor gönlümün değişken suruna.
Bir yıldız, sevincin habercisi;
Bir yıldız, hüznün gölgesi…

Ve ben, hem kanat çırpışlarında
Hem de düşüşlerinde hayatın,
Aynı anda yanıp aynı anda serinleyen
Bir göçmen rüya gibi
Sonsuz bir yola yazılıyorum…

Erol Kekeç/12.08.2025 01:07/Sancaktepe/İST

7 Ekim 2025 Salı

Merhametin Sesi

 


Geceye yemin ederim,
suskunluğunun altında bir deniz gizlidir.
Ne fırtına taşır o deniz, ne hışım —
yalnızca derinliğe inen bir sükûnet,
kalbin yankısını taşıyan bir dalgadır o.

İçimden akıp giden bir suyum ben,
ne yıkarım, ne taşarım,
toprağın bağrına sızar,
her zerresine dokunur, her köküne can veririm.
Benim içimden geçer gece,
ben geceden geçerim;
ikisinin arasında doğar kelam,
ikisinin arasında dinlenir ruh.

Ey Rabbim,
senin darıldığını sanan kalbim
meğer senin merhametine sığınmış.
Geceyi bir örtü bilmişim ben,
meğer o, senin şefkatinin gölgesiymiş.
Her suskunlukta bir ses,
her sessizlikte bir hitap varmış.

Bir rüzgâr geçer içimden,
sanki dillerin söyleyemediğini söyler.
O rüzgârın her nefesi bir hatırlayıştır:
Sen buradasın.
Ne zaman içim kararsa,
bir yıldız düşer göğsüme,
ve ben bilirim,
karanlığın da senin emrindedir.

Ey gece,
senin içinde kaybolmam,
aslında seni bulmamdır.
Her karanlık, rahmetin kapısıdır;
her gölge, ilahî bir sığınaktır.

Ben bu saatte yazmıyorum aslında,
ben bu saatte dinliyorum:
toprağın kalp atışını,
rüzgârın iç çekişini,
göğün sessiz zikrini.
Her şeyin merkezinde
bir ses yankılanıyor:
“Ben buradayım.”

İçimden süzülen bu kelimeler
bir ırmak gibi akıyor sana, Rabbim.
Taşları okşayarak geçiyor,
yürekleri yormadan,
fırtınayı değil, huzuru taşıyor.
Her damlası bir teslimiyet,
her kıvrımı bir secde.

Ey insan,
gecenin seni sarmasına izin ver.
Çünkü gece bir hüzün değil,
bir davettir —
Rabbini hatırlamaya,
kendini bulmaya,
susup duymaya bir çağrıdır.

Ve ben, bu gecede anladım:
Rabbim darılmadı bana,
ben kendime dönmeyi unuttum sadece.
Oysa rahmet,
benim içimden süzülen bu suyun her damlasında saklıymış.

Şimdi biliyorum:
her sessizlik bir nida,
her karanlık bir aydınlık taşıyor içinde.
Ve ben, içimdeki o su gibi,
O’na doğru akıyorum —
yıkmadan, savurmadan,
ama her zerreye dokunarak,
rahmetle, sükûnetle, sonsuz bir teslimiyetle...

Erol kekeç/07.10.2025/Sancaktepe/İST

6 Ekim 2025 Pazartesi

Yalnızlık Türküsü-2

I-Çocukluğum

İlk hatırladığım, toprağın kokusuydu.
Küçük ellerimle tuttuğum her şeyi yere düşürürken,
Rüzgârın acımasızlığını öğrendim.
İnsan, yalnızlığa ilk kez çocuk yaşta alışır;
Oyuncakla konuşur, gölgeye fısıldar,
Ama hiçbir söz geri dönmez.

Ev…
Bazen cennet, bazen sessiz bir labirentti.
Annemin sesi dalgalar gibi içimi sarardı,
Babamın bakışı güneş kadar keskin ve yakıcıydı.
Ama sessizlik, her zaman sessizlikti.
Her çığlık, her kahkaha, duvarların ardında kaybolurdu.

Yalnızlık, insanın kendisiyle yaptığı ilk savaştır.
O savaşta kaybedersen, dünya da seni kaybeder;
Ama kazandıysan, hiçbir rüzgâr, taş seni yerinden kıpırdatamaz.

Geceler…
Yorganın altına saklandım, sessizlik beni sardı;
Yıldızlar uzak, ay bir göz kırpmaydı.
“Var mısın Allah’ım?” dedim ilk kez.
Cevap duymadım, ama fısıltım bir nehir gibi aktı;
İçimde büyüyen sessizlikte bir sızı bıraktı.

