31 Ekim 2024 Perşembe

Suskun Yer Şahit Gök


Her evde şehit,
Her mahallede bir direnişin izi,
Yer suskun ama gök şahit;
Gazze'nin kalbinde her yara, bir yıldız gibi,
Karanlıkla örtülse de bir umut gizli...

Yaralı sokaklarda çocukların sessiz ağıdı,
Birer mezar taşı olmuş taş duvarları,
Kırık dökük bir kent değil sadece,
Her köşe başı bir kahramanın siperi,
Her taşında bir hayat saklı, bir umut gizli...

O sokaklardan geçerken,
Gözyaşları dökülür, yürek yangını büyür,
Her adımda bir şehit, her duvarda bir kan,
Bu şehirde gök şahid, toprağın dili suskun,
Ama sükûnetin ardında bir çığlık saklı...

Bebeklerin mırıldandığı ninni değil burada,
Barışın dili çoktan susmuş ,
Bir annenin gözlerinde yaş,
Bir babanın ellerinde öfke;
Susmuş bir dünya ama Gazze hep diri,
Kanla sulanır her karış toprağı... 

Evlerde, yitirilen masumların adı kaldı,
Küçük sandıklarda saklı umutlar gibi,
Her evde bir şehit, her sokakta bir gölge,
Ve biz, toprağın yasına duran tanıklar,
Gök, bu acıya şahid; bir sükut var, ama ağır...

Dünya dönüyor elbette ama burada ağır bir hüzün,
Zaman durmuş sanki, ağlamak bile sessiz,
Her bir hayat Gazze'de bir destan gibi,
Yıkık duvarlar değil bu sadece,
Bir milletin onuru, acısı, ve sonsuz direnişi.

Bir ağıt yükselir gökyüzüne doğru,
Şairler yetim kalır burada, kelimeler güçsüz,
Her evin içinde bir yas, bir öfke,
Her sokak bir destanın sessiz tanığı,
Gözler dualarla birleşir; umut hep diri,
Yer suskun ama gök şahid, bir halk hep ayakta...

Gazze’de sokaklar ölü, duvarlar yıkık,
Ama her taşın ardında gizli bir umut var,
Bir çiçek gibi açar kanın ve yıkımın üstünde,
Küçük bir el büyüyen bir fidan gibi,
Gözleri geleceğe bakan bir çocuk saklı...

O kırık duvarların arkasında,
Toprak ana, çocuklarını kucaklar gibi,
Ve her yeni doğan günle,
Bir umudu daha yazar kalemimizle kan kırmızısına,
Hangi duvar yıkılsa, altından bir direniş çıkar gizlice...

Dünya suskun; kulakları sağır,
Görmeyen gözler, duymayan diller,
Ama biz biliriz; gök şahid bu hüzne,
Çünkü her yıldız, her akşam
Bizim yasımızı taşır, bizim sessiz çığlığımızı...

Savaşın ortasında açan bir çiçek gibi,
Yıkıntılar içinde bir serçenin cıvıltısı,
Hayatta kalan her ruh, bize bir direniş,
Yıldızlar şahid, gökyüzüyle el ele,
Bu şehrin yarınlarına, umutla bakacağız...

O eller ki, küçük parmaklarıyla,
Yarına dokunmak isteyen her çocuk,
Kanla karışsa da parmak uçları,
Gökyüzüne uzanmış; bir gün elbet,
Adaletin ışığı bize de değecek...

Yine de suskun kalmayacağız,
Her duamızda bir ateş yakacağız,
Bizi duyan varsa göklerin ötesinde,
Görecek; Gazze'nin gözlerinde bir hayat saklı,
Bu toprakta umut hiç bitmez, kan da durmaz...

Bir yemin ederiz her gece karanlığında,
Sessizce yükselen yıldızlarla,
Her kaybolan can için, her yıkılan ev için,
Ve her unutulan isim için,
Bir hatıra bırakırız gökyüzünde...

Gün gelir, bu toprak susar,
Ama o gün gelene dek,
Yemin ederiz Gazze'nin yıkılmayan umuduyla,
Yıldızların dağladığı, gecelerin ıssızlığında,
Her nefesimiz bir direniş olacak...

Şairin mısraları, Gazze’nin kalbi gibi,
Her harfi bir yarayı sarar,
Her dizesinde kanatır acıyı,
Bir şiir ki, diline almaz isyanı,
Ama her okuyanda yankılanır, Gazze’nin sesi gibi...

Biz ki umut ederiz, gözyaşlarımızla yeşeren toprakta,
Bir bahar gibi filizlenecek o gün,
Her kayıp canın hatırasını yaşatmak için,
O suskun dünya, o görmez gözler,
Bir gün gelecek Gazze’yi görecek...

Toprağın altında ezilmiş canların izinde,
Sessizce filizlenir direnişin tohumu,
Ölen her can bir gölge bırakır ardında,
Ve o gölgeyle aydınlanır gece karanlığı,
Bir yıldız gibi parlar çocukların gözlerinde...

