30 Haziran 2025 Pazartesi

Sessizliğin Çığlığı

Gecenin alnında bir karanlık büyür,

Yıldızlar susar, ay saklanır içime.
Uyku, mazlumun duası gibi kaçar benden,
Islak yastıklarda boğulur gecelerim.

Hatırlamam mı o günün dehşetini?
Tereddüt değil, kesin bir hesap vakti,
Birbirine kavuşmuş gözyaşıyla göz,
Her damla, bir isyan, bir yalvarış, bir ödeşme…

Ben, içimi ateşle örtenlerdenim,
Kül olmadı yüreğim, aleviyle yaşıyor.
Ne zaman mazlum çığlık atsa semaya,
Titrer içimde cennet ve cehennem terazisi.

Haram oldu bana gülmek,
Çünkü güldüğümde bile
Bir çocuğun açlığı gelir aklıma,
Bir annenin mezar başında yakarışı…

Sessizim, ama içim konuşur Yaradan’a,
Her nefesimle "Allah'ım" derim,
Rahmet senin adındır,
Kurtuluş ancak sende saklıdır.

Beni bu yangından senden başka kim kurtarır?
Dünya sırtını dönse de hakikate,
Senin adaletin gölgeler üstü bir güneştir.
Ve ben, o ışıkta yürümeye yeminliyim.

Geceler uzun, ama bekleyeni var,
Mazlumlar susmaz, umut öksüz kalmaz.
Bir çığlık döner ilahi mahkemeye,
Ve rahmetle mühürlenir en derin yara.

Ey kalbim, sabret…
Ey ruhum, ağla ama sarsılma…
Ey gözüm, gör ki görmeyene örnek ol,
Ey şiirim, susma, yankılan sonsuza dek.,,

Erol Kekeç/26.06.2025/Sancaktepe/İST

29 Haziran 2025 Pazar

Yastığım Islak Gecem Sessiz

Gecenin alnına düşmüş bir yalnızlık lekesiyim,
Sükûtla konuşurum, yıldızlarla ağlarım.
Bir yaprağın düşüşünü duyar yüreğim,
Çünkü ben, rüzgârı içimde taşıyanlardanım...

Islak bir yastık, geceme şahit…
Her damlası, kalbimden süzülen bir ayettir.
Ben ağlarken sessiz, içimde tufanlar büyür,
Karanlıkta bir çocuk gibi sarılırım duama...

Bir derenin akışı kadar hüzünlü
Bir kuşun kanadı kadar kırgınım,
Ne zaman bir mazlum inlese yeryüzünde
İçimde bin sancı, bin isyan, bin sükûn…

Rabbim, bilirim…
Sen duymaktasın susanların bile çığlığını,
Yerde ezilen her adım, göğe kayıtlı.
Ve senin adaletin, bizim kelimelerimizin çok ötesinde.

Ben bu dünyada gülmeyi unuttum,
Çünkü bir annenin öksüz kalmış gözleri var aklımda,
Bir çocuğun, babasının tabutuna sarılışı
Benim kahkahama haram etti tüm sevinçleri...

Ey geceler, söyleyin Yaradan’a:
Ben sabrediyorum ama içim ağlar,
Ben sustum ama kalbim hâlâ haykırır,
Ben yaşarım ama ruhum kırık bir dua gibi dolaşır.

Yüreğimde yanan,
Ne bir isyan, ne bir kin;
Sadece adalet arzusu,
Sadece gökyüzüne uzanan bir bekleyiş...

Ey Allah’ım,
Gör şu karanlıkta yürüyen kulunu,
Ben kalabalıkların arasında yalnız,
Sessizlikte yankılanan bir ezgiyim...

Mazlumların gözyaşlarıyla ıslattım alnımı,
Onların feryadıyla yoğruldu her kelimem.
Senin rahmetin olmasa,
Ben bu yangının içinde bir an bile duramam.

Gülmek, bana fazla artık
Bir çiçeğin soluşunda bile
Bir ümmetin yası var gibi hissediyorum.
İşte bu yüzden içime kapanırım,
Ve orada, sana sığınırım…

“Ey kalbim, içindeki çığlığı sakın boğma,
Çünkü seni yalnız duyan,
Sonsuzluğu yaratandır.”

Erol Kekeç/28.06.2025/Sancaktepe/İST

28 Haziran 2025 Cumartesi

Mevsimler Gibi İnsan


Mevsimler Gibi İnsan


İlkbahar gibi başlar insan,
Gözlerinde umut, içi tomurcuk…
Her şey yeşerir bir tebessümle,
Toprak uyanır, gönül de…
Bir dost eli gibi uzanır güneş,
Isıtır kırılmış kalpleri yavaşça...

