30 Mayıs 2025 Cuma

Zulüm Mevsiminde Solan Umutlar



Bülbüller sustu, kafes tıkandı, 

Göçmen kuşlar diyarlardan kaydı. 

Kargalar leş peşinde, kara bir iz, 

Gök karardı, gazapla doldu deniz.


Yağmur değil, gökten inen kin, 

Hava ağır, ruhlar sıkışmış içinde. 

Rüzgar acı acı öter direklerde, 

Telgraf telleri inliyor gecede.


Sazlıklar çökmüş dere boyunda, 

Tavşanlar saklı tomsuğun koynunda.

 Endişe sinmiş her yuvaya, her ine, 

Tilkiler bile çıkmaz olmuş deliklerine.


Avcılar post avında, yabanı unutur, 

Doğanın düzeni korkuya boğulur. 

Çocuk sesi duyulmaz sokak başında, 

Anaların gözyaşı kurur dualarında.


Genç kızlar umutlarını gizler yastığa, 

Erkekler çaresiz, sevdaları yasak dağda. 

Ekonomik duvarlar örülmüş kalplere, 

Kavuşmalar bölünmüş dev harabelere.


Babaların feryadı dağlara çarpar, 

Aslanlar ürker, yürekler parçalanır. 

Zalimlerse kahkahalarla döver örsü, 

İnsanlık göz göre göre eder kürsü.


Her gün yeni bir yalan, yeni bir masal, 

Zılgıtlarla süslenmiş bir karabasar. 

Umutlar toprağa gömülür, hayaller yanar, 

Geceler sabaha değil, karanlığa varır.


Bir ülke ki solmuş çiçek gibi, 

Toprağı aç, suyu dertli, gönlü kırık. 

Yürekler tarlalarda değil, icrada çürür, 

Ve umut postacının çantasında büzülür.


Zarf değil taşıdığı, bir milletin acısı, 

Ceza mektuplarıyla dolmuş omuz başı. 

Sorarsın "nedir bu yük hemşerim?"

 "Hepsi icra, hepsi ceza, kalmadı tebessüm."


Bir zamanlar dua ile açılan sabahlar, 

Şimdi faiz, icra, hacizle başlar. 

Çocuklar oyuncak yerine borç öğrenir, 

Masal dinlemez, faiz hesabı çeker sinir.


Meydanlar boş, diller kısık, 

Bir avuç zalim, milletin ensesinde mızık.

 Adalet terazisi tefeciye kiralanmış,

 Hak değil, para söz sahibi olmuş.


Ne zaman bir çiçek açsa bir yürekten,

 Üzerine kurşun yağar göklerden. 

Ve her yürek sustukça, zulüm büyür, 

Sessizlik, zalimin en güçlü zırhıdır bilir.


Ey gönlü dağlanmış yurdumun çocuğu, 

Senin rüyanda bile açmaz gül kuşağı.

 Ama bil ki fırtına bir gün dinecek, 

Küllerinden bir sabah yükselecek.


Sırtında zarf taşıyan o postacı, 

Aslında bir milletin gizli sancısı. 

Her zarf bir ah, bir öfke, bir sitem, 

Devlet eliyle kesilmiş bir kelepçedir hem.


Ama biz, o köy çocuğuyuz hâlâ, 

Yazın tozunda, kışın karında ağlayan. 

Kitaplara tutunan bir yürekle büyüyen, 

Her harfin altına imza gibi iz düşüren.


Unutmadık rüzgarın çam kokan yüzünü, 

Bulutların yön değiştirişindeki tınıyı. 

Her misafiri bir haber sayan masumluğu, 

Ve her akşam duasında saklanan umudu.


O çocuk hala içimizde, dimdik, 

Her gün yansa da umutlarından bir kibrit. 

Sönmez çünkü, imanla yoğrulmuş nefes, 

Bekler gün doğumu, kıyamete dek sessiz.


Bülbüller sustu ama biz şarkıyız,

 Kuşlar göç etti ama biz yoldayız. 

Kargalar leşe kondu ama biz diriyiz, 

Zulüm var ama biz hâlâ dikiz.


Rüzgar döverse de direkleri durmadan,

 Biz kalem oluruz, yazarız susmadan. 

Sazlık yıkılsa da dere kenarında, 

Bir gün filizlenir, güneşe varan dalla.


Tilki korksa da, postuna göz dikilse de, 

Doğrular bir gün ininden çıkacak elbette. 

Ve çocuklar yine şarkı söyleyecek, 

Anaların gözlerinden rahmet akacak.


Zaman zalimin lehine aksa da,

 Gönül adaletin peşinden koşar daima. 

Gözyaşıyla yoğrulmuş bir milletin duası, 

En ağır cezalardan daha güçlü yasası.


Biz yazmaya devam edeceğiz susmadan, 

Kalem kılıçtan keskin, hem de inatla. 

Ve bir gün çocuklar gülecek yeniden, 

Çünkü bizim sözümüz, gökte yankılanan.


Bir millet var ki sustukça derinleşir, 

Bir çocuk var ki hayalinde dirilir. 

Postacı geçse de bin icrayla, 

Biz umudu mühürleriz her satırla.


Yarın bizimdir, hem de şerefle, 

Bugünün karanlığı yarına kefil bile değil. 

Direnen her nefes, atan her yürek, 

Zulmü aşar, hakikati dile getirir tek tek.


Biz bülbül oluruz, kafes çürür, 

Kuş oluruz, gökyüzü bölünür. 

Rüzgar oluruz, yön değiştirir kader, 

Ve çocuk oluruz... yeniden başlar her şey beraber.

Erol Kekeç/30.05.2025/Namazgah/İST

26 Mayıs 2025 Pazartesi

Gökten Umut Yağacakmış!

 


Bir sabah daha doğdu yalanla,
Meydanlarda nutuklar hazır:
"Bu sefer kesin düzelecek!" diyorlar,
Ve halk, gene başını sallar hazır...