Bir annenin ağıtları yankılanır sokaklarda,
Her duvarda bir çocuğun gülüşünü arar,
Ama bulamaz, çünkü yitip gitmiş hepsi,
O çocukların bakışları, derin yaralarla dolu,
Ve her yarada bir yemin  kalır saklı...

Bir yemin ki, susmaz Gazze’nin acısında,
Bir yemin ki, tüm dünya duymaz,
Ama biz biliriz; her gece o yeminle uyuruz,
Ve her sabah, aynı cesaretle uyanırız,
Korkmadan, yılmadan, kanı durmayan toprağımıza sarılırız...

Bu topraklar ki, her tanesinde bir hatıra,
Bir çocuk, bir ana, bir baba saklı,
Her canın bıraktığı izlerle dolu,
Ve biz, o izlerden güç buluruz;
Biliriz ki bu toprak, vazgeçilmez bir yurt bize...

Her damla kan, bir duanın yankısı,
Her yıkıntı bir hayalin kırık parçaları,
Ama biliriz, kırık parçalardan yeni umutlar doğar,
Çünkü Gazze, yeniden ve yeniden doğar,
Her sabahın ilk ışığında, ayakta kalır...

Gökyüzü ağlar bazen, toprağın üstüne,
Yağmurla yıkanır yıkıntılar, ama silinmez izler,
Her yağmur damlasında bir umut taşır bize,
Çünkü Gazze'nin gökleri bile acıyı taşır,
Ve toprağı umutla yoğurur o gözyaşları...

Bir şehrin kalbi kırık olabilir belki,
Ama ruhu asla; çünkü bu toprak yaşar,
Ve yaşadığı sürece de, susmaz direnişin sesi,
Her sokak başında, her evin avlusunda,
Bir fısıltı gibi yayılır: Vazgeçmeyeceğiz...

Çocuklarımız bilir, bu acının ağırlığını,
Ve öğrenirler cesareti, daha küçükken,
Bilirler, bu topraklara düşen her gözyaşı,
Bir çığlık, bir haykırış, bir hakikattir,
Ve bu hakikatin sesi yankılanır, susmaz asla...

Yarına bırakılan bir miras bu toprak,
Bir çocuğun çizdiği, özgürlüğün haritası,
Her kayıp can, bir zaferin sessiz sözleri gibi,
Gelecek nesillere fısıldar: Biz buradayız,
Ve burada kalacağız, sonsuz bir direnişle...

Her nefes bir yemin, her yemin bir umut,
Ve Gazze’nin göğsünde bir ateş yanar,
Bu ateş ki, yıldızların ötesine ulaşır,
Bir dua gibi yükselir göğe,
Her mısra bir yaşam, her kelime bir direniş...

Bir şairin kaleminden dökülen her harf,
Gazze’nin çığlığı, Gazze’nin özlemi,
Ve bu şiir, o şehitlerin dilinden dökülmüş,
Bir ses, bir çağrı, bir umut taşır bize,
Bu toprakların direnişini, sonsuz bir sevgiyle sarar...

Bu toprak, bu hayat, bu direniş,
Bir ömür boyu sürecek bir sevda gibi,
Çünkü Gazze sadece bir şehir değil,
Bir umut, bir ruh, bir miras,
Ve her adımda bizimle yürüyen bir gölge...

Her mısra, her söz, bir direniş çağrısı,
Ve o çağrı yankılanır gökyüzünde,
Geleceğe, çocuklarımıza, yarınlarımıza,
Bir fısıltı gibi yayılan: Biz buradayız,
Ve Gazze, asla susmayacak.

Bahadır Hataylı/09.08.2024/Namazgah/İST

30 Ekim 2024 Çarşamba

Mutluluğun Tarifi


Mutluluk, ne zengin sofralarda ne de altın saraylarda,

Bir bakış açısında saklıdır, gönlün aynasında.
Gözlerin gördüğü değil, ruhun hissettiğindedir,
Hayata nereden baktığınla renk bulur kaderin.

Bir gülümsemedir belki, karşılıksız, saf bir tebessüm,
Ya da bir dost eli, en zor günde gelen destek, özenli ve hüzün.
Mutluluğu dışarıda arayan yanılır, o hep içeride,
Kalbinin derinlerinde, bakışlarının saklı izlerinde.

Yağmurun altında ıslanmak da olabilir mutluluğun,
Güneşin sıcaklığını hissetmek de...
Bir kahve molasında, düşüncelere dalmak,
Belki de bir çocuğun gülüşünde huzur bulmak.

Sade bir bakış açısıdır aslında,
Her anın kıymetini bilmekle başlar.
Ne sahip olduklarında ne de elde ettiklerinde,
Hayata sevgiyle bakmaktır en derin mutluluk...

Bahadır Hataylı/28.10.2024/Sancaktepe/İST

29 Ekim 2024 Salı

Sevgiyi Toyken Tanıdık

Geçmişten izler taşır yüreğim,
Her yara, eski bir dost gibi tanıdık gelir,
Hayat dedikleri zehri içtim yudum yudum,
Bir kadeh gibi döküldü yıllarım,
Ve ihanetin gölgesinde bir ömrüm var artık...