Sevgi,
Serçenin gagasındaki buğday tanesi gibidir,
Paylaştıkça çoğalır,
Gizledikçe solar...

Yaz gelir,
Aşk ateş gibi parlar ufukta,
Renk renk gül açar bahçelerde,
Bir bakış yeter bazen,
Gönül yaz sıcağında erir.
İnsan yakın olur insana,
Gölge gibi yan yana yürür.
Ama aynı yazda,
Nefret de kurur sıcağın altında,
Küser, düşmanlık bile yorulur...

Sonbahar dökülüşleri anlatır.
Sararan yapraklar gibi kopar gönüller,
Vedalar sessizce düşer ağaçlardan.
Dostluk bile sarsılır rüzgârla,
Aynı dalda duranlar
Farklı yönlere savrulur.
Kalp incinir, yüz buruşur,
Bir iç çekiştir bazen sonbahar…

Kış gelir,
Kalın duvarlar örer insan kendine.
Kar gibi susar,
Gönül buz tutar,
Her kelime diken gibi batar yüreğe.
Ama ne gariptir,
En sıcak çorbayı kışın içersin,
En çok sohbete kışın hasret kalırsın.
Zordur ama…
Gerçek sevgiler kışta belli olur.
Üşüyene sarılanı unutmaz gönül!

Hayat da böyledir işte:
Her dost bahar değildir,
Her gül kokmaz,
Her sıcaklık dost eli sayılmaz.
Kimi sevgi görünüp çıkar zehir,
Kimi nefret zannedilir,
İçinde merhamet saklıdır.

Ey insan,
Kalbinin mevsimlerini iyi tanı,
Kimine yaz gibi yaklaş,
Kiminden sonbahar gibi uzaklaş.
Kış gibi sert olma,
Ama ilkbahar gibi hemen açılma da…

Her mevsimin bir hikmeti var,
Her yüreğin de…

Erol Kekeç/03.06.2025/Sancaktepe/İST







25 Haziran 2025 Çarşamba

Yolda Bir Dostla

Yürüyorduk geceyle gün arası,
Bir dostum vardı, can gibi, sır gibi,
Sözsüz ama yürekten konuşan,
Sükûtu bile nasihat olan biri...

Toprak ıslaktı, gökyüzü donuktu,
Şehir, çürüyen bir beden gibi kokuyordu.
İnsanlar geçiyordu yanımızdan
Ama içlerinden geçenleri görebiliyorduk...

Bir çöp kutusuna terk edilmiş vicdan,
Bir çocuğun elinde kaybolmuş merhamet...
Bir kadın susmuş, haykıramamış,
Bir adam, gözleriyle diz çökmüş hayata…

İşte o an,
O an gördük,
Ayıpların ayıplar içinde boğulduğu bir sahne…
İnsanlığa ait olmayan
Ama insan kılığına bürünmüş bir düşkünlük...

Durdum. Donup kaldım.
Dilimi tutan suskunluktu belki,
Ya da acıdan kemikleşmiş bir çığlık,
Ama dostum...
O dostum ki sükûnetin simgesiydi hep,
Birden…
Sanki içinden volkanlar fışkırdı dağ gibi,
Boğulmuş vicdanların yerini
Küfürle yoğrulmuş öfke aldı...

“Yetti be!” dedi,
Ve ardından dizildi sözcükler…
Ağzından dökülenler, sadece kelime değil,
Yılların biriktirdiği isyanın külüydü...

Ben sustum.
Çünkü o bağırıyordu hepimiz adına.
Çünkü o, hakikatin dilini,
Artık sadece sükûtun değil,
Öfkenin de taşıdığını gösteriyordu.

Ne kadar içmişiz kirli sulardan,
Ne kadar alışmışız çamura “toprak” demeye…
Bir mendil uzatmadık ağlayan gözlere,
Bir tokat vurmadık zulmün eline…

Oysa yürüyorduk birlikte,
Hayatın tam ortasında.
O dost, sadece dost değildi,
Benim sabrım, benim inancım, benim sustuğumdu.

Sustuğum her şey bağırıyordu onun dilinden.
Benim yutkunduğum her hakikat
Onun bağırışıyla yankılanıyordu gökte...