Alkışlar kopar çürük sözlere,
Sahne tozlu, oyuncular köhne,
"Refah yolda, sabır son düzlüğe!"
Diye diye harcadılar ömrü...

Pazartesi umut, salı bereket,
Çarşamba biraz vergi,
Perşembe müjde, cuma dua,
Cumartesi sessizlik, pazar ise propaganda...

“Az kaldı!” dediler elli yıl önce,
Tabelalarda cennet projeler,
Ama halk hâlâ inanır,
Sanki zaman, sadece onlar için geçer...

Sözler baldan tatlı,
Ama arı yok ortalıkta.
Bir tatlı yalan daha:
"Yeni hastane! Ama içinde doktor yoksa neyleyim?"

Köprü yaparlar gösterişli,
Ama altında geçim uçurumu.
Metro dedikleri uzay çağı,
Ama bilet fiyatı asgari ücretin yarısı...

Televizyonlarda her gece müjde,
Her kanalda bir başka yalanın rengi,
Ve halk ekran başında mest:
“Bize bakıyorlar işte, ne güzel şey bu ilgi!”

Bir yanda saraylar, bir yanda barakalar,
Biri iktidarda ömür tüketir,
Diğeri kuyrukta ömür bekler.
Ama halk hâlâ "Adam çalışıyor!" der...

Minareden yükselir sözde adalet,
Ama mahkemede tartılır torpil.
Vicdanın sesini kısmışlar,
Megafonla yalan bağırtıyorlar şehir şehir...

Bir ceketle yola çıkanlar,
Şimdi filolarla halkı geçer.
Ama halk unutkan, halk cömert,
“Doysunlar bari,” der içinden ezilerek...

Yolsuzluk duvar olmuş,
Üstünden atlamak için koltuk lazım.
Halk sırtında taşır bu kalın duvarı,
Sonra da gölgesinde dua eder sabah akşam...

Şatafatın adı prestij olmuş,
Savurganlık ise hizmet diye sunulmuş.
Kimi çocuk okuldan aç döner,
Kimi mecliste uyur tok gözle, sırf görüntü...

Her kriz sonrası aynı senaryo:
“Suç bizde değil, dış mihrak elbet!”
Ve halk bir daha inanır,
Kendi yoksulluğunu bile düşman komplosuna yorar...

Bir yalan daha sunulur gündeme:
“Ekonomi uçacak, sabredin biraz!”
Oysa markette peynir uçmuş çoktan,
Ama halk, hâlâ sabra sarılır aç karnına.

İktidar sanki Tanrı yetkisiyle konuşur:
“Biz gidersek tufan olur!”
Ve halk korkar, halk siner,
Yalancıyı kahraman ilan eder.

Seçim gelir, vaatler dizilir:
“Her eve araba, her mezara huzur!”
Ve halk gene gider sandığa,
Bir mendil sallar, sonra tekrar ağlar...

Bilinç hapsolmuş ekran ışığında,
Hakikat kovulmuş haber bülteninden.
Ve halk, gene bekler iyi günleri,
Sanki onlar, posta kutusuna gelecek zarfmış gibi.

“Bu sefer olacak!”
Diyen dede, artık mezarda.
Torunu ise hâlâ bekliyor,
Aynı vaatlerle büyüyor, büyüyor ama uyanmıyor.

Çocukların rüyasına bile sızmış yalan:
“Okursan kurtulursun evladım!”
Oysa diplomalar mezatta,
İşsizlik ise üniversite mezunu...

Köyler boşalmış, şehirler dolmuş,
Kaldırımlar umut taşır gibi,
Ama beton umut üretmez,
Yine de halk, taşlara bile dua eder...

Sosyal yardım, lütuf gibi sunulur,
Hakkı olanı alan şükreder.
Öyle ki halk, susmayı ibadet sayar,
Zulme sabrı, erdem zanneder...

Ve en son, bir seçim akşamı,
Gene bir balkon konuşması:
“Zafer milletindir!” diye bağırır,
Oysa zaferi kazanan yine yalan, yine hile…

Halk ise çeker battaniyeyi üstüne,
Elektrik kesik, ama umut yanar!
Ve mırıldanır uykusunda,
“Belki yarın güzel günler başlar…”

Erol Kekeç/04.04.2025/Sancaktepe/İST

Kınamacılar Meclisi

 


Toplanın ey kınamacılar divanı,
Yine bir kıyım oldu, yine bir kurban,
Gazze yerle bir, bebekler suskun,
Ama siz oradasınız, görev başında:
“Kınıyoruz!” diyerek,
Basın açıklamasıyla soykırıma dua edercesine!

Kimi kravatını düzeltip
Kameralara bakıp artistik pozlar verir,
Kimi bir tweetle bütün öfkesini boşaltır:
“Bu zulmü şiddetle kınıyoruz!”
Çok şiddetli ama,
Neredeyse parmağı yorulacak klavyede!

Ey merhameti lafta kalmış çağın adamı,
Senin vicdanın değil,
Reklam ajansın konuşuyor aslında,
Siyonist postallarla iş tutarken,
Bir yandan da gözyaşını filtreyle akıtıyorsun.
Ağlayan çocuğa değil,
Onu kameraya çeken adamın ratingine bakıyorsun!

Ey ekranlarda öfke selleri taşıyanlar,
Makam odalarında sükûnet içindesiniz.
Üç gün yas ilanı yok,
Sadece üç kuruşluk beyanlar,
Siz, mazlumun değil manşetin adamısınız!

Sizden biriniz çıkıp da sormadı:
"Bu çocuk neden paramparça?"
Ama iyi pozlar verdiniz,
İyi cümleler kurdunuz,
Birbirinizle “daha etkili kınama” yarışında,
Birbirinize kına yaktınız resmen!

