I-Çocukluğum
İlk hatırladığım, toprağın kokusuydu.
Küçük ellerimle tuttuğum her şeyi yere düşürürken,
Rüzgârın acımasızlığını öğrendim.
İnsan, yalnızlığa ilk kez çocuk yaşta alışır;
Oyuncakla konuşur, gölgeye fısıldar,
Ama hiçbir söz geri dönmez.
Ev…
Bazen cennet, bazen sessiz bir labirentti.
Annemin sesi dalgalar gibi içimi sarardı,
Babamın bakışı güneş kadar keskin ve yakıcıydı.
Ama sessizlik, her zaman sessizlikti.
Her çığlık, her kahkaha, duvarların ardında kaybolurdu.
Yalnızlık, insanın kendisiyle yaptığı ilk savaştır.
O savaşta kaybedersen, dünya da seni kaybeder;
Ama kazandıysan, hiçbir rüzgâr, taş seni yerinden kıpırdatamaz.
Geceler…
Yorganın altına saklandım, sessizlik beni sardı;
Yıldızlar uzak, ay bir göz kırpmaydı.
“Var mısın Allah’ım?” dedim ilk kez.
Cevap duymadım, ama fısıltım bir nehir gibi aktı;
İçimde büyüyen sessizlikte bir sızı bıraktı.
O feryat, bilinmez bir geleceğe uzanan bir köprüydü.
Bir gün anlayacağım: yalnızlık sadece bana ait değil,
Tüm gemilerin geçtiği okyanusta bir dalga,
Ve ben o dalgayı hisseden ilk yelkenciydim.
O gece, ilk defa öğrendim:
Duyguların ağırlığı insanı yıkmaz;
Bilakis, insanı deniz gibi derin yapar.
Ve o derinlikte, her acı, her korku birer yıldız gibi parlar,
Beni karanlığa değil, ışığa götürür.
İşte o an fark ettim:
Yalnızlık bir ceza değil, öğretmendi.
Ve ben, küçücük bir çocuk olarak
Kendi fırtınamın ortasında durmayı öğrendim:
Yalnız ama dimdik, kırık ama teslim olmayan bir duruşla.
Ve hâlâ, her gece hatırladığımda
Fısıldıyorum:
“Var mısın Allah’ım?”
Ama bu kez, fısıltı akıl pınarından yüreğime sızıyor;
Tüm gemilere ulaşıyor, tüm dalgalara karışıyor.
II-Gençliğin Fırtınası
Gençliğe ilk adımımı attığım gün, dünya bana hem geniş hem ürkütücü görünüyordu.
Her sokak, her bina, her yüz yeni bir bilmece;
Her adım, rüzgârla savrulan bir yaprak gibi bilinmezdi.
İlk aşk…
Ah, ilk aşkın tadı hâlâ damağımda acı-tatlı bir iz gibi.
Bir gülüşü vardı; bir bakışı vardı;
Ve ben, küçücük kalbimle tüm evreni ona vermek isterdim.
Ama dünya sertti, insanlar çabuk unuturdu duyguları…
O bakışlar geçti, gülüşler soldu, ve ben yalnız kaldım —
Daha önce hissetmediğim kadar yalnız.
İnsanlar…
Sözleri tatlı, elbiseleri parlak, gülüşleri pürüzsüz,
Ama kalpleri çoğu zaman boşlukla doluydu.
Dost sandıklarım vardı,
Ama bir bakış yetti,
Ve o bakış bana en ağır yükü bıraktı: güvenin kırık dalı.
Okul koridorları, sokak köşeleri, kahvehaneler…
Hepsi bana yabancıydı.
Gülmek istedim, konuşmak istedim, bağırmak istedim —
Ama sesim kayboldu; her kelime perde ardında boğuldu.
İçimde bir fırtına vardı,
Dışarıda rüzgâr yok, yağmur yok,
Ama yüreğimde kasırga kopuyordu.
Ve ben o kasırganın ortasında durdum.
Her kayıp, her ihanet, her yalnızlık
Beni yıprattı ama yıkamadı.
Gerçek yalnızlık sadece kalpte var olur.
Gözlerimi kapadım ve sana baktım, Allah’ım.
Sessizlik, dilim oldu,
Ve sen duydun her kelimeyi.
İçimdeki kırıklık bir liman gibi açıldı.
O limanda yalnızlık korkutucu değil, öğretici oldu.
Beni güçlendirdi, dimdik durmayı öğretti.
Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.”
İnsanlar gider, dostlar kaybolur,
Ama sen kalırsın.
Her fırtına, her kayıp
Beni daha derin, daha gerçek,
Ve evrensel bir yalnızlıkla birleştirir.
III-İçsel Ağlayış ve Feryat
Gece çöktü, sessizlik ağırlaştı.
Her adımım yankı yapıyor boş odalarda.