— “Görmüyor musun?” diye haykırdı bana,
“Ne zaman uyanacaksın bu rehavet uykusundan?
Vicdan sadece sessiz kalmak değil,
Bazen lanetlemektir suskunluğa gömülen insanlığı!”

Ben ona bakarken
Kendi yüzümü gördüm gözlerinde.
Korkularımı, konforlarımı, alışkanlıklarımı…
Ve anladım:
Bazı hakikatler,
Ancak en sevdiğin dostunun öfkesinde kendini gösterir...

Ve biz yürümeye devam ettik,
Ama artık aynı insanlar değildik.
O, içindekini kusmuş bir nehir gibi rahat,
Ben, içime çökmüş bin soruyla ağır…

Yürüdük karanlığın içinde,
İkimiz de farkındaydık artık:
Sessizlik bazen ihanettir,
Ve öfke…
Yerinde olduğunda,
En haklı duadır vicdana…

Erol Kekeç/23.06.2025/Sancaktepe/İST

24 Haziran 2025 Salı

Taşların Üzerinde Gece

Geceydi…
Gökyüzü içini çekmiş, yıldızlar susmuştu,
Ay, karanlığa yüzünü çevirmişti sanki.
Dünya susmuş, rüzgâr bile nefesini tutmuştu,
Ve ben, içimde bir sessizlikle kalmıştım orada…
Bir geçit vardı önümde,
Su azdı ama koyu, karanlık, bulanık —
İçim gibi…
Bir köprü uzanıyordu taş taş dizili,
Bir yanım korku, diğer yanım teslimiyet...


Taşlar sertti… ama güven verirdi,
Kim bilir kaç yürek basmıştı o yola?
Kaç gözyaşı, kaç secde, kaç sitem
Saklıydı o taşların arasına sinmiş olarak?
Adım attım,
Titrercesine…
Sanki her adım, bir duayı dillendiriyordu,
“Ya Rab, düşürme beni, kırılmam kolay bu gece.”
diyordu içimde...


Su, içimdeki sorular gibi kıpırtısızdı,
Ne akar gibi, ne durur gibi…
Korkularımı yutmaya hazırdı belki,
Ama ben…
Korkudan daha derin bir umut taşıyordum.
Kendimden değil, taşlardan değil —
Ama o köprüyü taşıyan Kudret’ten...


Gecenin koynunda bir yürüyüş bu:
Ne yanında biri,
Ne ardında bir ses…
Sadece kalbin çarpıntısı ve
Bir dua:
"Ya Rabbi, bu karanlık geçer mi?
Bu taşlar beni taşır mı?"
Ve yine:
"Yeter ki Sen varsın,
Karanlık da olsa, yol da olur,
Taş da olur, sabır da olur,
Yeter ki Sen geç der, ben geçerim.”


Her adımda geçmişim döküldü önüme:
Bir hata,
Bir pişmanlık,
Bir dua,
Bir bekleyiş…
Ama yine de yürüdüm.
Çünkü o taşlar,
Yalnızca bir köprü değil,
Bir hatırlatma gibiydi:
“Ne olursa olsun,
Yürüyenler korunur.”


Bir yudum gözyaşı gibi ağırlaştı gece,
Bir ezan gibi sessizce yükseldi içimden umut.
Köprünün öte ucu görünmese de,
Ben inandım…
Çünkü karanlığın ortasında bile
Hakk’ın sesi yankılandı içimde:
“Yürü kulum…
Ben seninle,
Taş da seninle, yol da seninle…”


Ve sabah,
Ansızın bir ışık gibi doğdu kalbime…
Henüz gökyüzü ağarmamıştı belki,
Ama ben ağaran bir içle bitirmiştim geçişi.
Köprünün sonunda bir şey yoktu belki görünürde,
Ama içimde inşa edilen bir huzur vardı.
Ve bilirdim artık:
Karanlıktan geçenler,
Taşların üzerinde yürürken değil,
İnandıklarıyla büyürken yol alır...

Erol Kekeç/23.06.2025/Sancaktepe/İST

22 Haziran 2025 Pazar

Gölgesizler Zamanı

Kütüphaneler fısıldar geceleri,
Tozlu sayfalarda bir baharın izini,
Bir meyvenin düşüşünü,
Bir kalbin kırılışını,
Ve bir milletin sessiz ağıdını anlatır.

Bahçeler kurmuştu bizden öncekiler,
Her çiçek bir hikâyeydi,
Her yaprak bir dua…
Ama sonra rüzgâr döndü —
Ve yeryüzü, dikenlerin takvimine mahkûm oldu...

