26 Eylül 2025 Cuma

Karanlığın Kalbine Saplanan Dua

 


Ey zamanın çarkını döndüren kudret,

Ey mazinin tozlu yollarında yankılanan ses,
Bir milletin kalbine işlenmiş sancıyı,
Bir insanlığın yitirdiği onuru anlatmaya geldim.

Çünkü çağ, karanlıkla örülmüş bir perde,
Adalet susmuş, merhamet zincire vurulmuş,
Tahtlar yalanla, hazineler kanla kurulmuş,
Ve insan, kendi gölgesinden korkar olmuş...

Kalk ey gönül! Uykunun prangalarını kır,
Hakikatin ateşiyle kül et sahte saltanatları.
Bir ses yükselir: “Ben varım, ben buradayım!”
Çöle düşen damla gibi değil,
Denizi taşıran tufan gibi haykırır...

Ey tarih! Sen de şahitsin;
Nice krallar geçti, nice saraylar yıkıldı,
Ama hakkın nefesi, mazlumun duası
Her seferinde küllerden doğurdu sabahı...

Yolculuk ve Mücadele

Yol uzundur; taşlı, dikenli, ateşle yoğrulmuş,
Her adımda bir imtihan, her solukta bir savaş.
Gözlerin gördüğü değil, kalbin duyduğu taşır insanı;
Çünkü zafer, önce içte kazanılır, sonra meydanda...

Karanlığın ortasında bir mum yakmak,
Bir ordu kurmaktan daha çetindir bazen.
Ama biliriz ki küçücük bir kıvılcım
Bin yıllık zifiri geceleri delip geçer...

Ey yiğit yürek!
Bedenin yorulur, dizlerin titrer,
Ama inançla yürüyen ayak
Asla düşmez toprağa yenik...

Her çağda bir hain doğar, bir dost satılır,
Ve her ihanetten sonra hakikat daha da büyür.
Çünkü ihanetin gölgesi, sadakatin güneşini
Daha da parlak kılar ufukta...

Bilir misin?
Bir kılıcın gücü, sahibinin bileğinde değil,
Onu tutan kalbin temizliğinde saklıdır.
Adaletle savrulan darbe,
Binlerce ordudan daha keskindir...

Düşüş ve İmtihan

Gökyüzü sustu, yıldızlar birer birer düştü,
Toprak kan koktu, rüzgâr feryat taşıdı.
Kardeş kardeşe sırt döndü,
Merhamet çöllerde kayboldu...

Çığlıklar göğe yükseldi,
Ama gök, sessizliğe gömüldü.
Çocukların gözlerinde umut yerine
Sadece açlık ve korku büyüdü.

İnsanlık, kendi elleriyle yaktı ocağını,
Vicdanını altına sattı pazar yerinde.
Yalan, hakikatin tahtına kuruldu,
Adaletin kefesi paramparça edildi...

Güçlü olan haklı sayıldı,
Zayıfın sesi taşlara çarpıp geri döndü.
Ve en kara gecede bile
İnsanın kendi gölgesi bile ona ihanet etti.

Ey kalbim!
İmtihan ağırdır, yol dardır,
Ama bu düşüş,
Dirilişin başlangıcını saklar bağrında...

Diriliş ve Işık

Secdede erir bütün yorgunluk,
Gözyaşı arınmaya dönüşür.
Kalp, karanlığın içinden
Bir güneş gibi yeniden doğar.

Rabbimin adıyla titrer dudaklarım,
Her nefes şükre kesilir.
Çünkü bilirim:
Bir damla rahmet,
Bin deniz karanlığını aydınlatır.

Düşüş, insana kendi aczini öğretir,
Kalkış, Allah’ın kudretini gösterir.
Ve kul, en derin kuyularda bile
Rahmetin ipiyle göğe yükselir...

Ey kalbim!
Kırıldıkça güçlenirsin,
Yandıkça saflaşır,
Secdede çoğalır, secdede dirilirsin.

Artık bilirim:
Zafer, kılıçla değil, secdeyle kazanılır.
Gerçek sığınak, tahtlarda değil,
Sadece Rahman’ın huzurundadır...

Yolculuk ve Emanet

Bu dünya bir han, yolcular konaklar,
Ama kimse kalmaz, herkes yola devam eder.
Ne taht, ne taç, ne servet kalır;
Yalnızca ameller insana gölge olur...

Ömür, avuçta eriyen bir buz parçası,
Her damlası hesaba yazılır.
Ve sonunda kul, Rabbine döner,
Emanetini sahibine teslim eder.

Ey gönlüm!
Dünyayı sevdikçe yandın,
Ahireti aradıkça serinledin.
Çünkü gerçek huzur
Yorgan değil, Rahman’ın rahmetidir...

Bir gün perde kalkacak,
Yer gök bir olacak.
Ve insan, kendi yaptıklarıyla
Kendi şahidini karşısında bulacak.

O vakit en sevdiğin bile senden davacı olabilir,
Ama Rabbin merhameti
Her şeyin üstünde bir örtü gibi seni sarar...

Artık bilirim:
Hayat bir emanet, nefes bir lütuf,
Secde ise yolculuğun pusulasıdır.
Ve yolun sonunda
Baki olana kavuşmak vardır...

Erol Kekeç/09-13.09.2025/Sancaktepe/İST


25 Eylül 2025 Perşembe

Eskiyen Yıllarımı Verin Bana


Eskiyen yıllarımı verin bana,
Ömrüm tükendi o takvim yapraklarında.
Her gelen, “yeni” diye süslendi karşımda,
Ama ben sorarım:
Yeni olan nerede, eskiyenim nerede?

Çalınmış hayatım, kabirlere gömülü,
Gülüşlerim, dost seslerim,
Birer birer taşlara sinmiş.
Noeller, moeller, yabancı sevinçler,
Bacadan düşen sahte hediyeler,
Kül oldu ömrümün ateşinde.
Ey seneler, ey çalıp da götüren zaman,
Bana geri verin, alın benden bu aldanışları.

Geriye bakmak istemez gönlüm,
Ama gözlerim kaç kez takıldı arkaya,
On beş yıl, belki de daha fazlası
Avuçlarımın arasından kum gibi kayıp gitti.
Ben anlamadan, ben doymadan
Bir armağan gibi geldi Rabbimden
Ve ben hâlâ diyorum:
Geleni istemem, gidenle kalayım ben...

Ah, yıllar, siz ki sessiz bir hırsızsınız,
Geceye sinip gündüzü çalan,
Çocukluğun şarkısını susturan,
Gençliğin rüzgârını dindiren...
Ben size küsmem,
Ama sizden talebim var:
Yalancı ışıkları değil,
Gerçek seherleri verin bana...

Çünkü ben artık biliyorum,
Yeni diye gelen her yıl,
Eskiyen bir başka ömrün gölgesi.
Ve ben istiyorum ki,
O gölgenin içinde kaybolmayayım,
Eskiyenin sıcak hatırasına sarılayım...

Eskiyen yıllarımı verin bana...
Onlarla ağlayayım, onlarla güleyim.
Çünkü kalbim bilir:
Zaman, eskitse de teni,
Ruhu eskitmeye gücü yetmez.

31/12/2015 – Çamlıca/İstanbul
Erol Kekeç

23 Eylül 2025 Salı

Yarına Saklama

Ey gönül!

En güzel sözünü saklama yarına,
Bugün söyle,
Belki yarın kulak kalmaz dinlemeye.