Zulüm bombalarla geldi,
Siz, onu kelimelerle gömdünüz.
Birinin "Yeter!" demesi gerekirdi,
Ama siz "Yeter ki koltuklar sallanmasın" dediniz!
Birinin kalkıp mazluma kalkan olması gerekirdi,
Ama siz, siyonistin alnına kalkan oldunuz!

Aynı sofrada yemek yediğiniz cellatlar,
Sizi “dost ve stratejik ortak” diye selamlar,
Oysa celladın bıçağında çocuk kanı var,
Ama siz, kesilmiş bir ilişkiden değil,
Kısıtlanmış bir ihaleden korkarsınız!

Sizin kırmızı çizginiz yok,
Sadece kırmızı halılarınız var!
Gazze'de kız çocukları kırmızıya boyanırken,
Siz, bir tekstil fuarında indirim konuşursunuz!

Siz, sussa da bir şey demeyenlersiniz!
Siz, ölü çocukları değil,
Borsa endeksini konuşanlarsınız!
Siz, mazlumun feryadına
Lobi dengeleriyle cevap verenlersiniz!

Ey süslü protokol kravatlı suskunluk,
Siz Allah’tan değil,
Sizi izleyen kamuoyundan çekinirsiniz.
Gazze yanarken siz klima altındasınız,
Kudüs ağlarken siz kahve içmektesiniz!

Siz kınadınız evet!
Ama o kınamalar,
Yanan çocuğun tenine su değil,
Zift oldu, yara oldu, ihanet oldu!

Artık yetti,
Bu kınamalar,
İhanet çukurunun içine atılmış yumuşak yastıklardır!
Bu kınamalar,
Katili selamlayıp,
Mazluma dua okumaktır!

Ey dostun değil,
Zulümle iş tutanın meclisi!
Siz mektup yazdınız zalime,
“Lütfen biraz az bomba atın” diye!
Sonra da vicdanınızı akladınız,
"Biz ses verdik" diye!

Hangi ses, hangi yankı?
Gazze’de yankılanmadı hiçbiriniz!
Çünkü siz sesinizi Filistin’e değil,
Siyonist efendilerinize duyurmak için yükselttiniz!

Artık susun!
Siz susun ki ses duyulsun!
Siz çekilin ki feryat yer bulsun!
Siz terk edin ki meydan yiğit görsün!

Bir bebek kanı üzerinden alınan ihale,
Bir masumun cesedi üzerinden kurulan ticaret,
Sizi siz yapan o makyajlı zulüm aynasıdır!
Ama unutmayın:
Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır!

Ey kınamacılar,
Birgün Rabbiniz size sorduğunda:
“Niye sustunuz?”
Siz yine diyeceksiniz:
“Kınamıştık!”
Ama o gün,
Kınamalarınızla değil,
Kınadıklarınıza sessizliğinizle yargılanacaksınız!

Ve şimdi biz,
Mazlumun yanında,
Zalimin karşısında durarak yazıyoruz:
Bu bir haykırıştır, bu bir ferman:

“Zulüm karşısında dilsiz şeytan olmayacağız!”
“Kudüs sadece bir şehir değil, şereftir!”
“Gazze yalnız değil, biz varız, korkusuz ve satılamaz!”
“Kınamak değil, hesap sormak gerek!”
“Zulümle iş tutan, kınamayla kurtulamaz!”

Ve siz ey suskun seyyahlar,
Bu sözler sizin için değil…
Bu sözler,
Mazlumun alnındaki secde izi kadar berrak,
Yetimin gözyaşı kadar keskin,
Ve sizin alkışlarınızdan daha hakikidir!

Bu bir haykırış,
Bu bir çağrıdır;
Sizden olmayanlara,
Ama gerçek olanlara!

Erol Kekeç/26.05.2025/Sancaktepe/İST

23 Mayıs 2025 Cuma

Uyan ey millet!



Uyan ey millet! 

Her sabah yeni bir kayıpla açılıyor gözlerimiz. 

Her gün bir değer daha sönüyor, her sabah bir fazilet daha ölüyor. 

Vefa yok, haya yok, merhamet can çekişiyor sokak başlarında. 

Ve sen hâlâ uyuyorsun! Serin bir gaflet yorganına sarılmış, 

Üstünü örtmüşsün çıkar menfaat ve alışkanlıkla...


Ey milletim, neredesin? 

Nerededir ecdadın izinden giden izler? 

Nerededir Fatih’in adaletini, 

Yavuz’un vakarını taşıyan evlat? 

Hani Hira’da inen kelâmı taşıyan o titrek kalp? 

Hani namusun için can verir, iffeti için ölen yiğit? 

Şimdi bir meta olmuş iffet, pazarlık konusu olmuş haysiyet!


Bir zamanlar minarelerden yankılanan ezanlarla dirilirdik. 

Şimdi ezanlar, uykuların derinliğine çarpıp kırılıyor, 

Kalplerde yankı bulmuyor, kulaklar taş olmuş, duymuyor. 

Sofralar bereketini yitirmiş, dualar âdet olmuş, 

Yemek öncesi değil, besmele reklam arası ezberden okunur olmuş... 


Ey milletim, sen ki bir vakit mazlumun umudu idin, 

Şimdi mazlumu unutan, zalimin yoldaşı oldun farkında olmadan. 

Çocukların gözlerinde aydınlık değil karanlık büyüyor. 

Her ekran, her köşe, her sokak bir başka çürüme sahnesi. 

Zevk ve eğlenceyle oyalanan bir nesil; 

Ama oyun bitince neyle yüzleşeceğini bilmeyen bir kalabalık...


Bir millet ki geçmişiyle övünür ama ahlâkıyla ölüyor. 

Bir toplum ki bayrağı göğe asar ama alnı yere eğilmiş. 

Bir halk ki istiklal marşıyla coşar ama istiklâl ruhunu yitirmiş. 