Bu coğrafya…
Her taşıyla bir mezar,
Her toprağıyla bir anne gözyaşıdır.
Yüz yıl değil…
İki yüz yıl boyunca karanlıkla sınandı gökyüzümüz,
Haçlılar geldikçe
Sadece kaleler yıkılmadı;
Yürekler, ocaklar, diller, hatıralar…
Ve sular, kanı öğrenmek zorunda kaldı...

Kim kaldı geriye?
Bir avuç isim—
Kılıçaslan, Selahaddin, Zengi...
Ve nice isimsiz yürek,
Bize ulaşamayan gölgeler.
Onlar ki yediği lokmayı helalle yutardı,
Bir seher vakti Rabbine eğilir,
Akşamı yetim bir çocuk gibi kucaklardı...

Oysa şimdi biz,
Gölgemizi bile yere düşüremiyoruz.
Adımız ne bir duada,
Ne de bir mezar taşında yankı bulacak…
Yaşadık, evet,
Ama unutulacak kadar sessiz,
Anılmayacak kadar dağınık,
İz bırakmadan,
Gölgesiz...

Şair ne doğru söylemiş:
"Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan."
Hepsi göçüp gitmiş,
Hepsi gölgesiz…

Ve biz?
Bir ömrü betona hapseden insanlar,
Kubbeler yerine ekranlara bakarak yaşayıp
Ölümü bile bildirim sesiyle öğrenenleriz artık...

Ama yine de,
Bir ses arıyoruz içimizde yankılanan,
Bir iz, bir akis, bir dua…
Çünkü biliriz:
Gölgesiz geçen hayatlar,
Işığın değil, karanlığın hatırasıdır...

Erol Kekeç/22.06.2025/Sancaktepe/İST

11 Haziran 2025 Çarşamba

Bitmeyen Yalnızlık


Yalnızlık diye bir şey buldum,
Çocukken giydiğim bir sessizlik gibi
Dizlerim yara, yüreğim aç,
Ve kimse bilmez hangi gecede üşüdüğümü.

İlk nefesimde başlamış meğer,
Kalabalık bir odada ağlarken
Kimse anlamamış gözyaşımın nedenini.
İşte o an,
Bir eksiklik yerleşmiş içime —
Sesimi duyuramadığım her an büyümüş.

Bir sabah uyanmışım da,
Yanımda duranların gözleri başka yerlerde.
İsimlerin var, ama çağıran yok.
Sevgi var sanırsın,
Ama herkesin sevgisi kendi çıkarı kadar.

Yalnızlık bir kuş değil,
Uçar da geri gelir sanma.
O, döndüğün her köşe başında
Sana gülümseyen,
Ama adını hiç bilmediğin bir yüz gibidir.
Alışırsın...
Önce gürültüye, sonra sessizliğe.

Geceler…
En sadık dostlarım.
Duvarlara anlattığım hikâyeler,
Yastıklara sakladığım haykırışlar,
Ve saatlerin tıkırtısına ayak uyduran kalbim.

Yalnızlık bazen bir çay bardağında,
Bazen boş bir sandalyede saklanır.
Annenin “doydun mu?” sorusunda bile
Bir eksik vardır artık.

Yıllar geçer,
Sevdiklerin gider,
Bir tek yalnızlık kalır sana miras.
O da ne sevinir seni görünce,
Ne küser gidişine.
Bekler…
Tıpkı senin kendini beklediğin gibi.

Dostluklar gelir geçer,
Aşklar yanar söner,
Ama yalnızlık,
Bir mum gibi sönmeden aydınlatır içini.
Ve anlarsın:
Yalnızlık bitmez, çünkü biz bittiğimizde bile
O, ardından gelenin koluna girer.

Ey insan,
Kendine en çok benzediğin an nedir bilir misin?
İşte o hiç kimsenin beklemediği gün,
Kendini kapının eşiğinde bulduğundur.
Bir adım atamazsın,
Çünkü içeri kimse çağırmaz.
Ama dışarda da kalamazsın,
Çünkü orası da sensiz doludur.

Ben yalnızlığı sevdim sanmıştım.
Meğer o, beni sevmekten hiç vazgeçmemiş.

Erol Kekeç/26.03.2025/Sancaktepe/İST

Güvenin Kırıldığı Yerden başladım

 


(Hayatın Tüm Köprülerinden Geçen  Yalnızlığıma armağandır  bu şiirim Şiirim)

Uğruna yandığım bir akşamüstüydü,
Göl kıyısında söğütler bile sessizdi.
Adını dualarımda saklarken ben,
Sen başka dünyalara kulak kesildin...