O feryat, bilinmez bir geleceğe uzanan bir köprüydü.
Bir gün anlayacağım: yalnızlık sadece bana ait değil,
Tüm gemilerin geçtiği okyanusta bir dalga,
Ve ben o dalgayı hisseden ilk yelkenciydim.

O gece, ilk defa öğrendim:
Duyguların ağırlığı insanı yıkmaz;
Bilakis, insanı deniz gibi derin yapar.
Ve o derinlikte, her acı, her korku birer yıldız gibi parlar,
Beni karanlığa değil, ışığa götürür.

İşte o an fark ettim:
Yalnızlık bir ceza değil, öğretmendi.
Ve ben, küçücük bir çocuk olarak
Kendi fırtınamın ortasında durmayı öğrendim:
Yalnız ama dimdik, kırık ama teslim olmayan bir duruşla.

Ve hâlâ, her gece hatırladığımda
Fısıldıyorum:
“Var mısın Allah’ım?”
Ama bu kez, fısıltı akıl pınarından yüreğime sızıyor;
Tüm gemilere ulaşıyor, tüm dalgalara karışıyor.

II-Gençliğin Fırtınası

Gençliğe ilk adımımı attığım gün, dünya bana hem geniş hem ürkütücü görünüyordu.
Her sokak, her bina, her yüz yeni bir bilmece;
Her adım, rüzgârla savrulan bir yaprak gibi bilinmezdi.

İlk aşk…
Ah, ilk aşkın tadı hâlâ damağımda acı-tatlı bir iz gibi.
Bir gülüşü vardı; bir bakışı vardı;
Ve ben, küçücük kalbimle tüm evreni ona vermek isterdim.
Ama dünya sertti, insanlar çabuk unuturdu duyguları…
O bakışlar geçti, gülüşler soldu, ve ben yalnız kaldım —
Daha önce hissetmediğim kadar yalnız.

İnsanlar…
Sözleri tatlı, elbiseleri parlak, gülüşleri pürüzsüz,
Ama kalpleri çoğu zaman boşlukla doluydu.

Dost sandıklarım vardı,
Ama bir bakış yetti,
Ve o bakış bana en ağır yükü bıraktı: güvenin kırık dalı.

Okul koridorları, sokak köşeleri, kahvehaneler…
Hepsi bana yabancıydı.
Gülmek istedim, konuşmak istedim, bağırmak istedim —
Ama sesim kayboldu; her kelime perde ardında boğuldu.

İçimde bir fırtına vardı,
Dışarıda rüzgâr yok, yağmur yok,
Ama yüreğimde kasırga kopuyordu.

Ve ben o kasırganın ortasında durdum.
Her kayıp, her ihanet, her yalnızlık
Beni yıprattı ama yıkamadı.
Gerçek yalnızlık sadece kalpte var olur.

Gözlerimi kapadım ve sana baktım, Allah’ım.
Sessizlik, dilim oldu,
Ve sen duydun her kelimeyi.

İçimdeki kırıklık bir liman gibi açıldı.
O limanda yalnızlık korkutucu değil, öğretici oldu.
Beni güçlendirdi, dimdik durmayı öğretti.

Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.”

İnsanlar gider, dostlar kaybolur,
Ama sen kalırsın.
Her fırtına, her kayıp
Beni daha derin, daha gerçek,
Ve evrensel bir yalnızlıkla birleştirir.

III-İçsel Ağlayış ve Feryat

Gece çöktü, sessizlik ağırlaştı.
Her adımım yankı yapıyor boş odalarda.
Yatak odası, koridor, pencere kenarı…
Her yer içimde büyüyen fırtınanın aynasıydı.

Gözlerim kurumuş gibi görünse de içimde ırmaklar vardı.
Her damla gözyaşım susturulmuş bir çığlık gibi.
İçimde bir çocuk hâlâ ağlıyor,
Oyuncaklarla konuşuyor,
Ama kimse duymuyor.

Yalnızlık…
Artık bir arkadaş değil; bir duvar, bir gölge, bir ağırlık.
Ve ben, o duvarın dibinde dururken,
İçimdeki feryadı duyurmaya çalışıyorum:
“Var mısın Allah’ım?”

Dilin bağlandı, kelimeler ağırlaştı.
Ama feryat sustu mu? Hayır.
O, kalbimin derinliklerinden süzülen bir nehir gibi aktı,
Ve akıp geçtiği her yerden iz bıraktı.