İşte ben bu acının, bu çöküşün, bu sessiz felaketin ağıtçısıyım. 

Yalnızım belki ama içimde yanan bir iman koru var. 

Yaralanmış bir savaşçıyım, dövüşmekten usanmış değilim, 

Yalnız kalmışım ama susmuş değilim...


Çünkü bir milletin kalbi susunca, ölüm fermanı yazılır. 

Çünkü bir milletin vicdanı sağırlaşınca, zillet olur kaderi. 

Bugün sevinç sandığınız şeyler, aslında derin bir intihardır. 

Siz ekran başında gülüp eğlenirken, 

Dışarıda bir çocuk yalnızlıktan donuyor, 

Bir genç umutsuzluktan tükeniyor, 

Bir anne gözyaşını yastığa gizliyor. 

Ve siz hâlâ susuyorsunuz!


Ey millet! Unutma: 

Her susuş, zalime destektir. 

Her vurdumduymazlık, şeytanın eline tutuşturulmuş bir mühürdür. 

Ve her terk ettiğin değer, çocuğunun boynuna geçirilmiş bir zincirdir. 

Bu zincir kırılmadan, bu gaflet dağılmadan, 

Bu millet ne kalkabilir ayağa, ne de tutunabilir yarına.


Ben bu devrin serseri rüzgarında savrulan, 

Ama kökü bedir gecesine uzanan bir neferim. 

Mehmet Akif gibi haykırıyorum: 

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem!” 

Ve ekliyorum: Gafleti övemem, ihaneti kabullenemem!


Ey milletim, hangi caddeden geçsem bir yıkıntıya rastlıyorum. 

Ama bu yıkıntı taş duvarın değil, kalbin yıkıntısı! 

Evler yüksek ama içi bomboş, 

Arabalar hızlı ama yollar yitik, 

Cüzdanlar dolu ama gönüller iflas etmiş...


Her şey var ama hiç kimse yok! 

Görüntü çok, hakikat yok! 

Kalabalık bol ama insan eksik! 

Kendini tanımayan, değerini bilmeyen, 

Hayâsızlığa özgürlük diyen, 

İhanete hoşgörüyle bakan bir topluluk olmuşuz. 

Ve sonra da “Niçin böyleyiz?” diye soruyoruz...


Ey millet! Bu yokuş çıkılmaz, yönü belli bir yol değil. 

Yeter ki silkin, yeter ki uyan, 

Yeter ki yine inancına, vicdanına, ahlâkına sarıl. 

Kur’an’ı raftan indir, yüreğine yerleştir. 

Namazı sadece kıbleye değil, hayata çevir. 

Komşunu yine sor, sofranı yine paylaş. 

Yalanı terk et, emanete sahip çık. 

Çocuklarına öğüt değil, örnek ol...


Ey millet! Hâlâ vakit var.

 Yarın geç olabilir ama bugün bir fırsattır. 

Bütün kalbimle, bütün hücrelerimle bağırıyorum: 

Uyan! Kalk! Diril! Hakk’a yönel!

 Çünkü bu uyanış, sadece bir ferdin değil, 

Bir milletin kurtuluşu olacaktır...


İşte ben bu haykırışı, bir ağıt olarak yakıyorum. 

Küllerinden doğan bir nesil için, 

Yıkılan değerlerin arkasından değil, 

Yeniden inşa edilecek bir toplumun özlemiyle... 

Bu haykırış bir çöküşün değil, 

Yeniden doğuşun habercisi olsun diye!


Ey milletim, eğitim dedin, ama neyi öğrettin çocuklara?

 Ezberlettiğin formüller içinde vicdan yok, merhamet yok.

 Matematik bilen ama insanlığın hesabını yapamayan bir nesil yetişti. 

Teknolojiyle büyüyen ama anasını babasını tanımayan, 

Bir dokunuşla dünya bilgisine ulaşan ama bir selamı esirgeyen gençler...


İlimden maksat, kalbe nur, akla ölçü kazandırmaktır.

 Ama sen ilmi, sadece diplomaya sıkıştırdın. 

Şimdi nice profesör var, ahlâkı bir çocuğa bile öğretemeyen. 

Nice üniversite var, içinden fazilet çıkmayan. 

Ve sen bu çürümeye 'ilerleme' diyorsun!


İş adamı dedin, işine haram karıştıran, 

Sanatçı dedin, sanatla ahlâksızlığı yücelten, 

Siyasetçi dedin, halkı değil, cebini düşünen... 

İşte toplumun hali! İşte geleceğimizin tablosu!


Kadını metalaştıran, erkeği sorumluluktan uzaklaştıran, 

Aileyi sadece reklam malzemesi yapan bir sistem! 

Bu sistemde sevgi yok, sadakat yok, 

Allah korkusu yok! 

Ama her yerde bir gösteri, bir sahne, bir aldatmaca var.


Ve sen ey millet! Bu sahnenin seyircisisin! 

Ne sahneyi terk ediyorsun, ne de perdeyi indiriyorsun. 

İşte ben bu sahneyi yakmak istiyorum! 

Çünkü bu tiyatroda çocuklar ağlıyor, anneler ağlıyor, 

Ve biz sadece alkışlıyoruz bu acıyı!


Ey milletim, dökülmeden gözyaşların, 

Yıkılmadan temellerin, 

Uyan! Çünkü bu son çağrıdır! 

Bu ağıt, yanan yüreğimin son isyanıdır!


Yarın, bugünü arayacağın bir gün olabilir. 

Ve sen, bu ağıtı duymadığın için 

Kendine dahi ağlayacak bir yürek bulamayabilirsin...

Uyan ey millet! Uyan...