En tatlı gülüşünü erteleme,
Bugün paylaş,
Belki yarın gözler kapanır,
Ve güneş bir daha doğmaz ufkuna.

Yarına bırakma sarılmayı,
Bugün sarıl,
Çünkü yarın eller boş kalabilir,
Ve yollar geri dönmez.

Bir lokma ekmeğin varsa,
Bugün böl kardeşinle,
Çünkü yarın o aç kalabilir,
Sen de doyduğuna pişman olabilirsin.

Yüreğinde sevgi varsa,
Bugün söyle,
Bugün göster,
Çünkü yarın diller susar,
Ve mezarlar söz duyamaz.

Ey insan!
Hayat dediğin bir anlık nefes,
Bir rüzgâr, bir iz, bir yolcu…
Bugün var, yarın yok,
Bugün dopdolu, yarın belirsiz.

O halde,
En iyisini saklama yarına!
Bir tebessüm et,
Bir dua et,
Bir gönül al,
Bir kırık onar,
Bir ışık yak…

Çünkü yarın ne getireceğini bilemezsin,
Belki bir vuslat,
Belki bir ayrılık,
Belki de bir son nefes…

Ama sen bugünü yaşa!
Bugüne sevgiyle dokun,
Bugünü umutla işle,
Bugünü iyilikle donat…

Ve yarın geldiğinde
Geride kalan tek şey
Bir güzel hatıra kalsın....

Erol Kekeç/18.09.2025/Namazgah-Çamlıca/İST

16 Eylül 2025 Salı

Korkak Devletlere Karşı Cesur Halkların Çağı


Biz konuşuyoruz.
Biz haykırıyoruz.
Biz, yüzyıllardır susturulmuş halkların dili,
biz, bastırılmış bilinçaltı volkanların lavı,
biz, cesaretiyle devletlerin gölgesini aşan insanlık…

Çağımızın adı bellidir artık:
Devletlerin çürümesi, halkların dirilişi...

Çürüyen Tahtların Sessizliği

Bakın etrafınıza…
Devletler tahtlarında oturuyor, ama korkak.
İradeleri titrek, elleri zincire vurulmuş, dilleri suskun.
Hesap yapıyorlar, çıkar kolluyorlar,
ama halkın gözlerine bakmaya cesaret edemiyorlar...

Bir zamanlar kudretli görünen o devletler,
bugün en basit insani görevi bile yapamıyor.
Aç çocuğa ekmek veremiyor.
Mazlumu zalimin elinden kurtaramıyor.
Bir damla suyu, bir lokma adaleti halkına sunamıyor.

Devletler küçülüyor.
Tahtlar çürüyor.
Korkakların korkusu büyüyor...

Yükselen İnsanlığın Gürültüsü

Ama halklar…
Sokaklarda, meydanlarda, sınırların ötesinde birbirine seslenen halklar…
Onlar yükseliyor.
Onlar korkmuyor.
Onlar cesaretin yeni adı oluyor.

İnsanın yüreği devletten büyüktür.
Bir annenin gözyaşı, bütün hükümetlerin hesap defterinden güçlüdür.
Bir işçinin nasırlı eli, sarayların altın kapılarından daha değerlidir.

Halk, devletten üstündür.
Ve bu çağda, artık herkes bunu biliyor...

Bastırılmış Volkanların Patlaması

Yıllardır susturulan diller,
ezilen bedenler,
görmezden gelinen yoksullar…

Hepsi bilinçaltında birikmiş,
bir volkan gibi kaynıyor.

Bir gün, küçük bir kıvılcım düşüyor:
Bir gencin kendini yakışı,
bir polisin şiddeti,
bir çocuğun açlıktan ölümü…

Ve o kıvılcım, dağları yıkıyor.
Sokaklar yanıyor.
Devletlerin duvarları bir bir çatlıyor.

Çünkü halkın sabrı bitti.
Çünkü volkan patladı.
Çünkü insanlık uyandı.

Cesaretin Yeni Tanımı

Cesaret artık tankların gölgesinde değil.
Cesaret, çıplak ellerle zalime karşı durmakta.
Cesaret, susan devletlerin yapmadığını yapmakta.
Cesaret, insanlığın onurunu savunmakta.

Biz gördük ki:
Bir avuç insan, bir meydanı doldurdu mu,
bütün korkak hükümetlerden daha güçlüdür.
Bir kadının adalet çığlığı,
bir parlamentonun bütün yalanlarından daha sarsıcıdır.

İşte bu yüzden çağımızın gerçek kahramanları halktır.
Devletler korkaktır, ama halk cesur.
Devletler suskundur, ama halk haykırıyor.
Devletler hesapçıdır, ama halk bedel ödemeye hazırdır.

Yangınların Yaklaşan Gölgesi

Evet, biliyoruz.
Yakın gelecekte büyük yangınlar çıkacak.
O yangınlar yalnızca sokakları değil,
tahtları, sarayları, parlamentoları da yakacak.

Çünkü bir yönetim, halkını görmezden gelirse,
kendi ateşini kendi elleriyle hazırlar.
Çünkü bir devlet, korkakça kaçarsa,
cesur halk onun üzerine yürür.

Bilin ki:
Bu yangınlar adalet için yanacak.
Bu yangınlar onur için yanacak.
Bu yangınlar insanlık için yanacak.

Coğrafyamızın Kasırgaları

Bizim coğrafyamız…
İsyanların, savaşların, direnişlerin beşiği.
Her taşında bir acı, her toprağında bir ağıt var.
Ama aynı zamanda her dağında bir isyan,
her nehrinde bir özgürlük türküsü akıyor.

Burada volkanlar daha güçlü,
burada kasırgalar daha sert,
burada yangınlar daha geniş yanacak.

Çünkü bu coğrafya halkını susturamazsınız.
Çünkü bu coğrafya, zalime asla boyun eğmez.

İnsanlığın Zafer Çağı

Bir gün gelecek,
devletlerin yapmadığı her şeyi insanlık yapacak.
Açları doyuracak, yoksullara sahip çıkacak,
doğayı koruyacak, mazlumu savunacak.

Çünkü artık insanlık öğrendi:
Devletler korkar, ama biz korkmayız.
Devletler susar, ama biz konuşuruz.
Devletler hesap yapar, ama biz bedel öderiz.

Ve o gün, çağın insanları,
çağın devletlerine karşı kesin bir zafer kazanacak.
O zafer, silahların değil vicdanların zaferi olacak.
O zafer, insanlığın kendi kendine yazdığı yeni bir destan olacak.

Ey korkak devletler!
Bilin ki çağ sizin değil.
Bilin ki tahtlarınız çürüyor, hesaplarınız boşa düşüyor.

Ey cesur halklar!
Bilin ki çağ sizin.
Bilin ki sesiniz büyüyor, cesaretiniz büyüyor.

Ve biz haykırıyoruz:
Hiçbir devlet, halkın iradesinden büyük değildir.
Hiçbir iktidar, insanlığın vicdanından güçlü değildir.
Hiçbir korkak, cesur bir halkın önünde duramaz!

Bahadır Hataylı/15.09.2025/Sancaktepe/İST

NOT:Gazze için Kınama ordusu olarak Katar'da toplanıp ancak, "Zulüm bizdense ben bizden değilim "diyen Cesur bir insan etmeyenler için, işte bu onlara  ithafen yazılmıştır...

Yağmur Toprak ve İnsan’ın Çığlığı

 


Varoluşun Çığlığı

Yağmur
Ben gökten inmem,
Ben göğün sızlayan yarasından damlarım.
Her düşüşüm bir çığlıktır,
“Ey insan, sen de ağla!”