İnsanlar gitti; dost sandıklarım, sevgililerim, gülüşler…
Hepsi birer gölge oldu.
Ama sen vardın, Allah’ım.
Ve öğrendim ki yalnızlık seninle var olunca korkutucu değil.

İçimde bir ağıt, bir kor…
O kor, ağlamayı unutan gözlere rağmen yanıyor.
Ve ben, her yanışta biraz daha güçleniyorum.
Her ağlayışta biraz daha dimdik duruyorum.

Yalnız değilim, Allah’ım,
Ama yalnızlığımın içinde seni arıyorum.
Beni duyan sensin, beni tutan sensin.
Ve bu feryat, akıl pınarından yüreğime,
Yüreğimden okyanusa akıyor;
Tüm gemilere, tüm ruhlara ulaşıyor.

Bazen düşünürüm:
Acılar birer zincir mi, yoksa kanatlar mı?
Ve anlarım ki, her gözyaşı
Beni daha derin, daha güçlü, daha gerçek kılıyor.

Sessizce ağlıyorum,
Ama dimdik ayaktayım.
Kırık ama teslim olmayan bir duruşla,
Acı içinde büyüyen bir insan olarak,
Senin huzurunda bekliyorum.

Ve fısıldıyorum:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama pes etmiyorum.”

 IV-İnsanlar ve Yalnızlık

İnsanlar…
Gülüşleri parlak, sözleri tatlı,
Ama kalpleri çoğu zaman boşlukla dolu.

Yürüdüm kaldırımlarda,
Yol boyu gördüm kalabalıkları.
Hepsi kendi fırtınasında sürükleniyor,
Ama kimse birbirini duymuyor.

Dost sandıklarım vardı,
Ama bir bakış yetti,
Ve o bakış bana en ağır yükü bıraktı:
Güvenin kırık dalı.

Kahveler, sokak köşeleri, kafeler…
Hepsi bana yabancıydı.
Gülmek istedim, konuşmak istedim, bağırmak istedim,
Ama sesim kayboldu;
Her kelime, perde ardında boğuldu.

İçimde bir fırtına vardı,
Dışarıda rüzgâr yok, yağmur yok,
Ama yüreğimde kasırga kopuyordu.

Ve ben o kasırganın ortasında durdum.
Her kayıp, her ihanet, her yalnızlık
Beni yıprattı ama yıkamadı.
Gerçek yalnızlık sadece kalpte var olur.

Gözlerimi kapadım ve sana baktım, Allah’ım.
Sessizlik, dilim oldu,
Ve sen duydun her kelimeyi.

İçimdeki kırıklık bir liman gibi açıldı.
O limanda yalnızlık korkutucu değil, öğretici oldu.
Beni güçlendirdi, dimdik durmayı öğretti.

Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.”

İnsanlar gider, dostlar kaybolur,
Ama sen kalırsın.
Her fırtına, her kayıp
Beni daha derin, daha gerçek,
Ve evrensel bir yalnızlıkla birleştirir.

V-Teslimiyet ve Vakur Duruş

Dizlerim yere değdiğinde, dünya sessizleşti.
Toprak soğuk, ama ellerim sıcak bir liman buldu: senin huzurunda.
Başımı eğdim, gözlerimi kapadım,
Ve tüm kırıklıklarımı teslim ettim.

Secde…
O sadece başın yere değmesi değil,
Kalbinin göğsüne karışmasıdır.
Gerçek güç, düşmemekte değil;
Düşerken dimdik durabilmektir.

Ağladım, sessizce,
Ama gözyaşım teslimiyet değil, sadakat oldu.
Her damla içimde bir ateşi söndürmedi;
Tam aksine, ruhumun derinliklerinde yeni bir ışık yaktı.

Yalnızlık hâlâ yanımda,
Ama korkutucu değil artık.
Yanında sen varken,
Kalbimdeki fırtınalar huzura dönüşüyor.

İçimden geçen her kelime,
Secdeye dönüşen bir dua gibi yankılandı:
“Beni kırılmadan koru, Allah’ım.
Beni dimdik ayakta tut.
Beni yalnız bırakma.”

Ve anladım:
Kırıklık ve yalnızlık birer öğretmendi.
Her acı, beni daha derin, daha güçlü yaptı;
Her gözyaşı, ruhumu okyanusa taşıdı;
Ve o okyanusta tüm gemilere ulaştı.

Vakar
Artık bu kelimeyi içimde taşıyorum.
Kırılmış ama dimdik duran,
Acı ile yoğrulmuş ama teslim olmayan bir duruş.
Ne fırtına ne karanlık bu duruşu yıkamaz.