Bilmiyorum, terk etmek bir çare olur belki,
Kaçıp gitmekten öte yollar da var,
Ama kapanmış yaraları kanatıp durma,
Sızısız bir acı bırak, hatıra kalsın o da.
Sürükleniyorum ihanet günlerinin içinde...

Ne sorular biter, ne cevaplar açık,
Gömerim başımı toprağa devekuşu misali,
Görmekten kaçmak değil midir bazen yaşamak?
Zira gözlerini kapattığında, yokmuş gibi olur ihanet ;

Bir selamı bile esirger oldunuz dost bildiklerim,
Bakışlarınızda kaybolan o eski kelimeler,
Kuru bir yaprak gibi savruluyor, sessizce,
Kafalar düşmüş belki, ama dertler hep aynı.
Kapanmış yaralar arasında, yalnızım...

Daldan dala konar acılar,
Bin yaranın içinde bir hatıra gibi durur,
Gecenin koynunda, hece hece,
Ölmeyi öğreniyor bu yürek.
Dağlar gibi ağır bir yük omzumda,
Ah, zorunlu bir yolculukmuş bu hayat dedikleri…

Kalbimizde yaralar mı olurdu,
Eğer dostlar dost kalabilseydi?
Yakutiye Camii'nin avlusunda,
Bir umutla dizilmiş tespih tanelerim,
Her biri gözyaşıyla ıslanmış,
O avluda yitirdim çocukluğumu...

Bir gül, aynı kökten beslenirdi,
Dostların kıymet bilmeden ezdiği,
Yarısı söylenmemiş bir cümlede kaldım,
Eksik kalan bir ömür gibi, ortada.
Yaşamak nasıl da zor gelirmiş bana,
Ve artık her şiirde bilirim,
İçimdeki kin biraz daha kök salıyor...

Dertlerin içinde sustum,
Aşk ağlatır derlerdi,
Ama bu dert, beni sessizliğe mahkum etti,
Yaralı bir kalbe basarak geçenlerin
Küllere çevirdiği her hayal gibi…
Ah, dost dediklerim, yolda bırakanlarım,
Satırlarda yüzünüzü gördüğüm her an,
Bir hayat daha yitip giderdi gözlerimde...

Gözlerimde biriken yaşlar, suskun kalır bazen,
İhanetin soğuk yüzü vurur her defasında.
Bir yara ki, her gece bin kere kanatır,
Sanki hançer darbesiyle açılmış gibi,
Kalbimde yer eden izler solgun bir çiçek misali,
Ve ben, bu zorunlu yalnızlığın koynunda,
Bir küskünlük türküsüne sarılıyorum...

Umudu her kırılan tespihe dizdim bir bir,
Yakutiye Camii’nin avlusunda,
Kırık taneler gibi dizildi gözyaşlarım,
Kuş misali özgür olmak varken,
Gönlümde bir kafeste,
Ağıtlar yakmayı öğrendim bu şehirde...

Yalnızlığın en derin türküsünü öğrendim,
Dost bildiklerimin bıraktığı boşlukta,
Kendi başıma bir yol oldum kendime,
İçimdeki rüzgar, sevdaya bir meydan okurcasına,
Savurur her acıyı ardında.
Ama bilir misin, her rüzgar gibi,
Acılarım da eskiyor, zamanla yitip gidiyor,
Fakat özlem bitmiyor,
Bir gün özlem de küser mi insana?

Eskimek, su gibi akmak zamanı bilmeden,
Kıyıya çarpıp geri dönen dalgalar gibi,
Özlerim her anı, içten bir selam gibi,
Ama kalbimde bir arayış,
Göremem ihanetin bayrağını sallayanları,
Yalnız kalırım, yalnız yaşarım,
Bir gün benden geriye bir kırık ezgi kalırsa,
İşte o, acıdan damıtılmış bir nehir olur belki...

Başımda ihanetin kırbaçları dönerken,
Ve yıllarım toprağın koynunda eskirken,
Hayat dediğin bir savaş,
Her darbesiyle, yeniden soluk aldığım.
Gecenin koynuna gömülürüm kimi vakit,
Bir mezara girer gibi usulca,
Ve sabaha mahşere hazır bir yolcuyum,
Kıldan ince sırat köprüsünde...

Güller kanar kendi dikenlerinden,
Analar boğar yavrularını,
Yalnızca ihanetin hüküm sürdüğü bu günde,
Ey Hasan, Ali, Hüseyin,
Bu ihanet sizin mirasınız değil,
Ekmeğime acı katık edenlerin gününde,
Acılarıma dost bildim kendimi...

Bir yolcu gibi susamış yudumlarım yılları,
Toprağın özleminde ve hasretinde,
Zaman eskir, eskir her anısı,
Bir selam yollamam artık uzaklara,
Çünkü bende kırık hatıralar var,
Ve görmek istemem,
İhaneti bayrak gibi taşımış kalpleri...

Bir gün ben de eskirim,
Eskimiş sular gibi,
Çağlamam artık sana,
Sessiz ve sedasız,
Her hecesinde buruk bir ağıt var artık,
Ve bir gün, kimsesiz bir yol olurum,
Ardımdan gelen gölgeler içinde...