Yüreğimin yamaçlarında taş taşıdım,
Bir çiçek solmasın diye uykusuz kaldım.
Derdine dert, hüznüne zemin oldum,
Ama meğer senin baharın bile yokmuş bana...

İlk darbeyi çocukken aldım ben,
Paylaşmayı öğretirken kırdılar kalbimi.
Oyuncağımı alan arkadaşım,
Sırtımdan aldı güvenimi...

Sonra büyüdüm, okulun dar sıralarında
Sırrımı söyledim en yakınım sanıp,
Tüm sınıfa yayıldı adım bir dedikoduyla.
Orada öğrendim, susmak bazen bir emanetti...

Aile... en kutsal sandığım liman,
Ama orada bile bazen fırtına vardı.
“Senin iyiliğin için” dediler susarken bana,
İyiliğim sandım, ama içimde bir çocuk
O günden beri konuşmuyor hâlâ...

Aşka gelince...
Kalbimi cam gibi uzattım avuçlarına,
Cennet gözlerinde sandığım kadın,
İçindeki cehennemi giydirdi bana.
Göz kırpmadan yaptığım fedakârlıklar,
Onun için sadece “alışılmış bir şeydi.”

Kardeşim dediklerim,
Yarısı yolun ortasında indi.
Kalanlar da gidecekleri yönü
Benim pusulamla bulup
Beni haritada işaretlemediler bile...

Bir köprüden geçtim; adı "iş hayatıydı"
Orada insanlar gülümsüyordu ama gözleri yoktu.
Birini sırtında taşısan,
Bir gün, seni adım sayıp geçiyor üstünden...

Bir başka köprüden geçtim: “yalnızlık”
Orada yankılar vardı, insanlar değil.
Kendime sorduğum soruların cevabını
Yine ben verdim, yine ben sustum...

Ve bir gün anladım...
Kendimi unuttuğum yerde
Kimsenin beni hatırlamadığını.
O an,
Bir kuş gibi düştü güvenim gökten,
Toprağa değil,
Sessizliğe gömüldü bedenim.

O günden beri,
Biraz mesafe koyarım her dosta,
Biraz şüphe saklarım her tebessüme,
Biraz sınır çizerim her yakınlığa.

Çünkü bilirim artık:
İnsan en çok,
Uğruna her şeyini verdiği
İnsandan incinir.
Ve en büyük yıkım,
Sevdiğin ellerle inşa edilendir...

Erol Kekeç/24.04.2025/Sancaktepe/İST

10 Haziran 2025 Salı

Horoz Kendini Güneş Sandı

 


Bir horoz vardı dam üstünde,
Her sabah öterdi yüksekten, küstahça,
Sanırdı ki ötüşüyle doğar Güneş,
Oysa Güneş doğardı kendi başına…

Kıvırırdı tüylerini herkesin önünde,
“Ben varsam güvendesiniz” derdi,
“Ben gidersem çöker bu alem,”
Bir taşla devrilecek tahtını bilmezdi...

Kibrin sarhoşluğunda titretirken halkı,
Korkuyu umut diye pazarlardı,
“Ben varsam gece girilmez evinize,”
Ama karanlığı bizzat o yayardı...

Bir gün sabah  unuttu ötmeyi

Güneş doğdu, ışık yine aktı,
Halk anladı, o horoz sadece bir sesmiş,
Gerçek kudret gökteymiş, haktaymış...

Öttükçe kendini sanırdı rab,
Bir yandan çalar bir yandan yerdi,
“Ben olmazsam bu diyar yanar” derdi,
Oysa odunları hep o taşırdı...

Postuna bürünmüş kartal havasıyla,
Kümesi saray, tavukları kul sandı,
Korkuttu, susturdu, yoldu tüyleri,
Gururla seyrederken boş bir yanda...

Dedik ki: Ey horoz, bu halk tavuğun değil,
Ne öttüğünle başlar gün, ne sustuğunla biter,
Korku ekenin sonu hep aynıdır:
Ya tencerede haşlanır ya unutulur gider...

İlmek ilmek ördüğün kibir gömleğini
Bir sabah güneşle soyacaklar,
Öyle yüksekten bakma toprağa,
Gömüleceğin yer orası sonunda...