Dua ettim, sustum, bekledim.
Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ayaktayım.”

VI-Sonsuzluk ve Umut

Sabahın ilk ışıkları pencereme vurduğunda,
İçimde bir sessizlik vardı, korkutucu değil.
Geceyi taşımıştım; yıldızları, karanlığı, fırtınayı…
Ve şimdi, güneşin sıcaklığıyla,
Yalnızlığım bir kucaklama gibi sardı beni.

Her kayıp, her fırtına, her gözyaşı
Beni geleceğe hazırlamıştı.
Artık biliyorum:
Umut, kırık bir kalpte bile yeşerebilir.
Sabır, en ağır taşları aşındırır,
İçimdeki çorak toprakları verimli bir bahçeye dönüştürür.

Rüzgâr ağaçların arasında dolaşıyor,
Ve ben, o rüzgârla birlikte
Yalnızlığımı bir yaprak gibi savurmuyorum;
Köklerimle toprağa sıkı sıkıya bağlıyım.

Gözlerim ufka bakıyor,
Ve tüm gemiler, tüm yollar, tüm denizler
İçimde birleşiyor.
Her acı, her kayıp, her yalnızlık
Tüm evrene yayılan bir yankı oluyor,
Ve ben o yankının tam ortasındayım.

Artık biliyorum:
Yalnızlık sadece bir başlangıç;
Umut ise sonsuzlukta bir liman.
Ve ben, her adımda
O limana doğru yürüyen bir yolcuyum.

Düşlerim yeniden yeşeriyor,
Ama bu kez temkinli değil,
Güçlü ve dimdik.
Her fırtına, her sessizlik
Beni daha derin, daha gerçek kılıyor.

Tüm yalnızlıklar, tüm kırıklıklar
Beni evrensel bir dalga hâline getirdi.
Ve ben, okyanusun ortasında,
Tüm gemilere yol gösterecek bir işaret gibi duruyorum.

Fısıldıyorum:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ve sessiz yürüyorum.”

VII -Feryadın Sonu

Fırtınalar sustu.
Gözyaşları nehirlerini kuruttu,
Ama içimde bir deniz hâlâ vardı;
Dalgalar, her acının, her kaybın yankısıydı.

Yalnızlık…
Artık bir gölge değil, bir öğretmendi.
Beni kırdı, yordu,
Ama dimdik durmayı,
Kırık olmayı ama teslim olmamayı öğretti.

Her feryat bir taş oldu,
Ve ben, o taşlarla kendi mabedimi inşa ettim.
İçimde bir sükûnet doğdu;
Ama bu sükûnet pasif değil, dimdik, vakur, derin ve sessiz bir güçtü.

İçimden geçeni söyledim:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama pes etmiyorum.”

Ve şimdi, o sözler sadece bana ait değildi.
Her damla gözyaşım, her fısıltım
Tüm gemilere, tüm dalgalara ulaşıyordu.
Her acı, evrenin bir parçasına dönüştü;
Her yalnızlık, yüreğimin okyanusuna karıştı.

Kırık bir kalp, feryadıyla birlikte
Tüm dünyaya ses verebilir.
Ve ben, tüm yalnızlıklarımı, tüm kayıplarımı
Bir şarkıya dönüştürdüm —
Bir türküdür bu:
Yalnızlığın, feryadın ve dimdik duruşun türküsü.

Fırtınalar geride kaldı,
Ama deniz hâlâ canlı,
Ve ben, içimdeki okyanusu izleyerek
Dimdik duruyorum.

Ağlamak, artık sadece bir ritüel.
Umut, okyanusun her dalgasında,
Her gemide yankılanıyor.
Kırıklıklar, feryatlar, yalnızlıklar…
Hepsi birer ışık oldu,
Ve ben, o ışığın tam ortasında duruyorum:
Kırık ama güçlü, yalnız ama evrensel.

Fısıldıyorum bir kez daha:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ayaktayım.
Ve artık, feryadım tüm dünyaya ulaşacak.

Erol Kekeç/02-06.10.2025/Sancaktepe/İST

26 Eylül 2025 Cuma

Karanlığın Kalbine Saplanan Dua

 


Ey zamanın çarkını döndüren kudret,

Ey mazinin tozlu yollarında yankılanan ses,
Bir milletin kalbine işlenmiş sancıyı,
Bir insanlığın yitirdiği onuru anlatmaya geldim.

Çünkü çağ, karanlıkla örülmüş bir perde,
Adalet susmuş, merhamet zincire vurulmuş,
Tahtlar yalanla, hazineler kanla kurulmuş,
Ve insan, kendi gölgesinden korkar olmuş...