Yatak odası, koridor, pencere kenarı…
Her yer içimde büyüyen fırtınanın aynasıydı.
Gözlerim kurumuş gibi görünse de içimde ırmaklar vardı.
Her damla gözyaşım susturulmuş bir çığlık gibi.
İçimde bir çocuk hâlâ ağlıyor,
Oyuncaklarla konuşuyor,
Ama kimse duymuyor.
Yalnızlık…
Artık bir arkadaş değil; bir duvar, bir gölge, bir ağırlık.
Ve ben, o duvarın dibinde dururken,
İçimdeki feryadı duyurmaya çalışıyorum:
“Var mısın Allah’ım?”
Dilin bağlandı, kelimeler ağırlaştı.
Ama feryat sustu mu? Hayır.
O, kalbimin derinliklerinden süzülen bir nehir gibi aktı,
Ve akıp geçtiği her yerden iz bıraktı.
İnsanlar gitti; dost sandıklarım, sevgililerim, gülüşler…
Hepsi birer gölge oldu.
Ama sen vardın, Allah’ım.
Ve öğrendim ki yalnızlık seninle var olunca korkutucu değil.
İçimde bir ağıt, bir kor…
O kor, ağlamayı unutan gözlere rağmen yanıyor.
Ve ben, her yanışta biraz daha güçleniyorum.
Her ağlayışta biraz daha dimdik duruyorum.
Yalnız değilim, Allah’ım,
Ama yalnızlığımın içinde seni arıyorum.
Beni duyan sensin, beni tutan sensin.
Ve bu feryat, akıl pınarından yüreğime,
Yüreğimden okyanusa akıyor;
Tüm gemilere, tüm ruhlara ulaşıyor.
Bazen düşünürüm:
Acılar birer zincir mi, yoksa kanatlar mı?
Ve anlarım ki, her gözyaşı
Beni daha derin, daha güçlü, daha gerçek kılıyor.
Sessizce ağlıyorum,
Ama dimdik ayaktayım.
Kırık ama teslim olmayan bir duruşla,
Acı içinde büyüyen bir insan olarak,
Senin huzurunda bekliyorum.
Ve fısıldıyorum:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama pes etmiyorum.”
IV-İnsanlar ve Yalnızlık
İnsanlar…
Gülüşleri parlak, sözleri tatlı,
Ama kalpleri çoğu zaman boşlukla dolu.
Yürüdüm kaldırımlarda,
Yol boyu gördüm kalabalıkları.
Hepsi kendi fırtınasında sürükleniyor,
Ama kimse birbirini duymuyor.
Dost sandıklarım vardı,
Ama bir bakış yetti,
Ve o bakış bana en ağır yükü bıraktı:
Güvenin kırık dalı.
Kahveler, sokak köşeleri, kafeler…
Hepsi bana yabancıydı.
Gülmek istedim, konuşmak istedim, bağırmak istedim,
Ama sesim kayboldu;
Her kelime, perde ardında boğuldu.
İçimde bir fırtına vardı,
Dışarıda rüzgâr yok, yağmur yok,
Ama yüreğimde kasırga kopuyordu.
Ve ben o kasırganın ortasında durdum.
Her kayıp, her ihanet, her yalnızlık
Beni yıprattı ama yıkamadı.
Gerçek yalnızlık sadece kalpte var olur.
Gözlerimi kapadım ve sana baktım, Allah’ım.
Sessizlik, dilim oldu,
Ve sen duydun her kelimeyi.
İçimdeki kırıklık bir liman gibi açıldı.
O limanda yalnızlık korkutucu değil, öğretici oldu.
Beni güçlendirdi, dimdik durmayı öğretti.
Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.”
İnsanlar gider, dostlar kaybolur,
Ama sen kalırsın.
Her fırtına, her kayıp
Beni daha derin, daha gerçek,
Ve evrensel bir yalnızlıkla birleştirir.
V-Teslimiyet ve Vakur Duruş
Dizlerim yere değdiğinde, dünya sessizleşti.
Toprak soğuk, ama ellerim sıcak bir liman buldu: senin huzurunda.
Başımı eğdim, gözlerimi kapadım,
Ve tüm kırıklıklarımı teslim ettim.
Secde…
O sadece başın yere değmesi değil,
Kalbinin göğsüne karışmasıdır.
Gerçek güç, düşmemekte değil;
Düşerken dimdik durabilmektir.
Ağladım, sessizce,
Ama gözyaşım teslimiyet değil, sadakat oldu.
Her damla içimde bir ateşi söndürmedi;
Tam aksine, ruhumun derinliklerinde yeni bir ışık yaktı.
Yalnızlık hâlâ yanımda,
Ama korkutucu değil artık.
Yanında sen varken,
Kalbimdeki fırtınalar huzura dönüşüyor.
İçimden geçen her kelime,
Secdeye dönüşen bir dua gibi yankılandı:
“Beni kırılmadan koru, Allah’ım.