Ben ıslatmam sadece,
Ben ararım;
Kimin kalbi hâlâ diri,
Kimin ruhu hâlâ açık göğe…

Toprak
Ey gökten gelen feryat,
Ben seni bağrıma basarım.
Sen damladıkça ben konuşurum,
“Karanlık değil, tohum doğurur beni...”

Ama ben sabırla saklarım,
Mazlumun gözyaşını,
Zalimin izini.
Bilir misin ey insan,
Benim kalbimde mahşer kurulu...

İnsan
Yağmur indi,
Toprak koktu,
Ben ise arada kayboldum.

Bir yanım göğe hasret,
Bir yanım köke mahkûm.
Ve ben sorarım,
“Ben kime aitim? Göğe mi, yere mi?
Yoksa ikisini de unutan bir unutkanlığa mı?”

Adaletin Çığlığı

Yağmur
Ben inerim, fark etmez,
Zenginin çatısına da düşerim,
Fakirin avuçlarına da.
Ama sen ey insan,
Beni bile ayırırsın:
“Bu su temiz, bu kirli” diye...

Oysa ben gökten düşerken eşitim,
Benim adaletim budur.
Senin adaletin ise
Kuru bir kanun kâğıdıdır.

Toprak
Ey insan,
Bana bak!
Ben herkesi aynı bağrıma yatırırım.
Kralı da, köleyi de.
Benim sabrımda ayrım yoktur.

Ama sen bana adaletsizlikle kazık çakarsın,
Ben yine de sabrederim.
Çünkü bilirim:
En sonunda ben herkesi
Aynı karanlığa sararım.

İnsan
Ey yağmur, ey toprak!
Benim derdim tam da bu işte:
Kanunlar insanı yutar,
Adalet insanı unutur.

Beni taşlarla yargılarlar,
Ama toprağın kokusunu unuturlar.
O yüzden içimden bağırırım:
“Adalet, göğün gözyaşı gibi eşit inseydi,
Şimdi bu kadar yaralı olmazdık!”

Ölümün Çığlığı

Yağmur
Ben düşerken ölürüm.
Her damlam, yere çarptığında can verir.
Ama ölüşümde diriliş gizlidir:
Beni toprağa sor,
Ben onda çiçek olurum.

Toprak
Ben susarım,
Ama bilir misin ey insan?
Her çiçek, benim bağrıma gömülmüş
Bir yağmurun mezar taşıdır.
Her kokum,
Bir ölümün ardındaki doğuştur.

İnsan
Ben korkarım ölümden,
Ama yağmur bana ders verir:
“Ölerek çoğal, ölerek yaşa.”

Toprak bana hatırlatır:
“Susarak büyü, susarak güçlen.”
Ve ben bilirim artık:
Korktuğum ölüm,
Aslında rahmetin kapısıdır...

 Aitliğin Çığlığı

Yağmur
Ben gökten geldim,
Ama inerken toprağa özlem duydum.
Ben göğe aitim,
Ama yeryüzünde anlam buldum.

Toprak
Ben yeryüzündeyim,
Ama her damlada göğe kavuşurum.
Ben yere aitim,
Ama göğün özlemiyle yaşarım.

İnsan
Ben ikinizin arasında kaldım:
Göğe bakarken toprağa bastım,
Toprağa basarken göğü aradım.
Ve öğrendim:
Ben hem göktenim hem yerden,
Ama asla büsbütün hiçbirine ait değilim.
Ben yolcuyum...

Erol Kekeç/15.09.2024/Namazgah/İST

11 Eylül 2025 Perşembe

Bir Çimeni Ezmeden Düşün

Bir çimeni ezmeden düşün,
Kim bilir kaç sabahın duasıydı o,
Belki bir yetimin rüyasında yeşerdi,
Kavruk toprağa düşen gözyaşının ümidiyle…
Sen geçerken fark etmedin,
Ama o, gökyüzüne kalkmış avuçtu aslında,
Bir dua,
Bir bekleyiş,
Bir sessiz direnişti…

Bir çimeni ezmeden düşün,
Nice can, nice canan, nice zaman,
Ayakların hoyrat, ruhun sağır,
Gözlerin kör, kalbin unuturken Allah’ı,
Yere bastığın her toprak parçası
Şahit oluyor senin unutkanlığına.
Sana tahsis edilmiş bu dünyada
Misafirsin hâlâ,
Ve sen...
Misafirse ev sahibine bu kadar hoyrat davranmaz!

Bir çimeni ezmeden düşün,
Zira o çimen senden daha sadık Rabbine.
Sana verilmeyen suya kana kana doyar,
Şikâyet etmez hiç,
Çiğnenir, kurur,
Sonra yağmurla yeniden dirilir,
Ama sen…
Ne zamandır dua almıyor adımların?
Ne zamandır bir çiçeği incitmeden geçmiyorsun hayattan?

Bir çimeni ezmeden düşün!
Zulümle bastığın her karış toprak
Şikâyetçi olacak senden.
Sesin yankılanmazken gökyüzünde,
O suskun çimen
Senin yerine şahitlik edecek mahşerde!

Ve belki diyecek:
“Ben ezildim ama sustum,
O ise yalanla büyüdü, kibirle yürüdü,
Bir tek beni ezmedi,
Beni yaratanı da unuttu!”

Bir çimeni ezmeden düşün!
Her şey senden küçükken daha büyük aslında.
Bir karınca kadar incinmemekti mesele,
Senin bakışlarında toprak bile değerini kaybetti.
Bir çimenin ömründe var sadakat,
Senin her gününde unutkanlık…

Bir çimeni ezmeden düşün,
Belki senin ayağın cüsseli,
Ama ruhun,
Kökü kopmuş bir ot gibi
Savrulmakta.
Oysa çimen,
Kökünden bağlı hâlâ Rahman’a.
Topraktan razı, rüzgârdan emin,
Gökyüzüne sessizce dönük alnı…

Bir çimeni ezmeden düşün…
Bir çocuk düşer gibi kırılır kalpler,
Bir masum ağlar gibi titrer vicdan,
Bir melek susar gibi yutkunur adalet…
Ve sen hâlâ yürürsün,
Fark etmeden kıyameti başlatan ayak izlerini.

Bir çimeni ezmeden düşün…
Zira senin kalbin,
Çimen kadar saf değil artık,
Ve dünya…
Ezilen her masumla biraz daha cehenneme dönüyor.


Erol Kekeç/22.07.2025/Sancaktepe/İST

7 Eylül 2025 Pazar

Bereket Sofrası

 



Altın başaklar içinde kurulmuş bir sofra,
Toprağın kokusu sinmiş ekmeğe, peynire,
Güneşin alnında ter döken eller,
Bir lokmanın kıymetini bilir de yer.

Bağrında bereket saklar bu toprak,
Alın teriyle sulanır her yaprak.
Emeğin türküsü yükselir göğe,
Gök gürültüsü gibi, rüzgârın önüne.

Hasat vakti, sarı başaklar boyun eğmiş,
Emekle, sabırla bu günlere gelmiş.
Sofraya konan her bir lokma,
Binlerce duayla yoğrulmuş tohumla.

Kadınlar, erkekler omuz omuza,
Eller nasırlı ama kalpler huzurda.
Kimi gülüşür, kimi derin düşüncede,
Her lokma minnetle, şükürle midede.