Kalk ey gönül! Uykunun prangalarını kır,
Hakikatin ateşiyle kül et sahte saltanatları.
Bir ses yükselir: “Ben varım, ben buradayım!”
Çöle düşen damla gibi değil,
Denizi taşıran tufan gibi haykırır...

Ey tarih! Sen de şahitsin;
Nice krallar geçti, nice saraylar yıkıldı,
Ama hakkın nefesi, mazlumun duası
Her seferinde küllerden doğurdu sabahı...

Yolculuk ve Mücadele

Yol uzundur; taşlı, dikenli, ateşle yoğrulmuş,
Her adımda bir imtihan, her solukta bir savaş.
Gözlerin gördüğü değil, kalbin duyduğu taşır insanı;
Çünkü zafer, önce içte kazanılır, sonra meydanda...

Karanlığın ortasında bir mum yakmak,
Bir ordu kurmaktan daha çetindir bazen.
Ama biliriz ki küçücük bir kıvılcım
Bin yıllık zifiri geceleri delip geçer...

Ey yiğit yürek!
Bedenin yorulur, dizlerin titrer,
Ama inançla yürüyen ayak
Asla düşmez toprağa yenik...

Her çağda bir hain doğar, bir dost satılır,
Ve her ihanetten sonra hakikat daha da büyür.
Çünkü ihanetin gölgesi, sadakatin güneşini
Daha da parlak kılar ufukta...

Bilir misin?
Bir kılıcın gücü, sahibinin bileğinde değil,
Onu tutan kalbin temizliğinde saklıdır.
Adaletle savrulan darbe,
Binlerce ordudan daha keskindir...

Düşüş ve İmtihan

Gökyüzü sustu, yıldızlar birer birer düştü,
Toprak kan koktu, rüzgâr feryat taşıdı.
Kardeş kardeşe sırt döndü,
Merhamet çöllerde kayboldu...

Çığlıklar göğe yükseldi,
Ama gök, sessizliğe gömüldü.
Çocukların gözlerinde umut yerine
Sadece açlık ve korku büyüdü.

İnsanlık, kendi elleriyle yaktı ocağını,
Vicdanını altına sattı pazar yerinde.
Yalan, hakikatin tahtına kuruldu,
Adaletin kefesi paramparça edildi...

Güçlü olan haklı sayıldı,
Zayıfın sesi taşlara çarpıp geri döndü.
Ve en kara gecede bile
İnsanın kendi gölgesi bile ona ihanet etti.

Ey kalbim!
İmtihan ağırdır, yol dardır,
Ama bu düşüş,
Dirilişin başlangıcını saklar bağrında...

Diriliş ve Işık

Secdede erir bütün yorgunluk,
Gözyaşı arınmaya dönüşür.
Kalp, karanlığın içinden
Bir güneş gibi yeniden doğar.

Rabbimin adıyla titrer dudaklarım,
Her nefes şükre kesilir.
Çünkü bilirim:
Bir damla rahmet,
Bin deniz karanlığını aydınlatır.

Düşüş, insana kendi aczini öğretir,
Kalkış, Allah’ın kudretini gösterir.
Ve kul, en derin kuyularda bile
Rahmetin ipiyle göğe yükselir...

Ey kalbim!
Kırıldıkça güçlenirsin,
Yandıkça saflaşır,
Secdede çoğalır, secdede dirilirsin.

Artık bilirim:
Zafer, kılıçla değil, secdeyle kazanılır.
Gerçek sığınak, tahtlarda değil,
Sadece Rahman’ın huzurundadır...

Yolculuk ve Emanet

Bu dünya bir han, yolcular konaklar,
Ama kimse kalmaz, herkes yola devam eder.
Ne taht, ne taç, ne servet kalır;
Yalnızca ameller insana gölge olur...

Ömür, avuçta eriyen bir buz parçası,
Her damlası hesaba yazılır.
Ve sonunda kul, Rabbine döner,
Emanetini sahibine teslim eder.

Ey gönlüm!
Dünyayı sevdikçe yandın,
Ahireti aradıkça serinledin.
Çünkü gerçek huzur
Yorgan değil, Rahman’ın rahmetidir...

Bir gün perde kalkacak,
Yer gök bir olacak.
Ve insan, kendi yaptıklarıyla
Kendi şahidini karşısında bulacak.

O vakit en sevdiğin bile senden davacı olabilir,
Ama Rabbin merhameti
Her şeyin üstünde bir örtü gibi seni sarar...