Gözlerimin feri sönüyor yavaşça,
Burnuma çam kokusu savrulurken,
Kanım dudaklarda, sessiz bir veda,
Ve ihanetin kırbaçları,
Başımda dönerken bir lanet gibi,
Hançer misali yüreğimde saklı kalan,
Bu yol, vefanın sönmüş izleri,
Sevgiyi toyken tanımışız biz,
El yaktı, biz yanmadık sanmışız.

Hayat tek bir mevsime sığdırılmış,
Başka baharlar varmış, bilemedik,
Sevdalandığımız dava, bir yürek,
Bizi arayan o saf vefa,
Bir gün, gerçek yüzünü gösterdi.

Ve nihayet, yılgın bir seherde,
Kırık ezgiler arasında,
Benim oldu hayatın acı yüzü,
Benim oldu dilsiz sancılar,
İhanetin bıraktığı yaralar,
Ve kim bilir, belki bir gün,
Bu kırık türküyü sana duyururum.

Bahadır Hataylı/20.10.2024/Sancaktepe/İST

Gülmek Herkesin Hakkı-2


Gece rüzgarı yüzümde,

Yorgun ve titrek bir gölge gibi dolaşıyorum,
Bu taş sokaklarda sesim yankısız,
Çocukların kaybolan gülüşlerine hasretim...

Bir zamanlar, duyardım kahkahaları dağlarda,
Nergis toplayan çocuklar vardı yanı başımda,
Şimdi her şey, dumanlı dağlar ardında kalmış,
Bir eski masal gibi uzakta, soğuk ve suskun...

Ah, ne zaman yüreğime dolsa çocukların sesi,
Göğsümde bir burukluk, bir acı yükü,
Karanlıkta bile özlem büyüyor içimde,
Gülüşlerin uzaklaştığı her akşamüstü...

Bir zamanlar sıcaktı bu topraklar,
Gözlerde umut, ellerde direnen bir inanç vardı,
Her çocuğun yüreğinde bir gülüş saklıydı,
Şimdi soğuk rüzgarlar esiyor taş duvarların ardında...

Nergislerin kokusu sinmişti dağlara,
Ellerim cebimde yürüdüğüm o yollarda,
Bir türkü tuttururdum, hafif, sessiz,
Artık çocuk kahkahaları karışmıyor rüzgara...

Bu şehirde kaybolan bir şey var sanki,
Çocuk gülüşleri alınmış avuçlarından,
Yoksul bir hikaye, sessizce yaşanan,
Sanki hepsi göç etmiş bu koca şehirden.

Gecenin soğuğunda, eller cebimde,
Bakarım bu şehrin çelişkilerine,
Bir köşede itilmiş, unutturulmuş insanlar,
Gözlerinde buruk, soluk bir özlem var...

Bir sofrada şampanya patlarken gülüşler,
Diğer tarafta kuru ekmekle doyuyor çocuklar,
Zengin sofraların ışığında, körleşen vicdanlar,
O aç bebeklere dönüp hiç bakmıyorlar...

Sokaklardan geçerken bir fırtına gibi,
Saklı kalıyor bu çığlıklar, bu sessizlik,
Ellerim sıkılıyor bir öfkeyle,
Hasret kalmış ellerim o masum gülüşlere...

Bir gün gelir de dile gelse bu taş duvarlar,
Anlatsa tüm sakladığı hikayeleri,
Belki bir umut olur o an,
Acı çeken tüm çocuklara, sönmeyen bir meşale...

Ey vicdanını kaybetmiş olanlar, duyun,
Bu çocuklar da sizin gülüşlerinizi hak eder,
Bir damla merhamet, bir parça şefkat,
Küçük yüreklerin beklediği tek umut...

Geceleri sessiz sokaklarda yürüyen,
Gözü yaşlı bir umut arayan çocuklar için,
Adaletin ışığına hasret kalan kalpler,
Bir gün aydınlanır mı bu karanlıkta?

Bir gün adalet güneş gibi doğarsa,
Toprağa sererim bu çarpıklıkları,
Çocukların gülüşleri doldurur dünyayı,
Yoksa hasretle göçüp giderim bu diyardan...

Ama bil ki, tüm bu acılar,
Bir gülüşe olan inancım,
Sarsılmaz, bu kalp adalet için atarken,
Göğsümde büyüyen bir umut çiçeği var o günü bekleyen...

Duyulur mu bir gün bu masumların sesi,
Adaletle yeşerir mi bu toprak,
Belki bir gün çocuklar güler yeniden,
Ve ben hasretle gitmem, o güzel gülüşe...

Eğer bir gün adalet olursa bu topraklarda,
Ve çocuklar gülmeye doyar,
Bilirim ki, yüreğimde taşıdığım bu hasret,
Yerini bırakmış olur o büyük sevince...

Ama bugün, beklerim sessizce,
Dumanlı dağların ardında bir gülüş gibi,
Hasret kalmışken bir çocuk gülüşüne,
Umudum var hâlâ, yeşerecek yarınlara...

Erol Kekeç/29.10.2024/Sancaktepe/İST

Anın Güzelliği


Yaşamak bir sanattır,

Bir damla yağmurda gökkuşağını görebilmek,

Karanlıkta el yordamıyla bulup hayatı,
Ona sımsıkı sarılabilmek...