Tilhabeşlifilozof/19.05.2025/Sancaktepe/İST

Güvenin Maskesi

Alnı secdede, eli haramda gezer nice serdar,
Her sözleri dua gibi, her işleri bir mezar.
Kul hakkını şerbet sanır, içer içtikçe semirir,
Yetim ağlar, o kadeh kaldırır, meclis meclis delirir...

Hakkı konuşan susturulur, iftirayla bezenir,
Zalim tahtta hüküm sürer, adalet diz çöker iner.
“Biz halka hizmet için geldik” der, sonra cüzdanı şişirir,
Her ihale cennettir onlara, kulun ömrü eksilir.

Sözleri ballı, yüzleri ak, lakin içi küflü hurda,
Yalandan saray kurarlar, içinde oturur softa,
Kürsüde hamaset dolu, vicdanı sahte kefen,
Güvenilirlik postuna bürünmüş bin hilekâr düzen...

Bir yandan besmele çeker, öte yandan kasa deler,
Vicdan terazisinde yok, paraya kul olmuş her yer.
Namus dillerinde sus, dürüstlük afişte yazı,
Halk unutsa da kader unutmaz, adalet bekler saati...

Çaldıklarını dua ile yıkar, her suç için bir dua,
İnşa ederken sarayları, yıkarlar halkın rüyasını
Ey sahte dürüst, ey hırsızlığa makyaj çeken adam,
Bir gün bu millet uyanır, yutmaz artık yalan tamam...

Sanma ki her alkış ebedî, her kürsü sağlam kalır,
Bir sarsılır ki temelin, ardında sadece çamur kalır.
Zaman terazidir, tartar seni bir gün herkesin önünde,
Ve sen en dürüst görünürken, çıkarsın en hilekâr biçimde...

Tilhabeşlifilozof/19.05.2025/Sancaktepe/İST

19 Mayıs 2025 Pazartesi

Viran Olan Vicdanlar

 


Körelmiş gözüm sandım, sağır olmuş kulak,
Ne zulümler gördüm ki yürek tutmaz hesap!
Bir çağda yaşıyorum ki hak yere düşmüş,
Zulmün gölgesiyle her ufuk kararmış.

Ne bir sadâ var gökten, ne arza iner feryât,
Mazlumun ahı semâya çıkmaz, engel hep ad!
Bir değil bin kere sordum: "Ben mi sapkınım?"
Yoksa devran mı dönmüş, insan mı yitmiş yolunu?

Vicdan ki bir zamanlar taç idi başta,
Şimdi ayaklar altında, eğilmiş alkışta!
Kalem susmuş, söz ölmüş, hak paslı zincirde,
Zâlimler gül bahçesinde, mazlumlar zincirde!

İçimde bir volkan var, sönmez neyleyeyim?
Her seher yakar beni, "Sus!" desen, dinleyeyim?
Lakin susmak da hıyanet bu devrin enkazında,
Ya haykırır insan olur, ya da gömülür darda!

Ey ecdâdımın mirası, ey Akif’in yüreği!
Gör bu harap nesli, bu devrin sükûtu neye değdi?
Bana deli desin cihan, rüyada görmüş deyip geçsin,
Yeter ki ruhum haktan sapmasın, yeter ki vicdan seçsin!

Ah ne yaman devran, ne büyük bir istibdat!
Hakikat zincire vurulmuş, adalet olmuş hayrat.
Ben susamam ey zaman, susarsam kahrolurum,
Hürriyete susamışım, sustukça yok olurum!

Tilhabeşlifilozof/17.05.2025/Sancaktepe/İST

16 Mayıs 2025 Cuma

Zamanın Ötesine Sığınan Ruh

 


Kum Saatinin İçinde-Bölüm 1

Kum saatinin içindeyim,
Her düşen kum tanesi ömrümden çalıyor.
Bir şey var, göğsümde sıkışıp kalmış,
Ne gözyaşı ne kelime,
Zamana adanmış bir suskunluk belki.

Zaman, elimdeki incecik cam
Kırılmaya meyilli bir sessizlik gibi,
Tuttuğumda kesiyor parmak uçlarımı,
Bıraksam düşecek,
Tutsam kanayacak…
Ve ben,
İkisinin arasında bir boşlukta salınıyorum.

Gözlerim bir takvim yaprağında asılı,
Göz göze geldiğim her saat ibresi,
"Geç kaldın" diyor,
“Yine geç kaldın…”

Ama ben erken geldim aslında,
Her şeye erken inandım,
Umutları erken büyüttüm içimde,
Sevgiyi erken ektim toprağa,
Ama hasat vakti hep zamanın elindeydi.
Ve zaman beni beklemedi,
Ben zamanı bekledim hep,
Diz çökmüş bir sabır gibi.

Bir çocuk gibi baktım zamana,
Oyuncak sanıp oynadım onunla,
Büyüyünce öğrendim ki;
Zaman oyuncak değil,
İnsanı oynatan görünmez bir ipmiş.
Ve ben bu ipi kestim bir gün,
Korkmadan,
Ölümden değil,
Boşa yaşanmışlıktan korkarak kestim.
Çünkü zaman içinde kaybolmak başka,
Zamanla savaşmak başka…

Zamanın alnında terim var,
Her saniyeye bir dua gizledim,
Beni göğe çeksin diye,
Yere düşen her hayalime
Bir kanat taktım içimde,
Ve her hayal kanat çırptıkça
Ben zamandan biraz daha uzaklaştım.

Ey zaman!
Sen bana hükmedemezsin artık.
Senin en güçlü olduğun yerde
Ben en sessiz kelimemi konuştururum.
Sen bir ömrü çürütürken
Ben bir cümleyle yeniden doğarım.
Sen geçerken yanımdan
Ben senden geçerim,
Sen beni tüketirken
Ben kendimi tamamlarım.

Çünkü bilirim,
Zamanla yaşamak,
Zamana rağmen yaşamaktır.