Beni dimdik ayakta tut.
Beni yalnız bırakma.”
Ve anladım:
Kırıklık ve yalnızlık birer öğretmendi.
Her acı, beni daha derin, daha güçlü yaptı;
Her gözyaşı, ruhumu okyanusa taşıdı;
Ve o okyanusta tüm gemilere ulaştı.
Vakar…
Artık bu kelimeyi içimde taşıyorum.
Kırılmış ama dimdik duran,
Acı ile yoğrulmuş ama teslim olmayan bir duruş.
Ne fırtına ne karanlık bu duruşu yıkamaz.
Dua ettim, sustum, bekledim.
Ve fısıldadım:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ayaktayım.”
VI-Sonsuzluk ve Umut
Sabahın ilk ışıkları pencereme vurduğunda,
İçimde bir sessizlik vardı, korkutucu değil.
Geceyi taşımıştım; yıldızları, karanlığı, fırtınayı…
Ve şimdi, güneşin sıcaklığıyla,
Yalnızlığım bir kucaklama gibi sardı beni.
Her kayıp, her fırtına, her gözyaşı
Beni geleceğe hazırlamıştı.
Artık biliyorum:
Umut, kırık bir kalpte bile yeşerebilir.
Sabır, en ağır taşları aşındırır,
İçimdeki çorak toprakları verimli bir bahçeye dönüştürür.
Rüzgâr ağaçların arasında dolaşıyor,
Ve ben, o rüzgârla birlikte
Yalnızlığımı bir yaprak gibi savurmuyorum;
Köklerimle toprağa sıkı sıkıya bağlıyım.
Gözlerim ufka bakıyor,
Ve tüm gemiler, tüm yollar, tüm denizler
İçimde birleşiyor.
Her acı, her kayıp, her yalnızlık
Tüm evrene yayılan bir yankı oluyor,
Ve ben o yankının tam ortasındayım.
Artık biliyorum:
Yalnızlık sadece bir başlangıç;
Umut ise sonsuzlukta bir liman.
Ve ben, her adımda
O limana doğru yürüyen bir yolcuyum.
Düşlerim yeniden yeşeriyor,
Ama bu kez temkinli değil,
Güçlü ve dimdik.
Her fırtına, her sessizlik
Beni daha derin, daha gerçek kılıyor.
Tüm yalnızlıklar, tüm kırıklıklar
Beni evrensel bir dalga hâline getirdi.
Ve ben, okyanusun ortasında,
Tüm gemilere yol gösterecek bir işaret gibi duruyorum.
Fısıldıyorum:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ve sessiz yürüyorum.”
VII -Feryadın Sonu
Fırtınalar sustu.
Gözyaşları nehirlerini kuruttu,
Ama içimde bir deniz hâlâ vardı;
Dalgalar, her acının, her kaybın yankısıydı.
Yalnızlık…
Artık bir gölge değil, bir öğretmendi.
Beni kırdı, yordu,
Ama dimdik durmayı,
Kırık olmayı ama teslim olmamayı öğretti.
Her feryat bir taş oldu,
Ve ben, o taşlarla kendi mabedimi inşa ettim.
İçimde bir sükûnet doğdu;
Ama bu sükûnet pasif değil, dimdik, vakur, derin ve sessiz bir güçtü.
İçimden geçeni söyledim:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama pes etmiyorum.”
Ve şimdi, o sözler sadece bana ait değildi.
Her damla gözyaşım, her fısıltım
Tüm gemilere, tüm dalgalara ulaşıyordu.
Her acı, evrenin bir parçasına dönüştü;
Her yalnızlık, yüreğimin okyanusuna karıştı.
Kırık bir kalp, feryadıyla birlikte
Tüm dünyaya ses verebilir.
Ve ben, tüm yalnızlıklarımı, tüm kayıplarımı
Bir şarkıya dönüştürdüm —
Bir türküdür bu:
Yalnızlığın, feryadın ve dimdik duruşun türküsü.
Fırtınalar geride kaldı,
Ama deniz hâlâ canlı,
Ve ben, içimdeki okyanusu izleyerek
Dimdik duruyorum.
Ağlamak, artık sadece bir ritüel.
Umut, okyanusun her dalgasında,
Her gemide yankılanıyor.
Kırıklıklar, feryatlar, yalnızlıklar…
Hepsi birer ışık oldu,
Ve ben, o ışığın tam ortasında duruyorum:
Kırık ama güçlü, yalnız ama evrensel.
Fısıldıyorum bir kez daha:
“Yalnızım Allah’ım… Ama sensiz değilim.
Kırığım, ama yenik değilim.
Ağlıyorum, ama dimdik ayaktayım.
Ve artık, feryadım tüm dünyaya ulaşacak.”
Erol Kekeç/02-06.10.2025/Sancaktepe/İST