Yaşamayı bilmek değil yalnızca,
Yaşayabilmek derin bir sırdır, bir marifet.
Her nefes, bir fırça darbesi gibi
İnsanı kendisiyle baş başa bırakan,
Aklına düşen sorulardan
Cevaplar çıkarabilmek…

Bilir misin, kuğunun zarafeti gibi,
Süzülür hayat içimize, habersizce,
Oysa kuğu uçmayı bilir,
Doğasında saklıdır rüzgarın gücü,
İnsana da yaşamak, anlamaktır belki,
Ama anlamaktan öte, yaşanacak anı
İçinde duyabilmektir...

Ne çok vakti heba etmişiz aslında,
Boş işler ardında koşarak,
Yaşamanın sanatını öğrenmeden,
Sanatın yaşamı biçimlendirdiğini anlamadan,
Zamanı elimizden kayarken seyretmişiz,
Oysa zaman, kendi kendine akan bir ırmak,
Geri dönmez ama her an yenilenir durur...

Son diye bir şey yok belki de,
Sadece yeni başlangıçların örtüsü,
Kendi sonlarımızda,
Beynimizde kapanan kapılar...
Şimdi anlıyorum;
Son, sonsuzluktan bir parçaymış,
Her bitiş, bir doğuşa gebe kalırmış,
Her ölüm, bir filiz olurmuş;
Geç kalınmış bir vakit yok bu hayatta,
Her an, yaşanacak anların en güzelidir aslında...

Erol Kekeç/Eylül-2009/Çengelköy/İST

28 Ekim 2024 Pazartesi

Gizemli Haykırış-2





Canlı, kıpır kıpır duygularım,

Mahpus damlarına sıkışmış bir rüzgar gibi savruluyor.
Geçmişin küf kokan yılları ardımda,
Ömrümden bir parça daha kopararak,
Her gün biraz daha yitip gidiyor zaman.

Dört duvar arasında, soluksuz bir bekleyişteyim.
Dışarıda masmavi bir gök kucak açmış,
Bir özgürlük çağrısı yankılanıyor göklerde,
Ama geçit vermeyen duvarlar sımsıkı,
Kara sayfalara mahkum etmiş beni.

Umutlarım hep semanın boşluğunda asılı,
Bir yıldız gibi parlayıp kaybolacak gibi,
Ve bu alem dedikleri dünyada,
Kaderime düşen yalnızlık rolüyle baş başayım.
Bundan güzeli olamaz derken içimden,
Bir yerlerde, belki de kelebek kanadında,
Yaşam daha güzel bir nefes sunuyor,
Göz göze gelir gibi umudun rüzgarıyla.

Tırtılın kozasını yırtıp güneşe kavuştuğu an,
Baharın ilk çığlığı, derenin şahlanışı,
Çimenlere düşen çiğ tanesinin ışıltısı,
Ve arıların vızıltısı, salyangozların beyaz hat çizerken masumiyeti…
Her şey bana fısıldıyor,
Bu dört duvarın ötesinde bir yaşam var,
Umutla dokunabileceğim bir mavilik…

Bir nefes alabilsem o boşlukta,
Bir kuş olup gökyüzüne karışsam,
Belki de en güzeli, en huzurlusu o an olacak.
Ama içimde bir fısıltı,
Ölmemeye yemin etmiş umudun gizli haykırışı.
Diyor ki bana, "Bekle, sabret,
Masmavi göğün altında seni bekleyen
Bir hayat var; hayalinde büyüttüğün."

Ve ben bu dört duvar arasında sıkışıp kalmışken,
O ses kulaklarımda yankılanır durur,
Beni umuda çağırır, bir yol bulmaya,
O ses ki, tüm çaresizliği aşan bir güçle,
Her gün yeniden doğurur beni,
Kendi karanlığımın içine hapsolmuşken bile.

Erol Kekeç/21.07.2012Çengelköy/İST

Dikenli Tellerin Ardında Çocukluk



Uzaklarda bir okul vardı, 

Dikenli tellerle çevrili, 

soğuk duvarlarıyla hüzün yüklü. 

Köyün ağır çamurları,
Çocukluğumuzu o okulun kucağına bırakmıştı.
Yedi yaşın ürkek tomurcukları,
Bu dikenli telli okulda tek tek açtı,
Gariban köy çocuklarıydık biz,
Ana sıcaklığından uzak, gözlerimiz yollarda…

Aşağı dereden kurbağa sesleri gelirdi,
Her akşam o uğultu, umutlarımızı çalardı.
Yemekhanenin soğuk kazanında kaynayan çorba,
Bize Azrail’in nefesi gibi gelirdi bazen,
Ve o taş duvarlar…
Konuşabilseydi eğer,
Anlatırdı bir bir eski acıları,
Her anısı saklaydı bu sessiz duvarlarda...