Mektuplar Sonsuzluğa-Bölüm2

Ben ömrümü bir mektup gibi katlayıp
Göğe bıraktım,
Ne zarfım vardı ne pulum,
Yalnızca yüreğimin mührü
Ve gözlerimden damlayan
Sessiz kelimelerim...

Yeryüzü darsa,
Gökyüzü yeter bana,
Zaman yetmiyorsa
Sonsuzluk alsın yükümü.
Çünkü her nefesim
Bir cümleydi yarım kalan,
Ve her sustuğum
Bir dua gibi yükseldi
Yıldızlara doğru.

Ben bu hayata bir cevap değil,
Bir soru olarak gönderildim belki de.
Anlamı aradım sokak aralarında,
Çocukların gözlerinde,
Ve en çok,
Hiç konuşmayan yaşlıların bakışlarında.

Ey sonsuzluk,
Ben umutlarımı buraya sığdıramadım,
Bir bedene, bir zamana, bir kente...
Onlar bir ırmak gibi taştı içimden,
Ve taşarken acılarımı suladı.
Şimdi hangi göğüs nefes yetirebilir
Bu kadar suskun umudu taşımaya?

Ben gözlerimle yazdım sana mektupları,
Sözler yetmedi.
Her gün biraz daha yandım,
Ama kül olmadım.
Çünkü her külde
Bir harf gizliydi,
Ve o harf bendim.

Ey zaman!
Sana ait değil bu mektuplar,
Senin sınırların dışında yazıldı,
Senin çarkına takılmayan kalemlerle.
Çünkü ben artık biliyorum,
Bir ömür yetmez bazı cümlelere,
Ama bir cümle
Bütün bir ömrü kurtarabilir.

Ben sustuğum her an
Yazdım sonsuzluğa,
Adres bilinmiyordu,
Ama biliyordum ulaşacak,
Çünkü hakikat
Hiçbir zarfa sığmaz,
Ve umut
Hiçbir zamana mahkûm kalmaz.

Ve bir gün,
Sen de okuyacaksın o mektubu,
Bir rüzgâr dokunduğunda yüzüne
Bir tüy düşerken omzuna
Ya da yıldızlar konuşurken geceyle...
O an bileceksin,
Ben oradaydım.
Umutla,
Sonsuzluğa fısıldarken adını...

Müstagnileşmenin Eşiğinde-Bölüm 3 

Ben çok istedim,
Ama azla yetinmeyi öğrendim.
Sonsuzu arzularken
Geçici olanın yorgunluğunu tattım.
Dünyanın yükü sırtımdaydı bir zamanlar,
Ama meğer en ağır yük,
İnsan kendi arzularıymış.

Bir sabah uyandım,
Ruhumun kenarında bir yankı:
“Yeter…”
Ne altına gözüm vardı artık,
Ne alkışa, ne kalabalığa.
Ben artık içimdeki sesi arıyordum
Ve o ses
Sessizlikten doğuyordu.

Ey gönlüm…
Sen her kapıda eğildin bir parça umut için,
Ama şimdi,
Ne dileniyorsun sevgiden,
Ne bekliyorsun takdirden,
Ne de kaygılanıyorsun unutulmaktan.

İşte o an,
Bir başka ben doğdu içimden,
Tüm beklentilerin dışına taşan
Ve hiçbir şeye boyun eğmeyen
Bir ben...

Ne büyük zenginlikti o an,
İstemeden sahip olmak
Ve sahipsizliğin içinde
Bütün evrene ait hissetmek…

Ben artık
Ne alın terimin bile karşılığını bekliyorum,
Ne de gözyaşımın cevabını.
Çünkü bilirim ki,
Müstagnî olmak,
Kalbin yeryüzünden azade oluşudur.
Sahip olmadan sevebilmek,
Tüketmeden yaşayabilmek,
Kendi içinde çoğalabilmektir.

Kendini tüketenleri izledim
Bir kenardan,
Birbirini aşındıran hırsları,
Gözlerini donduran kibirleri…
Ve uzaklaştım.
Bir dağın zirvesi gibi yalnız,
Ama bir yıldızın sonsuzluğu kadar özgür.

Müstagnileşmek
Bir kaçış değil,
En derin yüzleşmedir kendinle.
Ve her terk ettiğinde,
Bir zincir kırılır içinden.
Her vazgeçiş
Yeni bir doğuşa gebedir.

Ey dünya…
Ben seni bırakmadım aslında,
Sadece seninle yetinmedim.
Çünkü senin sınırların
Benim ufkuma dar geliyordu artık.

Zamana Fısıldanan Direniş-Bölüm 4

Zaman geçti,
Ben durmadım.
O aktı,
Ben derinleştim.
Saatler değişti,
Ama yüreğimdeki nabız
Aynı duada atmaya devam etti.

Her doğan gün,
Biraz daha unuttu beni takvim.
Ama ben,
Kendimi hatırlamak için
Geceye daha sıkı sarıldım.
Çünkü karanlık,
Zamanı değil hakikati gösterirdi.

Bir kum saati gibi
Ters çevirdim ömrümü.
Geçmişi dibe,
Umudu üste bıraktım.
Zaman beni harcamadan
Ben onu suskunluğumla deldim.

Dediler ki:
"Vakit geçiyor…"
Dedim ki:
"Ben geçmiyorum onunla!"
Bir duvar ördüm takvime karşı,
Tuğlaları sabır,
Harçları tevekkül,
Üstüne yazdım:
"Ölçünüz zaman değil,
Derinlik olsun."

Her an bir meydan okuma oldu artık bana,
Zaman hızlandıkça ben yavaşladım.
Koşmadım, acele etmedim,
Çünkü anladım:
Zamanla yarışılmaz,
Zamanla yüzleşilir.

Ey zaman…
Senin kadar acımasız
Ama senin kadar öğretici başka bir şey yokmuş.
Sen çaldın saçlarımdan gençliği,
Ama verdin kalbime olgunluğu.
Sen törpüledin bedenimi,
Ama sivrilttin ruhumu.