Ey kendini merkez sanan korku tüccarı,
Ey “ben gidersem tufan” diyen ilahlık çakması,
Unutma! Gidenin ardından doğar yine sabah,
Ve herkes, sen sustuğun anda konuşmaya başlar...

Bahadır Hataylı/10.06.2025/Sancaktepe/İST

6 Haziran 2025 Cuma

Bayram mı Bu?



Bayram mı bu? 

Ağlıyor analar,

Gözyaşları Kurban kanından daha kırmızı.

Çocuklar açlıktan kemik olmuş,

Süt emeceği memeden barut içmiş bebekler,

Kefen niyetine battaniyeye sarılmış cansız eller,

Ve bayram mı bu diyorsun bana kardeşim?


Babalar…

Kimi mezarda, kimi moloz altında,

Adı bilinmez, cesedi bulunmaz,

Ezan susmuş, gök delinmiş,

Güneş doğmaktan utanır olmuş,

Bayram mı bu, yoksa başka bir yas mı?


Deniz bile susmuş,

Kıyıya vurmuyor dalgalar,

Karaya küsmüş sular,

Belli ki o da utanıyor,

Bunca zulme ortak olmaktan.


Alem-i İslam mı?

Yok, artık alem-i zillet.

Kulaklar sağır, gözler kör,

Kalpler taş, diller mühürlü.

Bir ümmetin içi boşaltılmış,

Vicdanlar nakite teslim,

Hayâ, mahcubiyet unutulmuş,

Ve sen soruyorsun, bayram mı bu?


Bir çocuğun cansız bedeni

Bir ülkenin vicdanını titretmiyorsa

Ne bayram, ne cuma, ne hac makbul.

Lebbeyk diye dönen diller,

Gazze'den gelen çığlıklara sağırsa,

O tavaf kabul müdür Allah’ım?


Ah Gazze…

Seninle yandı kalbimiz,

Yüreğimiz tutmaz oldu ritmini,

Kanla ıslanmış her dikiş,

Bir secdeye dönüşür mü ki?

Her patlama bir âmin, Her feryat bir dua…


Geçmişte,

“Bunlar arkadan vurdu,” diyen,

Bugün ön cepheden ihanet eder,

Bir insanın ölümüne susan,

Zulme “Ama…” diyen,

Zalimin sofrasında halvet eden,

Hangi ümmetten sayılır Allah’ım?


Dünya, kanlı bir karnaval yeri,

Süslenmiş meydanlar, ışıl ışıl ekranlar,

Ama yokluk var Gazze’de,

Yokluk değil, ölümün kendisi var,

Toplu mezarlar bayrak olmuş çocuklara,

Ve “Bayram geldi” diyorlar hâlâ!


Hangi sevinç, hangi koku

Üstünü örtebilir cesetlerin?

Hangi kahkaha bastırabilir

Bir annenin yavrusunu arayan çığlığını?

Bayram değil bu,

Korkunun, inkârın, zilletin kutlaması!


Rabbim…

Bu günleri, bu gösterişli sahtekârlıkları

Bayram bilen tüm yığınlara zindan eyle,

Gazze’nin alevlerini cehenneme çevir

Tüm kalpsizlerin üzerine.


Haramsa haram olsun onlara

Her lokma, her tebessüm,

Her bayram mesajı,

Ta ki bir çocuğun gözünden akan yaş durana dek,

Ta ki mazlumun bedduası semaya ulaşmasın artık.


Ve ey yöneticiler!

Cellatlarla tokalaşan elleriniz,

Zulme imza atan mühürleriniz,

Mazlumun duasında lanetle anılsın,

Tarihin çürümüş sayfalarında boğulasınız.


Gazze yandıkça,

Bayram olmasın bu dünyada,

Ne oyun ne şeker ne kucaklaşma,

Yalnızca dua, yalnızca gözyaşı,

Yalnızca bir kulun Allah’a sığınışı…


Ey kalbi diriler!

Karanlığa söveceksek,

Bir mum da biz yakalım,

Zulme küfretmek değil,

Zulme karşı durmak bayramdır.


Ve unutmayın,

Gazze’ye dokunmayan bayram,

Sadece bir maskedir.

Gülerken ağlatan, susarken boğan,

Bir hicrandır.


Ey Rabbim!

Bizi Gazze’nin feryadıyla uyandır,

Bayram değil, adalet ver,

Neşe değil, hidayet ver,

Karnaval değil, kıyamet bilinci ver.