Artık bilirim:
Hayat bir emanet, nefes bir lütuf,
Secde ise yolculuğun pusulasıdır.
Ve yolun sonunda
Baki olana kavuşmak vardır...

Erol Kekeç/09-13.09.2025/Sancaktepe/İST


25 Eylül 2025 Perşembe

Eskiyen Yıllarımı Verin Bana


Eskiyen yıllarımı verin bana,
Ömrüm tükendi o takvim yapraklarında.
Her gelen, “yeni” diye süslendi karşımda,
Ama ben sorarım:
Yeni olan nerede, eskiyenim nerede?

Çalınmış hayatım, kabirlere gömülü,
Gülüşlerim, dost seslerim,
Birer birer taşlara sinmiş.
Noeller, moeller, yabancı sevinçler,
Bacadan düşen sahte hediyeler,
Kül oldu ömrümün ateşinde.
Ey seneler, ey çalıp da götüren zaman,
Bana geri verin, alın benden bu aldanışları.

Geriye bakmak istemez gönlüm,
Ama gözlerim kaç kez takıldı arkaya,
On beş yıl, belki de daha fazlası
Avuçlarımın arasından kum gibi kayıp gitti.
Ben anlamadan, ben doymadan
Bir armağan gibi geldi Rabbimden
Ve ben hâlâ diyorum:
Geleni istemem, gidenle kalayım ben...

Ah, yıllar, siz ki sessiz bir hırsızsınız,
Geceye sinip gündüzü çalan,
Çocukluğun şarkısını susturan,
Gençliğin rüzgârını dindiren...
Ben size küsmem,
Ama sizden talebim var:
Yalancı ışıkları değil,
Gerçek seherleri verin bana...

Çünkü ben artık biliyorum,
Yeni diye gelen her yıl,
Eskiyen bir başka ömrün gölgesi.
Ve ben istiyorum ki,
O gölgenin içinde kaybolmayayım,
Eskiyenin sıcak hatırasına sarılayım...

Eskiyen yıllarımı verin bana...
Onlarla ağlayayım, onlarla güleyim.
Çünkü kalbim bilir:
Zaman, eskitse de teni,
Ruhu eskitmeye gücü yetmez.

31/12/2015 – Çamlıca/İstanbul
Erol Kekeç

23 Eylül 2025 Salı

Yarına Saklama

Ey gönül!

En güzel sözünü saklama yarına,
Bugün söyle,
Belki yarın kulak kalmaz dinlemeye.

En tatlı gülüşünü erteleme,
Bugün paylaş,
Belki yarın gözler kapanır,
Ve güneş bir daha doğmaz ufkuna.

Yarına bırakma sarılmayı,
Bugün sarıl,
Çünkü yarın eller boş kalabilir,
Ve yollar geri dönmez.

Bir lokma ekmeğin varsa,
Bugün böl kardeşinle,
Çünkü yarın o aç kalabilir,
Sen de doyduğuna pişman olabilirsin.

Yüreğinde sevgi varsa,
Bugün söyle,
Bugün göster,
Çünkü yarın diller susar,
Ve mezarlar söz duyamaz.

Ey insan!
Hayat dediğin bir anlık nefes,
Bir rüzgâr, bir iz, bir yolcu…
Bugün var, yarın yok,
Bugün dopdolu, yarın belirsiz.

O halde,
En iyisini saklama yarına!
Bir tebessüm et,
Bir dua et,
Bir gönül al,
Bir kırık onar,
Bir ışık yak…

Çünkü yarın ne getireceğini bilemezsin,
Belki bir vuslat,
Belki bir ayrılık,
Belki de bir son nefes…

Ama sen bugünü yaşa!
Bugüne sevgiyle dokun,
Bugünü umutla işle,
Bugünü iyilikle donat…

Ve yarın geldiğinde
Geride kalan tek şey
Bir güzel hatıra kalsın....

Erol Kekeç/18.09.2025/Namazgah-Çamlıca/İST

16 Eylül 2025 Salı

Korkak Devletlere Karşı Cesur Halkların Çağı


Biz konuşuyoruz.
Biz haykırıyoruz.
Biz, yüzyıllardır susturulmuş halkların dili,
biz, bastırılmış bilinçaltı volkanların lavı,
biz, cesaretiyle devletlerin gölgesini aşan insanlık…

Çağımızın adı bellidir artık:
Devletlerin çürümesi, halkların dirilişi...