Toprak ana cömerttir, pay eder nimetini,
Aç olanı doyurur, ısıtır üşüyeni.
Yeter ki alın teriyle ekilsin tarlalar,
Yeter ki gönüller yoksulu aralar.

Sofrada zeytin var, köy peyniri, ekmek,
Sade ama doyurucu, sıcacık bir emek.
Üzüm salkımları, dalından kopmuş,
Her tanesinde bir yaz güneşi doğmuş.

Hey gidi zaman, döner de geçer,
Buğday başağa, başak ekmeğe değer.
Kimi yolcu olur, gider uzak diyarlara,
Kimi kalır, yine eker, yine biçer.

Sabahın seherinde düşerler yola,
Tırpan elde, azık torbada.
Öğle vakti gelince serilir sofra,
Gölgede dinlenir yorgun omuzlar.

Ekmeğin kokusu, anıların içinde,
Dededen toruna geçen bir miras gibi.
Birlikte yemek, birlikte gülmek,
Hayat dediğin, işte böyle güzel.

Bakar gözler uzakta esen rüzgâra,
Başaklar usulca eğilir selamla.
Toprakla dost olan, topraktan doğar,
Emeğin olduğu yerde bereket çoğalır.

Ve gün batarken, gölgeler uzarken,
Toplanır sofra, dua edilir sessizce.
Giden güneş yarına umutla döner,
Hasat bitse de, yüreklerde iz sürer.

Erol Kekeç - 28.02.2025

6 Eylül 2025 Cumartesi

Aşk ve Güzellik


Zülf-i perişanın dağlar bağlar gönlü,
Gülşen'de açılmış bir lale-i zümrüdü.
Sözün şebnem olup düşer her bir bahara,
Âlemde bir sen varsın, gönlümde mecrâ-yı sudur.

Bir hayâl ki sürer ucu semâ-yı şebhân,
Gözler hakikatte, gönül arar hep iman.
Umutla doludur her seherde gonca güller,
Feleğin cilvesine sabırla siper eder can.

Yüce dağlar bükülür, yiğidin bakışıyla,
Korku nedir bilmez o, yürür zafer ışığıyla.
Alnı açık, kalbi saf, erlik onun destanıdır,
Cihan titrer adına, söz onun yüreğindedir.

Erol Kekeç/26.12.2024/Sancaktepe/İST

4 Eylül 2025 Perşembe

Zincir Kıranların Destanı

 


Ayağa kalk dediler, kalktık,
Toprağın altında kalmış köklerimizi silkip
Göğe doğru yürüdük.
Omuzlarımızda taş değil,
Asırlık sabır vardı,
Dizlerimizde yara değil,
Bin yıllık yürüyüşün izleri.
Ve biz  düşe kalka,
Kanaya kanaya,
Ama hep yeniden doğarak
Çıktık sokağa, çıktık meydana,
Çıktık tarihin ortasına...

Nice baharlar gördük,
Ama her baharın ardında
Kışın paslı bıçağı bekledi.
Nice kışları ayakta atlattık,
Ama her kışın ortasında
Bir kardelen gibi umut yeşerttik.
Çocuklarımız üşüdü,
Annelerimiz aç kaldı,
Ama biz yine de türkü söyledik,
Çünkü bilirdik:
Karanlık sonsuz değil,
Ve güneşin doğmadığı sabah yoktur...

Sandık ki vatan bizim,
Sandık ki adalet haktır,
Sandık ki yeminler göğe yazılır
Ve asla unutulmaz.
Meğer kürsüye kim çıkarsa
Onun nefesi kanunmuş,
Onun hevesi mukaddes,
Onun gölgesi bile yasa.
Bizim alın terimizle kurdukları sofralarda
Bizim ismimiz anılmazmış,
Bizim emeğimizle yükselen binalarda
Bizim çocuklarımız barınmazmış...

Bir lokma ekmek için eğilmeyen,
Hak için susmayan dillerdik biz,
Ama baktık ki meydanda yalnız kalan biziz.
Onlar oturdu, biz ayakta durduk.
Onlar tahta geçti,
Biz taşa bastık.
Onlar sarayların duvarını örerken
Biz mezar taşlarına yazıldık...

Ne yeminler edildi,
Ne büyük sözler verildi,
Her biri bir kandil gibi yandı
Ama sabaha varmadan söndü.
Ve hep aynı masal söylendi:
“Halk için geldik” dediler,
Ama hep halktan aldılar.
“Kurtaracağız” dediler,
Ama her defasında kendilerini kurtardılar...

Bir zamanlar koca dağlardık biz,
Başımız bulutlara değerdi.
Şimdi bir avuç toprağa düştük,
Kırıntılarla yetinmeye zorlandık.
Bir zamanlar asil olanlar,
Şimdi suskun bir figan oldu.
Kimi kalemini sattı,
Kimi dilini susturdu,
Kimi yüreğini pazara çıkardı.

Ne ceket kaldı ne metelik,
Ne haysiyet ne şeref.
Önce ekmeğimizi çaldılar,
Sonra onurumuzu kemirdiler.
Boğazımızda düğümlenen lokmayı
Kadehlerinde köpürttüler.
Biz kuru ekmeğe muhtaçken
Onlar bal sofralarında birbirine şerefe dediler...

Adaletin terazisi mi dedin?
Bir o yana, bir bu yana kayar,
Kimin cebi doluysa kefesi ona iner.
Yoksulun davası sürünür,
Varsılın günahı süslenir.
Birinin gözyaşı sel olur,
Ama dosyası rafta çürür.
Diğerinin suçları dağ olur,
Ama bir kalem darbesiyle
Kuş tüyü gibi uçar.

Ahlak dedik, yüce bildik,
Ama her kural güce eğildi.
Hak dedik, hukuk dedik,
Ama masanın altına itildik.
Bir kalem oynadı,
Onca canın teri silindi.
Bir imza atıldı,
Koca bir ömrün emeği kayboldu.

Ve şimdi…
Ayağa kalktık ama oturacak yerimiz yok.
Sofralar kuruldu ama bize kırıntı düşmedi.
Konuşacak sözümüz var ama duyan kulak yok.
Kulaklar tıkalı, vicdanlar mühürlü.
Adalet bekledik ama terazinin kefesi çoktan satılmış.
Üstüne bir de bize “sabır” öğrettiler.
Sabır dediler, ama kendi paylarına şatafat düştü,
Bize ise çürük duvarların gölgesi kaldı.

Ama bilsinler ki,
Bizim sabrımız zillet değil,
Bizim suskunluğumuz korku değil,
Bizim bekleyişimiz teslimiyet değil.
Biz, sabrı imanla taşıyanız,
Ve zamanı geldiğinde
Dağları yerinden oynatırız...

Yine de ayaktayız,
Yine de yılmadık.
Çünkü biliriz ki zulüm baki olmaz.
Ve er ya da geç hak yerini bulur.

Gök susmaz,
Yer yutmaz,
Tarih unutmaz.
Bugün kürsüde naralar atanlar
Yarın sokak aralarında yüzlerini saklar.
Bugün saltanat sürenler
Yarın kendi gölgelerinden korkar.
Bugün masada tok karnına vaaz verenler
Yarın açlığın ne demek olduğunu
Çocuklarının gözünde görecek.

Biz susmayız,
Biz eğilmeyiz,
Biz vazgeçmeyiz.
Çünkü biliriz ki tarih
Dik duranların alnına yazılır.
Ve çürüyen her saltanat
Kendi gölgesinde boğulur.