Ben seni sevmedim,
Ama seni yok sayamadım.
Sana düşman olmadım,
Ama asla dost da demedim.
Sadece göz göze geldik çoğu gece,
Ve sustuk.
Sen akmaya devam ettin,
Ben yazmaya…

Bir gün duracak bu saatler,
Biliyorum.
Ama işte o gün,
Ben zamanın değil
Zamanı aşmış bir duygunun içinde
Sonsuzluğu giyeceğim.

Zamansızlıkta Var Olmak-Bölüm 5

Bir ânın sonsuzluğunda
Kendime rastladım.
Ne bir takvim yaprağı vardı
Ne de bir saate bağlı yorgunluk.
Zaman bitti,
Ben başladım.

Dün yoktu artık,
Yarın da gereksizdi.
Sadece “şimdi” vardı,
Ve o “şimdi”
Bütün bir ömrün ağırlığını
Sırtından indiriyordu.

Zamansızlık…
Ne garip kelime,
Ama en sahici huzur orada başlıyor.
Çünkü orada
Ne bir gelecek kaygısı var,
Ne de geçmişe dair pişmanlık.
Orada sadece
Olmak var.
Olduğun gibi,
Hiçbir maskeye, role ya da başarıya muhtaç olmadan…

Zamansızlık
Bir duruş değil,
Bir fark ediştir.
Hayatın ölçülemediği yerde
İnsanın değeri saklıdır.

Ben artık vakti değil,
Varlığı ölçüyorum.
Kim ne zaman geldi değil,
Kimin yüreğiyle kaldığını soruyorum.
Gözüm saatte değil,
Kalpteki titreşimde.

Bir çiçek gibi açıyorum kendimi
Güneşin saatine değil,
İlahi bir niyete…
Çünkü ben zamanın içinde değil,
Zamansız bir hikâyede yazıldım.

Ve o hikâyede
Ne yaşımın hükmü var,
Ne de bitişimin zamanı.
Sadece bir öz var,
Ve o öz
Her şeyi taşıyacak kadar kadim,
Hiçbir şeye muhtaç olmayacak kadar sade…

Ey okuyan,
Sen de dene bir gün,
Saatini çıkar kolundan,
Takvimi yırt,
Ve sadece yaşa.
O zaman anlayacaksın
Zamansızlıkta var olmak
Kendinle yüz yüze gelmektir.

 Benimle Kalan-Bölüm 6

Ne insanlar geçti yanımdan,
Ne hayaller uğurladım gözlerimle…
Ama hepsi gitti,
Bir ben kaldım kendime.
Ne yalanlar taşıdım,
Ne gerçeklere susadım
Ama en çok suskunluğumla yaşlandım.

Artık sormuyorum:
“Kim benimle geldi?”
Çünkü asıl soru şuymuş meğer:
“Ben kimle kaldım?”

Benimle kalan,
Bir çocuğun gözyaşına bakarken içimin titremesi…
Bir garibin duasında kendimi unutmam…
Bir dostun sessizliğinde ses aramam…
Ve gecenin ortasında
Sadece kendime anlatabildiğim o saf hâlim…

Gururum, başarılarım, adım…
Hepsi kapının dışında kaldı.
Ama içimde kalan
Bir anne duası,
Bir baba nasihati,
Ve bir yetimin gözlerindeki güven duygusu oldu.

Zaman aldı benden,
Çok şey aldı…
Ama almaya gücünün yetmediği şeyler de bıraktı.
İşte ben onları
Yanıma katıp yürüyorum şimdi.

Benimle kalan,
Bir sözün gerçeği,
Bir sevdanın izi,
Bir duanın sesi…
Ve hepsinden önemlisi:
Yalanlardan sıyrılmış bir ben…

Artık gülüşlerimin nedeni yok,
Ama sahici.
Artık acılarımın tarifi yok,
Ama derin.
Artık suskunluklarımın boyu yok,
Ama içi dolu…

Benimle kalan,
Ne altın, ne ün, ne hikâye…
Sadece arınmış bir kalp,
Ve o kalbin sığındığı
Sonsuz bir inanç.

Yarına Dokunmadan, Yaradan’a Yaslanmak-Bölüm 7

Yarın...
Ne çok şey bekledik ondan.
Mutluluk, başarı, barış,
Ve bazen sadece bir affediş...
Ama artık öğrendim,
Yarın hayaldir,
Ve hayal kırılır.

Bugün bile bana ait değilken,
Yarının yükünü neden omzuma alayım?
Ben artık planlar kurmuyorum,
Kaderi yazana teslim oluyorum.

Bir kapı aralanırsa bilirim,
O’nun muradıdır.
Bir kapı kapanırsa bilirim,
O’nun korumasıdır.
İşte bu yüzden
Hiçbir kilide anahtar aramıyorum artık,
Sadece tevekkülle bekliyorum
Ve sabırla susuyorum.

Dualarımın ne zaman kabul olacağını bilmiyorum,
Ama biliyorum ki
Her dua bir kader taşır içinde.
Bazen gözyaşı olur düşer alnıma,
Bazen bir tebessüm olur doğar içimden.
Ama her hâlükârda
O’na ulaşır.

Ben artık
İstemenin değil,
Emanet etmenin sükûnetindeyim.
Dileklerim azaldı,
Şükürlerim çoğaldı.
Çünkü gördüm ki,
En güzel hediyeler
Hep “istemediğim” anlarda geldi.

Yarına dokunmuyorum,
Çünkü elim yanıyor.
Ama Yaradan’a yaslanıyorum,
Çünkü yüreğim orada huzur buluyor.

Bütün soruların cevabını aramaktan yoruldum,
Şimdi sadece
“Sen bilirsin Allah’ım” diyorum.
Ve bu cümlede
Bütün ömrümün özeti gizli:
Biraz gözyaşı,
Biraz tevekkül,
Ve sonsuz bir teslimiyet...