Çünkü bayram,

Mazlumun gülümsediği,

Zalimin başını eğdiği,

Ve kalplerin Allah’a döndüğü Gündür…

O gün gelene dek

Hiçbir bayram, bayram değildir…

Erol Kekeç/06.06.2025/Sancaktepe/İST

4 Haziran 2025 Çarşamba

Hayat Dedikleri (Bir Perdelik Hiçlik Tiyatrosu)

Işıklar açılır, perde açılır, bir çığlık yankılanır:
"Hoş geldin dünyaya, bilinçsiz yolcu!"
Kucağa alınmadan önce ismin konur,
“Adı bu olsun, hayatı da buna göre biçilsin.”
İlk sahne kanlıdır: doğum
Ama seyirci alkışlar,
Çünkü o da böyle başlamıştır bu trajikomik oyuna.
Ve sen daha repliğini öğrenmeden,
Sana bir rol biçilir:
“Uslu çocuk, başarılı öğrenci, hayırlı evlat.”
Sen misin? Hayır, sen henüz yoksun.
Ama herkes emin senin kim olduğundan.
İtirazın mı var? Sus, bebekler konuşamaz...

Sahne değişir: Bir okul tahtası, tebeşir tozu,
Ve bir ses yankılanır:
“Bu sınıfta sadece doğru cevaplara yer var!”
Soru sorma, sorgulama, ezberle!
“Niye?” demek hadsizliktir,
"Farklı düşünmek tehlikelidir."
Öğretmen gülümser:
“Bu sistemi anlaman gerekmez, sadece puan al.”
Ve çocuklar robot gibi yürür
Doğruca sınava,
Hayata değil, sınava hazırlanır.
Ama unutma: Başarılıysan değerlisin,
Gerisi sistemin arızası.

Perde hızla açılır,
Disko ışıkları, sosyal medya filtreleri…
“Hayal kur!” der sistem.
Ama kutunun dışına çıkarsan cezalandırılırsın.
Aşık olursun,
Ama aşk puanla ölçülür.
“Kaç beğeni aldı bu aşk?”
“CV’si iyi mi çocuğun?”
Hayatına sponsor ararken
Ruhun sessizce intihar eder.
Ve sen aynada kendine bakarken sorarsın:
“Bu ben miyim?”
Ama o sırada uygulamada biriyle eşleşmişsindir.
Geç bunları...

Kostüm değişir: Kravat, takım elbise,
Ve suratında yapışık bir gülümseme.
"Merhaba, ben X Holding’ten Y Bey."
Kendini tanıtırsın ama kendini tanıyamazsın.
Sabah 9, akşam 6,
Ama mesai uzar, rüyalara kadar.
Toplantılarda uyursun,
Ama gözün açık kalmak zorunda.
Ve müdür sorar:
“Yarın için ne hedefin var?”
Gerçekten mi?
Hayatta kalmak...

Perde romantik açılır,
Nikâh memuru sorar: “Evet diyor musun?”
Duyulmaz bir iç ses: “Neye evet?”
Ortak kredi borcuna mı,
Tadilatı bitmeyen mutfağa mı,
Yoksa yıllar içinde yıpranacak bir ‘biz’ hayaline mi?
Sevgi, artık hediye paketi gibi:
Dışı süslü, içi boş.
Ve bir süre sonra evin içindeki sessizlik,
İki kişinin birbirini duymadan yaşamasına dönüşür.
Ama herkes "çok mutlular" der,
Çünkü Instagram öyle söylüyor...

Sahnedekiler maskelidir.
Kimse kendisi değildir, olmak da istemez.
Kimi dindar görünür, kimisi çağdaş;
Oysa ikisi de markette kuyrukta aynı sigarayı alır.
Kim daha çok gösterirse o kazanır.
Vicdan yerine vitrin önemlidir.
Komşu aç mı, umursanmaz;
Ama yeni aldığı arabayı görmek için
Camdan sarkılır.
Bir dram yaşanır:
Bir adam intihar eder,
Altına yazılır: "Yeterince güçlü değildi."
Hadi canım, senin gibi düşünmedi diye mi güçsüz oldu?

Sahne loştur, sandalyede bir ihtiyar.
Konuşturulmaz, dinlenmez,
Ama bayramda el öpmeye gidilir.
Yaşanmışlık değil, yaş sadece rakamdır artık.
"Eskiden..." diye başlar ama cümlesi bitmeden
Z kuşağı göz devirir.
"Teknolojiden anlamıyor ya!"
Peki, ruhun hangi yazılımını çözdünüz siz?
Ve yaşlı adam der ki kendi kendine:
“Bunca yıl niye yaşadım, hâlâ bilmiyorum.”
Kimse cevap veremez.
Çünkü çoğu henüz sormamıştır bile o soruyu...