Bir gün gelir,
Sarayların kapıları pas tutar.
Bir gün gelir,
Satılmış teraziler kırılır.
Bir gün gelir,
Yeminler yeniden göğe çıkar.
Ve halkın sesi
Bir dağ gibi yükselir.

İşte o gün,
Bizim dilimiz yeniden açar.
Bizim ellerimiz yeniden yazar.
Ve bütün ihanetlerin üstüne
Bir tek kelime kazınır:
“Direniş.”

Ayağa kalk dediler, kalktık,
Ve artık oturmak yok!
Kalktık, yıkılmayacağız.
Kalktık, susmayacağız.
Kalktık, unutmayacağız.
Çünkü biliriz:
Hak, sonunda mutlaka
Kendi yolunu bulur.

Ve zincirler…
Ne kadar kalın,
Ne kadar paslı,
Ne kadar ağır olursa olsun,
Kırılır bir gün.
Çünkü zinciri kıran
Çekiç değil,
İnandığı davadır insanın...

Biz zincir kıranların torunlarıyız,
Ve zincir kıranların çocukları
Yeniden doğuyor aramızda.
Bugün belki kalabalık değiliz,
Ama yarın milyon olacağız.
Bugün belki susturulduk,
Ama yarın gök gürlemesi gibi konuşacağız.
Bugün belki görünmeyiz,
Ama yarın dağ gibi dikileceğiz.

Zincir kırmak
Sadece demiri parçalamak değildir.
Zincir kırmak,
Korkuyu yırtmaktır.
Zincir kırmak,
Umudu diriltmektir.
Zincir kırmak,
Zulme karşı gözlerini kapatmamaktır.

Biz zincir kıranların destanıyız.
Kanla yazıldık,
Gözyaşıyla yoğrulduk,
Ama asla unutulmadık.
Her düşüşümüz
Yeni bir kalkış oldu.
Her kaybımız
Yeni bir dirilişin tohumu oldu.

Ve işte şimdi,
Bir kez daha yükseliyoruz:
Ayağa kalk dediler, kalktık!
Kalktık, zincirlerimizi kırdık,
Ve bu destanı tarihin taşına kazıdık:

“Zulüm baki değildir,
Hak er geç yerini bulur.
Zincir ne kadar güçlü olursa olsun,
Onu kıracak bir yürek mutlaka vardır.”

Erol Kekeç / 13.03.2025 / Namazgah / İST

3 Eylül 2025 Çarşamba

Tevhit Destanı Bedir’den Bugüne Emanet

 


I. 571’in Işığı

Yıl 571…
Gecelerin en karanlığı, gündüzlerin en boğucu hâli.
Kâbe’nin etrafında insan yığınları; kimi taş parçasına tapıyor, kimi ateşe, kimi kendi nefsine…
Gökyüzü sanki yere kapanmış, yer göğe küsmüş.
İnsanlık, kendi karanlığında kaybolmuş.

Mekke’nin dar sokaklarında çocuklar koşuyor;
Ama gözlerinde nur değil, putların gölgesi var.
Kimi Lat’a, kimi Uzza’ya kurbanlar adıyor,
Kimi ellerini göğe değil, taşa açıyor.
Babasız kalan bir çocuk, kimsesiz bir kız, köleleştirilmiş bir insan…
Hepsinin dudaklarından dökülen aynı feryat:
“Bu mudur hayat? Bu mudur kader?”

O günlerde Arap yarımadası yalnızca bir çöl değildi.
Çöl, aslında bir ruh hâliydi.
Bir damla suya hasret kalmış gibi, bir damla hakikate açlık duyuyordu.
Ticaret kervanları gelip geçiyor, altınlar el değiştiriyor,
Ama kalpler bomboş kalıyordu.

İşte tam o günlerde,
Mekke’nin bir evinde bir anne gözyaşlarıyla kıvranıyordu.
Amine…
Ne kadar da gençti, ne kadar da narin.
Ama karnında taşıdığı yük, yalnızca bir evladın yükü değildi.
O, bütün insanlığın yükünü taşıyordu...

Ve doğdu…
571 yılının nisanında, rahmet indi yeryüzüne.
Karanlıkları yaran bir yıldız,
Geceyi aydınlatan bir güneş,
Yeryüzünün “en öksüz” ama “en güçlü” yetimi…

Muhammed Mustafa …

Onun doğumu, yalnızca bir çocuğun hayata göz açışı değildi.
Onun doğumu, taşların sustuğu, yıldızların dile geldiği bir andı.
Çünkü o anda, gökyüzü yeryüzüne “şahit” olmuştu.

Kimi tarihçiler anlatır:
Sasani saraylarının sütunları yıkıldı,
Bin yıldır yanan Mecusî ateşi söndü,
Kisrâ’nın tahtı çatladı.
Çünkü hakikat gelmişti, batılın temelleri sarsılmıştı.

Ama asıl mucize,
Onun gözlerindeydi.
O gözlerde ne hırs vardı, ne kin.
O gözler, doğduğu andan itibaren,
Bir ümmetin, bir insanlığın kurtuluşunu müjdeliyordu.

Mekke’nin kalabalıkları o gün,
Henüz farkında değildi.
Ama tarih biliyordu:
Karanlığın hükmü uzun sürmeyecekti.
Çünkü 571, artık takvimlerde bir yıl değil,
Tarihin yönünü değiştiren bir milat olmuştu.

Yetimliğin Hikmeti

Muhammed , daha beşikteyken babasızdı.
Abdullah çoktan göçmüştü bu dünyadan.
Ve birkaç yıl sonra annesi Amine de göçüp gidince,
O çocuk, koca kâinatın en büyük yalnızlığını tattı.

Yetimlik…
İnsanın içini burkan, kalbini yakan bir kelime.
Ama onun için yetimlik bir kırılma değildi.
Yetimlik, onu insanlığın her öksüz kalbine yaklaştırdı.
Yetimlik, onun kalbini yumuşattı, gözlerini hakikate çevirdi.

Düşün ki, bir çocuk var:
Ne anne sesi, ne baba şefkati,
Ne sıcak bir ocak, ne güvenli bir gölge…
Ama onun kalbi göklere açılmış,
Onun sığınağı Rahman olmuş.

Evet, Allah ona en baştan şunu öğretiyordu:
“Senin sahibin yalnız Benim!”
Ve o çocuk, yüreğinde bu sesi taşıyarak büyüdü.

Dedesi Abdulmuttalib’in yanında kısa bir süre,
Sonra amcası Ebu Talib’in himayesinde…
Ama aslında hep bir “kimsesiz”di.
Ve bil ki, kimsesizlik Allah’a giden yolun en yakın durağıdır...

O yüzden Kur’an ona yıllar sonra seslenecekti:
“Rabbin seni yetim bulmadı mı da barındırmadı?” (Duha/ 6)

İşte bu ayet, onun çocukluğunun özetiydi.
Allah onu yetim bıraktı,
Ki yetimlerin ne demek olduğunu bilsin.
Allah onu kimsesiz bıraktı,
Ki bütün kimsesizlerin yoldaşı olsun.
Allah onu acıyla büyüttü,
Ki ümmetin her acısını kendi kalbinde hissetsin.

Onun için o, hiçbir zaman masallara sığınmadı.
Çocukların hayali kahramanlarla büyüdüğü yerde,
O yalnızca hakikatin gölgesinde yürüdü.
Ona “el-Emîn” denmesi boşuna değildi.
Çünkü daha çocukken bile,
O kalpte yalan yoktu, o dilde oyun yoktu.