Bir gün devlet, İbrahim E…r adında birini yolladı başımıza,
Bir de İsmail K…ç diye bir Müdür Muavini,
Elinde değneğiyle sert bir gölge gibi,
Başımıza inen darbeler gibi,
Gözlerimizdeki korkuyu büyüttü durmadan;
Geçmişin bedduaları dolanır şimdi hayatlarımızda,
Rüstem G…l.r pusuda beklerdi köşe başında,
Zavallı misket oynayan çocukları
Gözünü kırpmadan savururdu rüzgâr gibi…

Şakir Albayrak hocamız,
Bizim kalbimize ışık saçan adamdı,
Devlet onu alıp uzaklara, Mardin’e sürdü bir gün.
Duydum ki, Hakk’ın rahmeti alıp götürmüş onu,
Bir insan böyle onurlu yaşayıp gider mi?
Bu okulda o kadar çok hatıra var ki,
Nasıl yazılır, nasıl anlatılır hepsi?

Namaza giderken bir grup sağcı serseri,
Önümüzü keserdi, tehditkâr sözlerle:
“Ey Allahsız komünistler! Burası Allah’ın evi!”
Bizse izimizi kaybettirip,
O dikenli tellerin arasından girerdik içeri,
Sağcı Müdür İbrahim C…r’ün dönemi,
Küçük tomurcukları  sert adımlarla ezip geçti...

Bir gün, Bünyamin, Kenan ve ben,
Saatlerce sorguya çekildik onun odasında.
Bir suç bulamayınca ezdi geçti yüzümüzü,
Müdür muavini Sadık B…m.z.i,
Üstümüze salıp tepkimizi ölçerdi.
Ama o, garip bir şekilde,
Gönlümüzü de almayı bilirdi bir yandan,
Döverdi belki, ama sonra teselli ederdi,
Anlardık ki, en azından içten bir yanı vardı...

O okulun taş duvarlarında,
Nice gizli anılar saklı hala,
Biz çocuklar, düşlerimizi yitirirdik o dikenli tellerin ardında,
Ama yine de inancımızı kaybetmezdik asla,
Her sabah, güneşin doğuşunu yeni umutlarla karşılardık...

Ahmet Güleç gibi hocalarımız vardı,
Düşüncelerimiz uyuşmasa bile,
Onun hatırasını rahmetle anıyoruz şimdi.
Domuz çanı vardı dersliğin tavanında,
Elektrikler kesildiğinde hemen devreye girerdi,
Bir umut gibi çalardı o çan bize...

Anıların  Gölgesi

Bu dikenli telli okul, çok uzaklarda,
Güller arasında uyuyakalan çocuklar vardı,
Bir köpek ya da kedi yanı başlarında beklerdi sabaha kadar,
Güneş ufukta süzülürken,
Başımızda bir hoca kükrerdi:
“Etüt başladı, duymadınız mı zili?”
Uykulu gözlerle toparlanırdık hemen,
Kimimiz kitaplara, kimimiz sıralara,
Kimi de, rüyasında yarım kalan oyunlara...

1981’den 2006’ya uzanan yıllar var aramızda,
O günlerin anısı hala taptaze,
Boyayla başladım çalışmaya,
O günlerin hatırası kaldı bana Nuri Yal…ç.n’dan.
Para olmasa hangi kızlar yüzümüze bakardı ki?
Ama aşk dedik, sevdik safça ve temizce,
Bir aşk uğruna disipline gitmekten korkmazdık.
Melek vardı kalbimde o yıllarda,
Her şeyi onun uğruna göze almıştım,
O kaldı orada, ben ise gittim Kayseri’ye…

Bir gün postacı elime bir mektup tutuşturdu,
İlk satırında karşıma çıkan dize:
“Uzun bir yol var aramızda,
Bir ucunda sen, bir ucunda ben.”
Ve işte orada kalbimi bıraktım,
Aşkın ateşi, dostlukların izi kaldı o yıllardan geriye,
Güllerle dolu bahçeler vardı düşlerimizde,
Hiçbir serseriye kaptırmadık o sevgiyi,
Geriye sadece acı tatlı hatıralar kaldı...

Çocuklara Miras

Bu dikenli teller ardındaki okul, çok uzaklarda,
Aşkın ve sevginin tadı hala damağımızda,
23 Nisan coşkusunu doyasıya yaşardık o günlerde,
Dikenli tellerin ardında büyüyen çocuklardık,
Umudu eksik etmeyen,
Her şeye rağmen inatla gülen gözlerle bakan…

Sevgili çocuklar,
Bu şiir sizler için,
Anılarla dolu dikenli teller ardındaki okul,
Geçmişin izleriyle yüklü belki,
Ama her zaman umutla dolu.
Tıpkı sizler gibi,
Sevgiyle, dostlukla ve inançla yoğrulmuş anılara sahip,

Bugün çocuk olsak,
23 Nisan’ın sevincini o tellere rağmen yaşarız,
Dikenli teller arasında bile özgürdük çocukluğumuzda...

Erol Kekeç/2006 -Çengelköy/İST

27 Ekim 2024 Pazar

Bozulan Dünyanın Sessiz Çığlığı

Bir zamanlar saf süt gibi akardı insanlık,
Düşen her damla, temizdi su misali, berrak,
Bir yudum su karıştı, beyazın içinde soldu,
Ve orada başladı insan, kendini unuttuğu yolculukta kayboldu.