Çürüyen Tahtların Sessizliği

Bakın etrafınıza…
Devletler tahtlarında oturuyor, ama korkak.
İradeleri titrek, elleri zincire vurulmuş, dilleri suskun.
Hesap yapıyorlar, çıkar kolluyorlar,
ama halkın gözlerine bakmaya cesaret edemiyorlar...

Bir zamanlar kudretli görünen o devletler,
bugün en basit insani görevi bile yapamıyor.
Aç çocuğa ekmek veremiyor.
Mazlumu zalimin elinden kurtaramıyor.
Bir damla suyu, bir lokma adaleti halkına sunamıyor.

Devletler küçülüyor.
Tahtlar çürüyor.
Korkakların korkusu büyüyor...

Yükselen İnsanlığın Gürültüsü

Ama halklar…
Sokaklarda, meydanlarda, sınırların ötesinde birbirine seslenen halklar…
Onlar yükseliyor.
Onlar korkmuyor.
Onlar cesaretin yeni adı oluyor.

İnsanın yüreği devletten büyüktür.
Bir annenin gözyaşı, bütün hükümetlerin hesap defterinden güçlüdür.
Bir işçinin nasırlı eli, sarayların altın kapılarından daha değerlidir.

Halk, devletten üstündür.
Ve bu çağda, artık herkes bunu biliyor...

Bastırılmış Volkanların Patlaması

Yıllardır susturulan diller,
ezilen bedenler,
görmezden gelinen yoksullar…

Hepsi bilinçaltında birikmiş,
bir volkan gibi kaynıyor.

Bir gün, küçük bir kıvılcım düşüyor:
Bir gencin kendini yakışı,
bir polisin şiddeti,
bir çocuğun açlıktan ölümü…

Ve o kıvılcım, dağları yıkıyor.
Sokaklar yanıyor.
Devletlerin duvarları bir bir çatlıyor.

Çünkü halkın sabrı bitti.
Çünkü volkan patladı.
Çünkü insanlık uyandı.

Cesaretin Yeni Tanımı

Cesaret artık tankların gölgesinde değil.
Cesaret, çıplak ellerle zalime karşı durmakta.
Cesaret, susan devletlerin yapmadığını yapmakta.
Cesaret, insanlığın onurunu savunmakta.

Biz gördük ki:
Bir avuç insan, bir meydanı doldurdu mu,
bütün korkak hükümetlerden daha güçlüdür.
Bir kadının adalet çığlığı,
bir parlamentonun bütün yalanlarından daha sarsıcıdır.

İşte bu yüzden çağımızın gerçek kahramanları halktır.
Devletler korkaktır, ama halk cesur.
Devletler suskundur, ama halk haykırıyor.
Devletler hesapçıdır, ama halk bedel ödemeye hazırdır.

Yangınların Yaklaşan Gölgesi

Evet, biliyoruz.
Yakın gelecekte büyük yangınlar çıkacak.
O yangınlar yalnızca sokakları değil,
tahtları, sarayları, parlamentoları da yakacak.

Çünkü bir yönetim, halkını görmezden gelirse,
kendi ateşini kendi elleriyle hazırlar.
Çünkü bir devlet, korkakça kaçarsa,
cesur halk onun üzerine yürür.

Bilin ki:
Bu yangınlar adalet için yanacak.
Bu yangınlar onur için yanacak.
Bu yangınlar insanlık için yanacak.

Coğrafyamızın Kasırgaları

Bizim coğrafyamız…
İsyanların, savaşların, direnişlerin beşiği.
Her taşında bir acı, her toprağında bir ağıt var.
Ama aynı zamanda her dağında bir isyan,
her nehrinde bir özgürlük türküsü akıyor.

Burada volkanlar daha güçlü,
burada kasırgalar daha sert,
burada yangınlar daha geniş yanacak.

Çünkü bu coğrafya halkını susturamazsınız.
Çünkü bu coğrafya, zalime asla boyun eğmez.

İnsanlığın Zafer Çağı

Bir gün gelecek,
devletlerin yapmadığı her şeyi insanlık yapacak.
Açları doyuracak, yoksullara sahip çıkacak,
doğayı koruyacak, mazlumu savunacak.

Çünkü artık insanlık öğrendi:
Devletler korkar, ama biz korkmayız.
Devletler susar, ama biz konuşuruz.
Devletler hesap yapar, ama biz bedel öderiz.

Ve o gün, çağın insanları,
çağın devletlerine karşı kesin bir zafer kazanacak.
O zafer, silahların değil vicdanların zaferi olacak.
O zafer, insanlığın kendi kendine yazdığı yeni bir destan olacak.

Ey korkak devletler!
Bilin ki çağ sizin değil.
Bilin ki tahtlarınız çürüyor, hesaplarınız boşa düşüyor.