Yetimlik, onda bir yara değildi,
Yetimlik onda bir rahmetti.
Çünkü yetim kalp, daha çok Allah’a yaslanır.
Ve onun kalbi, baştan sona Allah’a yaslanarak büyüdü.

Bugün ey ümmet!
Senin çocukların yetim değil belki,
Ama onların kalpleri yetim…
Onların ruhu sahipsiz, onların yüreği öksüz.
Çünkü sen onları televizyonun, reklamın, modanın kucağına bıraktın.
Onlar anne-babasıyla beraber ama aslında yapayalnız.

Unutma!
Muhammed  yetim büyüdü ama Rabbin himayesindeydi.
Bugün senin evladın kalabalıklar içinde büyüyor
Ama Rabbin rahmetinden uzak…
Hangisi daha yetim?

Ey anne, ey baba!
Eğer evladını Muhammed’in yoluna hazırlamazsan,
Onu Uhud’un Mus‘ab’ı yapmazsan,
O çocuğu yalnız kalabalıklara bırakmış olursun.

Yetimliğin hikmeti şudur:
İnsanı insanın kucağı değil, Allah’ın kudreti büyütür.
Ve o kudret, Muhammed’i yetimken bile
En büyük davanın sahibi yaptı...

İlk Dostluklar, İlk Sadakat

Her dava, bir kalple başlar…
Ama o kalp tek başına yürüdüğünde, yol ağır gelir.
İşte o yüzden Allah, Muhammed'in yoluna yoldaşlar koydu.

O yoldaşların ilki, çocukluk arkadaşıydı: Ebûbekir es-Sıddık.
Henüz Muhammed “Ben Peygamberim” dediği anda,
Tek bir an bile tereddüt etmedi.
Ne delil istedi, ne mucize aradı.
Sadece dedi ki:
“Sen şimdiye kadar hiç yalan söylemedin.
Bunda da yalan söylemezsin.”

İşte sadakatin adı buydu: Sıddık.
Ve tarihin en büyük imzasını attı:
“O ne derse, haktır.”

Sonra Ali…
Henüz bir çocuktu.
Ama çocukluğunun saf kalbiyle koştu Resûl’ün yanına.
Bir çocuğun safiyetiyle,
Bir yiğidin cesaretiyle,
Hiç düşünmeden “Evet!” dedi.

Zeyd bin Hârise…
Köleydi.
Ama onun yanında özgürlüğün tadına vardı.
“Ben köle değilim artık, senin yanında hürüm” dedi.

Hatice…
Mekke’nin en zengin kadını,
Ama aynı zamanda en temiz kalbi.
Malını, yüreğini, hayatını onun yoluna serdi.
Dünyanın en büyük tüccarı iken,
Allah’ın davasının tüccarı oldu.

İşte bu ilk halkalar…
Küçük gibi görünen ama tarihin temel taşlarıydı.
Onların imanındaki samimiyet,
Sonraki yüzyılların bütün direnişlerine güç oldu.

Bugün ey Müslüman!
Sen dostunu kim seçiyorsun?
Senin dostların Ebûbekir gibi mi,
Yoksa menfaatin için yanına gelen çıkar dostları mı?

O gün Ebûbekir vardı,
O gün Hatice vardı,
O gün Ali vardı.
Bugün senin yanında kim var?

Sadakat, yalnızca güzel söz söylemek değildir.
Sadakat, Resûl’ün yanında dik durmaktır.
Sadakat, onun daveti ağır bedel istediğinde
“Ben varım” diyebilmektir.

Ey ümmet!
Bugün sadakat istiyorsan,
Ebûbekir’in sıdkını,
Hatice’nin fedakârlığını,
Ali’nin cesaretini,
Zeyd’in teslimiyetini bulmalısın.

Yoksa senin dostlukların,
Bir menfaatin bittiğinde dağılıyorsa,
Bir imtihanda sırt dönüyorsa,
Onlar Uhud’daki gafletin yol arkadaşlarıdır,
Bedir’deki kahramanların değil!

İlk dostluklar, ilk sadakat…
O dava bir avuç insana ağır görünmedi.
Çünkü kalplerindeki iman,
Kâinatı taşırdı.
Ve işte bu yüzden,
Tarih onların adını rahmetle anıyor.

Bedir, Azın Çoğa Galibiyeti

Tarih, bazı günleri altın harflerle yazar.
Bedir günü işte onlardan biriydi.
O gün gökyüzü yeryüzüne eğildi,
Melekler saf saf dizildi,
Ve Rabb’in vaadi gerçekleşti:
“Nice az topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluklara galip gelir.”

Müslümanlar üç yüz on küsur kişiydi.
Karşılarında ise bin kişilik bir ordu.
Silahları az, zırhları eksik,
Ama kalpleri imanla dopdolu.
Karşılarındaki ise kılıçla donanmış,
Ama yürekleri boş, ruhları kararmış.

Resûlullah , sahabenin önünde ellerini kaldırdı:
“Allâh’ım! Bu topluluk yok olursa,
Yeryüzünde Sana ibadet edecek kimse kalmaz.”
O dua öyle içten, öyle yakıcıydı ki,
Gökyüzü titredi, rahmet kanatları açıldı.

Bedir’de savaş, sayıların savaşı değildi.
Bedir’de savaş, imanla küfrün savaşıydı.
Azlar çoklara üstün geldi,
Çünkü az olanın yanında Allah vardı.

Sahabenin yüreğinde korku yoktu.
Onlar bilirdi ki,
Cennetin kapıları kılıçların gölgesindeydi.
Ve Bedir’de kanlarıyla o kapıları araladılar.

Bir yiğit sahabe, Resûl’e gelerek sordu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Eğer ben bu saatte şehit olursam,
Nereye giderim?”
Resûlullah  cevap verdi:
“Cennete.”
Adam hemen hurmalarını yere attı ve kılıcını kuşandı:
“Benim için bu hurmaları yemek bile uzun bir hayat!” dedi.
Ve koşarak şehadete yürüdü.

Ey Müslüman!
Bedir’in ruhu, bir imanın bedeliyle kazanıldı.
Sen şimdi neyin bedelini ödemeye hazırsın?
Üç yüz kişi koca orduya karşı çıkarken,
Sen üç kişiyle hakkı savunmaya cesaret edebiliyor musun?
Onlar kılıçsız çıktılar ama imanla kazandılar.
Sen imanla dolu musun, yoksa dünyalıklarla ağır mı geldin?

Bedir, bir kez daha gösterdi:
Zafer, sayıların çokluğunda değil,
Silahların parlaklığında değil.
Zafer, yalnızca Allah’a güvenen kalplerdeydi.
Ve bugün de öyledir.

Unutma ey ümmet!
Sen Bedir’in torunusun.
Senin damarlarında, o şehitlerin kanından bir damla akıyorsa,
Senin kalbinde de aynı ateş yanmalı.
Yoksa sen, Bedir’deki ruhu unutanlardan mı olacaksın?

Bedir’in kokusu hâlâ çöl rüzgârında,
Bedir’in sedası hâlâ meleklerin kanadında…
O gün azlar çoklara üstün geldi.
Bugün de üstün gelecek olanlar,
Az da olsalar, Allah’a güvenenlerdir.

Uhud’un Sarsıntısı

Uhud…
Adını anınca bile kalpler titrer.
Bir dağdır o; taş değildir, sükûttur.
Bir dağdır o; susmaz, ders verir.
Uhud, ümmetin imtihan aynasıdır.