Perde kapanır.
Ama ölüme kadar her şey çok hızlıdır.
Bir an bakarsın ki cenazedesin.
Dualar ezberden okunur,
Ardından biri fısıldar:
“Vasiyet etmiş, paylaşımı beğenilsin istemiş.”
Kabristanda yer kalmadı,
Ama dijital mezarlık dolup taşıyor.
Ve bir mezar taşı yazısı:
“İyi bir insandı.”
Ne demekse artık o…
Sistemin istediği gibi yaşadıysa,
Kimse sorun etmiyor: Gerçekten yaşadı mı?

Sevgili seyirciler,
Bu oyun burada biter,
Ama sahne devam eder.
Perdeler kapanır,
Anlam yine açıkta kalır.
Siz hâlâ alkışlıyor musunuz
Bu trajediyi?
Yoksa sahneye atlayıp
Kendi senaryonuzu yazmaya mı karar verdiniz?

Bahadır Hataylı/01.06.2025/Sancaktepe/İST

2 Haziran 2025 Pazartesi

Mezbeletü’l-Müstakbel

Ey devr-i fitnenin mülevves tacı,
Çıkarın tahtı, dalkavuklar sarayı!
Gövden odun, yandıkça kurum saçar,
Dalların mukarreb, meyven çiyan hayâsı...

Hangi yüze nur iner bu karanlıkta?
Zillet giydirilmiş vicdan atlasına,
Ey saltanat-ı menfaat, senin defterin
Melek değil, şeytan yazar sağ yanına.

Üfürükçü ilim, alim diye gezer,
Dilinden dökülen sahte inciler.
Her harfi rüşvet, her cümle tehdit,
Kalem oynatmaz, korkudan titrer fikirler.

Çarşıda satılır merhamet tartıyla,
Adalet ihalede en düşük payla.
Kölelik marka oldu özgürlük diye,
Zincirli akıllar susar alkışlarla.

Ey mukarrebun! Ne yakınsınız ateşe!
Bir lokma uğruna yanar mı özgece?
Sofralarınızda mazlumun eti var,
Yalnız doymazsınız, kana da susarsınız!

Gökteki ay bile hicapla örter yüz,
Yeryüzünde arsızlığı yıldızla süz.
Akan nehirler akmaz siz geçince,
Toprak bile tükürür üstüne göz göz.

Sanmayın her saltanat baki kalır,
Birikmiş kin, bir kıvılcımda patlar.
Ey mezbeletü’l-müstakbel, pisliğin
Üstüne kurulmaz  gelecek yarınlar.

Yaz bu şiiri taşla, ateşle, küfre,
Korkaklar okumasın, acizler ürker.
Bir elçi gelsin diye dua edenler,
Elçiye taparken sustular gerçeğe!

Tilhabeşlifilozof/02.06.2025/Namazgah/İST

Gözlerimdeki Kapanmayan Yol

Yaşamın ilk soluğu muydu,
Yoksa yüreğimi saran o eski sessizlik mi?
Bir adım atsam düşecek gibi,
Bir adım dursam… kaybolacak gibi.

Kısılmış gözlerimde gün ışığı titriyor,
Seçiciliğim pas tutmuş bir aynanın kıyısında.
Ne göz merceğim ayırt edebiliyor hakikati,
Ne kalbim tutabiliyor geçip giden zamanı.

Işık hüzmeleri dağılmış yol kıyılarına,
Ne bir yön kaldı izlemeye değer
Ne bir iz, ardında umut barındıran.
Anlamsızlık çakıllarıyla örülmüş tüm patikalar.

Gözlerim, yorgun;
Yorgunluğun da ötesinde bir yılgınlıkta.
Zerreleri bile seçemiyor artık önümde,
Işımıyor hiçbir şey, ne sevda ne de gerçeklik.

Bana kimse “sen busun” diyemez artık,
Çünkü ben her şeyim ve hiçbir şeyim aynı anda.
Bir damla gözyaşıyla yıkanan geçmişim,
Bir çığlıkla susan geleceğim var avuçlarımda.

Ey kalbim, bu yol nereye gider?
Gözlerinle değil, iç sesinle yürü artık.
Zira gerçek görü, ruhun baktığı yerde başlar,
Ve huzur... yorgun gözlerin kapandığı anda taşar.

Erol Kekeç/02.06.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...