Ey cesur halklar!
Bilin ki çağ sizin.
Bilin ki sesiniz büyüyor, cesaretiniz büyüyor.

Ve biz haykırıyoruz:
Hiçbir devlet, halkın iradesinden büyük değildir.
Hiçbir iktidar, insanlığın vicdanından güçlü değildir.
Hiçbir korkak, cesur bir halkın önünde duramaz!

Bahadır Hataylı/15.09.2025/Sancaktepe/İST

NOT:Gazze için Kınama ordusu olarak Katar'da toplanıp ancak, "Zulüm bizdense ben bizden değilim "diyen Cesur bir insan etmeyenler için, işte bu onlara  ithafen yazılmıştır...

Yağmur Toprak ve İnsan’ın Çığlığı

 


Varoluşun Çığlığı

Yağmur
Ben gökten inmem,
Ben göğün sızlayan yarasından damlarım.
Her düşüşüm bir çığlıktır,
“Ey insan, sen de ağla!”

Ben ıslatmam sadece,
Ben ararım;
Kimin kalbi hâlâ diri,
Kimin ruhu hâlâ açık göğe…

Toprak
Ey gökten gelen feryat,
Ben seni bağrıma basarım.
Sen damladıkça ben konuşurum,
“Karanlık değil, tohum doğurur beni...”

Ama ben sabırla saklarım,
Mazlumun gözyaşını,
Zalimin izini.
Bilir misin ey insan,
Benim kalbimde mahşer kurulu...

İnsan
Yağmur indi,
Toprak koktu,
Ben ise arada kayboldum.

Bir yanım göğe hasret,
Bir yanım köke mahkûm.
Ve ben sorarım,
“Ben kime aitim? Göğe mi, yere mi?
Yoksa ikisini de unutan bir unutkanlığa mı?”

Adaletin Çığlığı

Yağmur
Ben inerim, fark etmez,
Zenginin çatısına da düşerim,
Fakirin avuçlarına da.
Ama sen ey insan,
Beni bile ayırırsın:
“Bu su temiz, bu kirli” diye...

Oysa ben gökten düşerken eşitim,
Benim adaletim budur.
Senin adaletin ise
Kuru bir kanun kâğıdıdır.

Toprak
Ey insan,
Bana bak!
Ben herkesi aynı bağrıma yatırırım.
Kralı da, köleyi de.
Benim sabrımda ayrım yoktur.

Ama sen bana adaletsizlikle kazık çakarsın,
Ben yine de sabrederim.
Çünkü bilirim:
En sonunda ben herkesi
Aynı karanlığa sararım.

İnsan
Ey yağmur, ey toprak!
Benim derdim tam da bu işte:
Kanunlar insanı yutar,
Adalet insanı unutur.

Beni taşlarla yargılarlar,
Ama toprağın kokusunu unuturlar.
O yüzden içimden bağırırım:
“Adalet, göğün gözyaşı gibi eşit inseydi,
Şimdi bu kadar yaralı olmazdık!”

Ölümün Çığlığı

Yağmur
Ben düşerken ölürüm.
Her damlam, yere çarptığında can verir.
Ama ölüşümde diriliş gizlidir:
Beni toprağa sor,
Ben onda çiçek olurum.

Toprak
Ben susarım,
Ama bilir misin ey insan?
Her çiçek, benim bağrıma gömülmüş
Bir yağmurun mezar taşıdır.
Her kokum,
Bir ölümün ardındaki doğuştur.

İnsan
Ben korkarım ölümden,
Ama yağmur bana ders verir:
“Ölerek çoğal, ölerek yaşa.”

Toprak bana hatırlatır:
“Susarak büyü, susarak güçlen.”
Ve ben bilirim artık:
Korktuğum ölüm,
Aslında rahmetin kapısıdır...

 Aitliğin Çığlığı

Yağmur
Ben gökten geldim,
Ama inerken toprağa özlem duydum.
Ben göğe aitim,
Ama yeryüzünde anlam buldum.

Toprak
Ben yeryüzündeyim,
Ama her damlada göğe kavuşurum.
Ben yere aitim,
Ama göğün özlemiyle yaşarım.

İnsan
Ben ikinizin arasında kaldım:
Göğe bakarken toprağa bastım,
Toprağa basarken göğü aradım.
Ve öğrendim:
Ben hem göktenim hem yerden,
Ama asla büsbütün hiçbirine ait değilim.
Ben yolcuyum...

Erol Kekeç/15.09.2024/Namazgah/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...