Müslümanlar Bedir’in zafer sarhoşluğunu yaşamıyordu aslında.
Ama Mekke’nin müşrikleri Bedir’in acısını unutmadı.
Yenilginin intikamı için hazırlık yaptılar.
Kılıçlarını bileylediler, nefretlerini büyüttüler,
Ve Uhud’un eteklerinde toplandılar.

Resûlullah , ordusunu düzenledi.
Uhud’un yamacına elli okçu dikti.
Onlara tek bir emir verdi:
“Biz kazansak da kaybetsek de,
Buradan ayrılmayın.”

Bu, bir emirden öteydi.
Bu, imtihanın özüdür:
“Allah’ın Resûlü ne derse, ondan dönmeyin.”

Savaşın ilk anlarında zafer Müslümanlara yaklaştı.
Müşrikler dağıldı,
Onların bayrakları yere düştü.
Müminlerin kalpleri coştu.
Ama işte tam orada,
Dünyanın tuzağı devreye girdi.

Okçuların bir kısmı, ganimeti görünce dayanamayıp yerlerini terk etti.
“Zafer tamamdır, nasibimizi alalım” dediler.
Ve işte o an, imtihanın şiddeti indi.

Arkadan bir ses yükseldi,
Kureyş’in süvarileri fırsatı yakaladı.
Atlarıyla dolu dizgin arkadan hücuma kalktılar.
Müslümanların düzeni bozuldu,
Zafer bir anda hezimete dönüştü.

Okçuların küçük hatası,
Koca ümmete büyük bir ders oldu.

Uhud’un en acı anı…
Resûlullah  yaralandı.
Dişi kırıldı, miğferi başına saplandı,
Kan yüzüne aktı.
Sahabeler perişan oldu.
Kimileri “Resûl öldürüldü!” diye bağırdı.
Kalplerde bir anlık ümitsizlik dolaştı.

Ama Resûlullah  dizlerinin üstünde,
Yüzü kanlar içinde,
Elleri semaya açıldı:
“Allâh’ım, kavmime hidayet ver.
Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Bu söz, Uhud’un en büyük mucizesiydi.
Yaralı bir peygamber,
Öldürülmek istenen bir lider,
Yine de düşmanına rahmet diliyordu.

Uhud bize şunu öğretti:
Zafer ganimetle değil, sabırla korunur.
Uhud bize şunu öğretti:
Resûl’e itaat, hayatın merkezidir.
Uhud bize şunu öğretti:
Dünya malı için bir adım geri düşersen,
Bin adım kaybedersin.

Ey ümmet!
Sen bugün hangi okçu gibisin?
Yerinde duran mı, yoksa dünyaya koşan mı?
Uhud’un hatasını tekrar eden mi,
Yoksa Uhud’dan ders alan mı?

Unutma:
Uhud’un sarsıntısı, Allah’ın terbiyesiydi.
Bir ümmetin ayağa kalkması için
Önce dizlerinin üstüne çökmesi gerekmişti.

Ve Uhud, o çökmenin ve yeniden dirilişin adı oldu.

Hendek, Direnişin Hendesi

Mekke’nin müşrikleri, Bedir’de mağlup oldular.
Uhud’da da tam zafer kazanamadılar.
Ama kinleri sönmedi, bilakis büyüdü.
Kureyş, diğer kabileleri topladı.
On bin kişilik bir orduyla Medine’ye yürüdüler.

Ama bu kez Müslümanların sayısı üç bin civarındaydı.
Aradaki uçurum korkutucuydu.
“Bu sefer yok olacaklar” diye düşündü müşrikler.
Fakat Allah’ın planı onların planlarından büyüktü.

Müslümanların içinde bir bilge vardı:
Selman-ı Farisi.
İranlı bir köleydi, ama aklı özgürdü.
Savaş tecrübesi vardı.
Dedi ki:
“Ey Allah’ın Resûlü, biz memleketimizde böyle durumlarda şehrin etrafına hendek kazarız.”

Hendek…
Arapların hiç bilmediği bir savaş taktiğiydi.
Ve işte o gün, Medine’nin etrafına kazıldı.
Müslümanlar günlerce çalıştı,
Aç karınla, soğukta, yorgunlukla,
Ama her kazma vuruşunda iman büyüdü.

Resûlullah hendekte taş kırarken,
Kıvılcımlar saçıldı.
Ve o an şöyle buyurdu:
“Allah bana Şam’ın, Yemen’in, Kisrâ’nın hazinelerini gösterdi.
İslam onların hepsine ulaşacak.”

Sahabeler yorgundu ama Resûl’ün sözüyle dirildi.
Çünkü biliyorlardı ki,
Bu hendek yalnızca bir çukur değil,
Bir sabır sınavıydı.

Müşrikler geldiler,
Ama hendek karşılarında bir sur gibi dikildi.
Atlarını geçiremediler,
Kılıçlarını indiremediler.
Çaresizlik içinde günler geçti.

Bir müşrik çıktı: Amr bin Abdüved.
Arapların en meşhurlarındandı.
Hendekten atladı, meydan okudu.
Ve karşısına yalnızca Ali çıktı.
Gençti ama yüreği koca bir dağdı.
Ali kılıcını kaldırdı,
Ve bir darbede müşrik yiğidini yere serdi.

O an, Müslümanların kalbi imanla doldu,
Müşriklerin kalbi korkuyla sarsıldı.

Hendek Savaşı, büyük bir çarpışmadan ziyade,
Bir sabır savaşıydı.
Soğuk, açlık, korku…
Ama Müslümanlar dayanırken,
Müşrikler çözülmeye başladı.
Rüzgâr çadırlarını söktü,
Yağmur yollarını kapattı.
Ve sonunda hepsi geri çekildi.

Allah, hiçbir kılıç sallanmadan,
Zaferi sabredenlere verdi.

Ey ümmet!
Hendek bize şunu öğretti:
Her savaş kılıçla kazanılmaz.
Bazen sabır bir kılıçtır,
Bazen açlığa direniş en büyük kahramanlıktır.
Hendek, bir çukur değildi.
Hendek, ümmetin iradesiydi.

Bugün de düşmanların çok olabilir.
Silahları, paraları, planları olabilir.
Ama sen hendek gibi bir sabır kazarsan,
Hiçbir güç o hendeği aşamaz.

Hendek, direnişin hendeğiydi.
Ve Allah, o hendeğin içinden bir ümmete zafer doğurdu.

Veda Hutbesi ve Son Nefes

Yıllar geçti…
Bedir’in ateşi, Uhud’un sarsıntısı, Hendek’in sabrı…
Hepsi bir imtihan zinciriydi.
Ve artık zincirin son halkası yaklaşmıştı.

Peygamber , Mekke’ye girdiğinde,
Onu sürüp atan, ona taş atan,
Yıllarca düşmanlık edenlerin karşısında,
Zafer kazanmış bir komutan olarak değil,
Merhamet dolu bir rahmet olarak durdu.

“Bugün size Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim:
‘Size kınama yoktur. Allah sizi bağışlasın.’”

Mekke teslim olmuştu.
Ama asıl fetih, kalplerin teslimiydi.
Çünkü o gün herkes anladı ki,
O’nun davası öç davası değil,
Rahmet davasıydı.

Ardından gün geldi…
Arafat’ın sıcağında, binlerce insanın önünde
Son kez konuştu.
Bu konuşma, bir vedaydı.
Ama aynı zamanda bir ahitti.

“Ey insanlar!
Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız size haramdır,
Tıpkı bu gününüzün, bu beldenizin, bu ayınızın haram olduğu gibi.