Bir söz vardı eskiden,
Dağları bile delerdi hakikatle,
Fakat bir gün yalan düşüverdi dudaklara,
Ve orada bozuldu insan, gerçeğe veda edip yalana sarıldı.

Helal bir lokma, alın teriyle yoğrulmuş,
Lakin haram doldu gözlere,
Doymadı artık mideler, ruhlar aç kaldı,
Ve orada bozuldu insan, kendi vicdanını terk ettiği yerde.

Her şey saf, her şey duruydu eskiden,
Bir bakış, bir dokunuş bile sıcaktı, samimi,
Sonra gölgeler düştü yüreklerin içine,
Ve orada bozuldu insan, sevgiyi unuttuğu anda.

Şimdi ne sözde güven kaldı, ne kalpte inanç,
Bir yudum haram, bir parça yalan,
Yavaşça karardı tüm beyazlar, soldu hayat,
Ve orada bozuldu insan, hakikate sırtını döndüğü an.

Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İST

Canım Dediklerim

 

Yaktılar içimi, fark etmeden,
Gözlerim sessizce kapandı kelimelere,
Bağırmadım, haykırmadım,
Zira bilirdim, yaralayanlar canımdan saydıklarımdı.

Her darbede yutkunarak,
Yüreğimi susturdum,
Ve her suskunlukta biraz daha büyüdü
İçimde sakladığım o yangın.

İki gözümün derinlerine sakladım acıyı,
Bilir miydi kimse?
Hangi söz yetebilirdi anlatmaya,
Can bildiğin, kan saydığın insanın açtığı yarayı?

Ben, bir tek onları incitmemek için,
İncindim her seferinde,
Ve her sessizlikte biraz daha içime çekildim,
Bir masal gibi, ama mutlu sonu olmayan.

Gecenin bir yarısında, yıldızlar sönüp giderken
Tek başıma kalan bir gölge oldum,
Dilimde dökülmeyen kelimeler,
Gözlerimde yanmayan bir ağıt gibi.

Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İst

Baba Özlemi

Baba, sen gittin gideli soğudu bu dünya,
Gözlerim ufka bakarken hâlâ seni arar.
Her rüzgâr, bir mektup gibi taşır sana olan sözlerimi,
Gökyüzüne yazdığım özlemim, yıldızlara karışır geceleri.

Bir gün dönersin belki diye beklemek,
Ömrümden ömür alır, her saniye bir asır.
Kimse bilmez yüreğimin ortasında açan boşluğu,
Sadece rüzgâr fısıldar sana yazdığım acıları.

Bir akşamüstü buluşsak, seninle çocukken gezdiğimiz yollarda,
Elini yeniden tutup, güvenini hissetsem avuçlarımda,
Ah bir bilsen, sana dair ne çok şey var anlatacak,
Seninle tamamlanacak cümlelerim var, yarım kalmış.

Geceleri uykuma sızar sessiz özlemin,
Rüyalarımda buluşuruz bazen,
Bazen de hatıraların gelir oturur yanıma,
Yıllar geçse de bu özlem hiç eskimez, hiç solmaz.

Erol Kekeç/27.10.2024/20.00/Sancaktepe/İST

26 Ekim 2024 Cumartesi

Asi'dir Benim Aşkım

Beyrut sokaklarında bir gölge gibi geziyorum,

Ardımda bıraktığım karanlık, kendini unutturmuyor.

Ay doğacak mı bu gece, bilinmez ama,
Orada, taş yapıtların ardında sevdamın izleri kaldı.
Paramparça olmuş anılarla süslü o sokaklar,
Her bir adımda kalbime işler, yankılanır yankılanmaz.

Sonra uçup giderim, tarih kokan topraklara,
İnsanlığın başşehri, Habibi Necar’ın diyarı,
Asi Nehri’nin asi ruhunu taşıdığı yer,
Antakya! Altın sarısı künefesiyle sarıp sarmalar beni,
Tatlı bir isyanın tadını, çocukluğun masumiyetinde saklar.

Antakya’nın neresini anlatayım ki,
Hangi köşesine sığar bu sevdanın hikayesi?
Aşk ve acı yan yana durmuş, el ele vermiş burada,
Her taşında, her sokak lambasında, bir veda saklı,
Bir hoşça kal, bir sevda türküsü saklı geceye.

Bu şehrin tüm derinlikleri aşkla yoğrulmuş,
Bir yanında mutluluğun ateşi yanarken,
Diğer yanında gözyaşlarıyla sulanır hayat.
Bu yangını anlatmak, yetmez dillerde,
Saatler süren muhabbet yetmez, sabahları getirse de,
Antakya'nın suskun sırları tükenmez.

Oradan ayrılalı ne kadar oldu, bilmem,
Vücudum uzaklarda, ama ruhum burada hapis.
İlk mısralarımı, mendile sarıp Asiye bıraktığım aşkımı,
Hala taşırım kalbimin derinliklerinde.

O ilk aşk, Asi Nehri'nin sularında yıkandı,
Gök kubbenin altında yıldızlara haykırdı,
Bir filiz gibi boy verdi, kök saldı bu topraklarda,
Uçup gitsem de diyar diyar,
Bu sevdanın tek bir satırını bile bırakmadım geride.