Ey insanlar!
Rabbiniz birdir, babanız birdir.
Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba,
Kızılın siyaha, siyahın kızıl üzerine üstünlüğü yoktur.
Üstünlük yalnızca takvadadır.”

Ve en büyük vasiyeti:
“Size öyle bir  emanet bırakıyorum ki,
Ona sarıldıkça asla sapıtmazsınız:
Allah’ın Kitabı hayatın membaı olsun...

Bu hutbe, insanlığın anayasasıydı.
Ama aynı zamanda bir ayrılığın işaretiydi.
Çünkü o konuşmadan sonra Resûlullah çok yaşamadı.

Medine’ye döndü.
Hastalığı ağırlaştı.
Mescide çıkamadığı günler oldu.
Ama her seferinde, tek bir şey söyledi:
“Namaza, namaza dikkat edin!
Ve elinizin altındakilere iyi davranın!”

Sonra o büyük an geldi.
Sevgili eşlerinin yanında,
Son nefesini alırken dudaklarında tek bir dua vardı:
“Refîk-i A‘lâ… En Yüce Dost…”

Ve gözleri kapandı.
Ama o gün yalnızca bir peygamberin gözleri kapandı.
Aslında o gün, bir ümmetin gözleri açıldı.

Ey ümmet!
Veda Hutbesi’ni unutan,
Veda anındaki gözyaşını anlamayan,
Muhammed’in ümmeti olamaz.

Çünkü o hutbe, senin yol haritandı.
O hutbe, insanlığın kurtuluş reçetesiydi.
O hutbe, Uhud’dan, Bedir’den, Hendek’ten daha büyük bir zaferdi.

Ve o son nefes, bize şunu öğretti:
Dünyanın bütün dostları terk eder,
Ama En Yüce Dost terk etmez.

Bugüne Bırakılan Miras

Her yolculuk, bir sonla tamamlanır.
Ama bu son, aslında yeni bir başlangıçtır.
Peygamber  bu dünyadan ayrıldığında,
Geriye saraylar, hazineler bırakmadı.
Ardında kılıçlar, tahtlar, taclar bırakmadı.

Onun bıraktığı miras;
Bir kelimeydi: “Lâ ilâhe illallah.”
Bir hayat tarzıydı: Tevhit ve adalet.
Bir ümmetti: Omuz omuza duran müminler.

Bedir bize şunu öğretti:
Azlık, zayıflık değildir.
Allah’ın yanında olan, kalabalık ordulardan üstündür.

Uhud bize şunu öğretti:
Zafer, Resûl’e itaattedir.
Bir anlık gaflet, bir ümmete ağır fatura olur.

Hendek bize şunu öğretti:
Sabır, en büyük silahtır.
Düşman çok olabilir, ama sabredenler asla kaybetmez.

Veda Hutbesi bize şunu öğretti:
İnsanlık, renklerle, dillerle, ırklarla ayrılmaz.
Tek ölçü, kalbin takvasıdır.

Ve bugün ey ümmet!
Senin önünde bir soru var:
Bu mirası taşıyacak mısın, yoksa yitirecek misin?

Bugün şeytanlar televizyonlardan konuşuyor.
Bugün müşrikler tanklarla değil, ideolojilerle saldırıyor.
Bugün ganimet okçuları, ekranların başında,
Kendi nefisleri için peygamberin mirasını terk ediyor.

Sen Bedir’in yiğidi misin,
Yoksa Uhud’un gafili mi?
Sen Hendek’te sabredenlerden misin,
Yoksa dünyalık için sabırsızlananlardan mı?

Allah Resûlü  dedi ki:
“Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.”
Ama ümmetin parçalanmışsa,
Demek ki hak, küçük bir azınlığın omuzlarında duruyor.
İşte bu azlık, yeniden Bedir’in ordusudur.

Ey kardeşim!
Sen o ordunun neferi olmaya var mısın?
Sen kendi Uhud’undan ders çıkarmaya hazır mısın?
Sen kendi hendeğini sabırla kazacak mısın?
Sen Veda Hutbesi’ni kendi evinde, kendi sokağında yaşayacak mısın?

Miras ağırdır.
Ama bu mirasın sahibi Allah’tır.
Ve Allah, kendi mirasını koruyacaktır.
Bizden istediği tek şey şudur:
Sadakat.

Sadakatle yaşamak,
Sadakatle direnmek,
Sadakatle ölmek…

Bugüne bırakılan miras şudur:
Dünya fani, dava baki.
Zafer sayılarda değil, sabırdadır.
Üstünlük parada değil, takvadadır.
Kurtuluş makamda değil, kulluktadır.

Ve asıl zafer,
Allah’ın razı olduğu bir nefesle
Dünyadan ayrılmaktır...

Erol Kekeç/bir Haftalık Bir şiir oldu ama bugün ki tarihe,03.09.2025'atfedildmilmiştir./Namazgah/İST

2 Eylül 2025 Salı

Ayağa Kalkış Destanı


Ayağa kalk dediler, kalktık,
Künyemizi yırtıp tarihin alnına kazıdık,
Umudu tuttuk ellerimizden kan damlarken,
Düşe kalka yürüdük,
Nice baharlar gördük,
Nice kışları ayakta atlattık...

Sandık ki vatan bizim,
Sandık ki adalet haktır,
Sandık ki yeminler göğe ulaşır,
Meğer kürsüye kim çıkarsa
Onun hükmü bakiymiş,
Onun sesi kanun,
Onun sözü kadermiş...

Bir lokma ekmek için eğilmeyen,
Hak için susmayan diller,
Bir baktık ki meydanda yalnız,
Ama oturanlar taht sahibi olmuş...

Ne yeminler edildi,
Ne büyük sözler verildi,
Birer birer eridi zaman içinde,
Ve hep aynı masal söylendi:
“Halk için geldik” dediler,
Ama hep halktan aldılar,
“Kurtaracağız” dediler,
Ama her seferinde kendilerini kurtardılar...

Bir zamanlar koca dağlardık

Şimdi bir avuç toprağa düştük
Bir zamanlar asil olanlar,
Şimdi sessiz bir figan oldu.

Ne ceket kaldı ne metelik,
Ne haysiyet ne şeref…
Önce ekmeğimizi çaldılar,
Sonra onurumuzu kemirdiler.

Adaletin terazisi mi dedin?
Bir o yana, bir bu yana kayar,
Paran varsa düze çıkarsın,
Yoksa ömrün yasla geçer...

Ahlak dedik, yüce bildik,
Ama her kural güce eğildi,
Hak dedik, hukuk dedik,
Ama masanın altına itildik.

Ve şimdi…
Ayağa kalktık ama oturacak yerimiz yok,
Sofralar kuruldu ama bize kırıntı düşmedi,
Konuşacak sözümüz var ama duyan kulak yok,
Kulaklar tıkalı, vicdanlar mühürlü...

Adalet bekledik ama terazinin kefesi çoktan satılmış,
Üstüne bir de bize “sabır” öğrettiler,
Bir elimiz boş, bir elimiz yara içinde.

Yine de ayaktayız,
Yine de yılmadık.
Çünkü biliriz ki,
Zulüm baki olmaz,
Ve er ya da geç,
Hak yerini bulur.

Biz susmayız,
Biz eğilmeyiz,
Biz vazgeçmeyiz.
Çünkü biliriz ki tarih,
Dik duranların alnına yazılır,
Ve çürüyen her saltanat
Kendi gölgesinde boğulur...

Erol Kekeç / 13.03.2025 / Namazgah / İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...