Dünyayı önüme serseler,
Asiye bıraktığım aşkımı,
Bir çocuksu gülümsemenin hatırına,
Bir damla gözyaşı uğruna, asla satmam.

Hiç eskimeyen, Asi’nin deli sularında akıp duran,
O çocuk yüreğimin masumiyetini,
Hiç kimseye veremem, saklıdır gönlümde sımsıkı.
Benim aşkım, bu şehrin temeline işlendi,
Belki de bu yüzden, adı aşk mektebi.

Kimsenin bilmediği, anlamadığı,
Yüreklerin asiliğiyle yazılmış bir destandır bu.
Bu şehrin her taşında benim aşkımın izleri var,
Ve her sokak lambasında, bir umut ışığı yanar,
Bu asi, bu sıcak, bu asi sevda,
Tarih boyunca yüreklerde bir sır gibi kalacak bu anlar...

Erol Kekeç/26.10.2024/Namazgah/İST


24 Ekim 2024 Perşembe

Doyamadım Doğanın Aşkına


Gökler uğuldar, şimşekler yeri delercesine çakar,

Bulutlar karanlık bir örtü gibi sarar gökyüzünü,
Asi bir rüzgar esip geçer, ağaçların dalları birer birer kırılır,
Karıncalar sürüklenir, yağmurun altında can verirler...

Köylü kadınlar, harman yerinde telaşla saklanır,
Muşambaların altına büzülmüş, yağmurdan korunmaya çalışır.
Davarlar başıboş dolaşır, kırlarda ağır ağır gezintiye çıkar,
Ufukta bir duman yükselir, güneş batmakta...

Sığırcıklar dizilmiş teller boyunca,
Uzaklardan tarlaları izlerler, biçerler aralıksız çalışır,
Bir tavşan fırlayıp kaçar, biçerin önünden hızla,
Bıldırcınlar kanat çırpar, korkuyla havalanır birden;
Sıcak bastırır, tufan gibi sarar her yanı, sebebi belirsiz,
İklimler değişmiş, gökyüzü öfkeyle ağlıyor,
Yağmur inerken bile, toprak susuz kalıyor nedense...

Çocuklar kahkahalarla oynar yağmurun altında,
Korkusuz, hesapsız, yaşarlar o anı dolu dolu;
Kavun kokuları dolup taşar havada,
Doğanın cömertliği her gün üzerimize yağıyor...

Ama kim anlar bu hali, kalpleri düşünceden yoksun olanlar?
İçimde derin bir sızı dolaşır, damarlarımda gezinen,
Bedenim çatlar, kurak toprak misali, her yanım çatırdar;
Bir gün dedim, yıllar eridi avuçlarımın arasından,
Baykuş misali oturdum, kayalıklarda düşüncelere daldım...

Avuçlarımda yanaklarım, derin bir nefesle tüm havayı içime çektim,
Gözlerim uzaklara daldı, hatırladım geçmiş yollarımı;
Her adımda bir hikaye vardı, ama şimdi her şey viran,
Bağlar gibi ben de dalımı yitirdim, yalnız kaldım...

Zaman, nasıl da hızla akıp gittin, acımadan.
Baharın içindeyken, güzde uyandım bir sabah.
Bu fırtınalar kışın mı habercisi, yoksa ben mi haberini unuttum?

Delirmiş gibi, ellerim cebimde, çıktım yollara,
Doğanın girdabında kayboldum, bırak beni burada kalayım.
Başka bir yerde bulamadım bu rahmeti,
Döşeğim kara toprak, yorganım gökyüzü, böylesi yeter bana...

Yaşamımın romanını bir hikayeye sığdırdım,
Mısralar anlatsın düşlerimi, kaşifler okusun kaderimi;
Sürgün edildiğimi bilmesin kimse,
Ömür dediğin geçti gitti, şimdi ne kaldı elimde?

Erol Kekeç/Ekim-2024/Sancaktepe

Yürekte Saklı İzler



Sert rüzgarlar vurdu gönlüme, 

Kuru dallar kırıldı, sessizce düştü. 

Toprağa inen her gölge, 

Bir zamanlar benim izimi taşırdı.


Yüreğimdeki izler silinmez, 

Her adımda derinleşir hatıralar. 

Geçtiğim yollar sarar sessizce, 

Bütün ağırlığıyla kalbim taşır yükünü.


Fırtınalar savurdu düşüncelerimi, 

Her köşeye dağılmış kırıklar. 

Bir nefes kadar uzak, bir ömür kadar yakın

 Eski zamanların hatırası hala canlı.


Gizli köşelerde saklıdır hislerim, 

Ne kadar kaçsam da geri gelirler. 

Yolların sonu belki de bilinmez, 

Ama içimdeki acı hep aynı yerde.


Bu çorak topraklarda gezinen her adım, 

Bir hayal, bir düş peşinde.

Belki bir umut, belki bir kaybolmuşluk, 

Ama hepsi kalbimin sessiz çığlığında.


Ekim-2024

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...