Veda Değil Varlıkla Buluşma-Bölüm 8 

Gözlerimi kapattığımda
Duyuyorum o sessizliği.
Bir veda değil bu,
Bir başlangıç sanki.

Kelimeler susuyor,
Zaman geri çekiliyor,
Ve ben
Bir tohum gibi toprağa karışıyorum.

Bedenim bir gün düşecek yere,
Ama ruhum,
Gökyüzünde bir yıldız olacak.

Yaşadığım her an,
Her acı, her sevinç,
Ve her suskunluk,
Bir iz bırakacak sonsuzlukta.

Çünkü veda değil bu,
Varlığın yeniden doğuşu.
Bir elveda değil,
Kavuşmanın sessizliği.

Ben artık
Zamanın esiri değilim.
Ben artık
Kendimle,
Ve Yaradan’la
Bütünüm.

Ve bu bütünlükte
Hiçbir kayıp yok,
Hiçbir hüzün değil.

Sadece
Bir huzur var,
Ve sonsuzlukta
Bir varoluş…

Erol Kekeç/17-25 Eylül.2024/Sancaktepe/İST

Allah Neden Sustu Sandın

 

Zulüm göğe dayandı, vicdanlar sus pus,
Bombalar konuşur, kalpler olmuş buz...
"Ey Allah'ım! Neredesin?" der bir çığlıkla,
Oysa Allah hep orda, sen neredesin, susma!

Bir çocuk ağlıyor taş altında sessiz,
Bir ana, ölü yavrusunu koklar çaresiz...
Sen ekran başında sadece bakarken,
Melekler sorar: "Sen ne yaptın peki? Neden sustun erken?"

Allah susmaz, sessizliği imtihandır,
Zalimlere mühlet, azabın vaktidir...
Mazluma sabır, ona cennet vaadidir,
Yerin titremesi, göğün öfkesidir.

Firavun da yürüdü denizin ortasına,
Ama sabırla gelen Musa, vurdu asasını…
Zulüm büyüyünce helak hızla gelir,
Sen oturdukça, cellatlar güler.

Sen dua beklerken, Allah seni gönderdi,
Zulme karşı dimdik duran elleri isterdi.
Ama sen "dua" dedin, "kader" dedin, kaçtın,
Oysa cihad sessizliğe karşı atılan ilk adımdı.

"Allah neden sustu?" deme, utan!
O seslendi: "Siz ne yaptınız, kullarım?"
Gazze yanarken sen gözlük silersen,
Allah’ın sorduğu hesap ağır gelir insana erken.

O çocuk oruçla değil, açlıkla düşer toprağa,
Senin iftar sofrasına dizilen her tabağa
Allah şahit yazar: "Mazlumu unuttu bunlar..."
Sonra sormaz: "Kaç rekat kıldın?"
Der ki: "Açlar için ne yaptın?"

Zalimler sarayda, müminler zindanda,
Ama bil ki, bu kader değil, bu tuzakta
Senin de payın var ey suskun insan!
Zulmün ortağı değil misin bir bak!

Şimdi sor: "Neden inmedi semadan bir melek?"
Çünkü inmesi gereken sensin, yürek yürek!
Allah meleklerini göndermez her defa,
Bazen insanı imtihan eder:
Sen oldun mu sadık, yolda bu davaya?

Mazlumun kanı yerde kalmaz, ey gafil!
Ama senin kalbin, taş olmuş, suskun, nafile dil...
Allah’ın adaleti gelir, hem de ansız,
Ama önce sen silkelen, kalk, dur, uyan, anla bu sancısız!

Firavun ’un saltanatı yıllarca sürdü belki,
Ama bir dalga, aldı hepsini sessizce, deldi.
Bugün de o tufan, yaklaşmakta hızla,
Ey iman ehli, susma artık, susma!

Gün gelir hesap döner, yüzler kararır,
Mazlumlar gülümser, zalimler yanar.
Senin sustuğun yerde yankı olur söz,
Allah sustu sanma, o her şeyi görür bu son söz....

Erol Kekeç/08.05.2025/Sancaktepe/İST

14 Mayıs 2025 Çarşamba

Mazlumların Maskeli Balosu

 



Ey göğü feryat zanneden Whats App durumu,
Ey sabrı sabun gibi eriten sabırsızlık,
Ey hıçkırığını Tik Tok'ta şova çeviren aylaklık
Artık susmak bile bir performans,
Dua mı? O da filtreli—en çok beğeni alanlar makbul!

Bir coğrafya düşün ki,
Güneş yakıyor çünkü klimanın markası ucuz,
Gece huzursuz çünkü elektrik faturasından göz kırpmaya korkuyorsun,
Sokaklar korku dolu, ama herkes "story" atmaktan memnun.
Her evde yas değil, Netflix var;
Eksiklik değil, online alışverişten gelen kargoların gecikmesi.
Direniş mi? Hashtag altında üç emoji...

Zalim yönetimler mi?
Onlar da artık influencer, reklam yüzü gibi;
Adaleti değil, takipçi satın alıyorlar.
Mazlumun duası mı?
O da algoritmaya takılıyor artık,
Göklere değil, en fazla "önceki gönderilere göz at" sekmesine çıkıyor.

"Kardeşim" dediğin kişi,
Sana selam vermez ama her cuma “Haydi Cuma’ya” diye story atar.
Bir eli tesbihte, diğer eli POS cihazında,
Dindarlık? Artık kampanyalı.
İtikât mı? Black Friday'e dahil…

Kapitalizmin maşaları artık ütü bile yapmıyor,
Zira kırışıklık moda oldu.
İtibar, marka ayakkabıyla ölçülüyor,
Ahlak? Influencer koduyla %20 indirimde.
Kalpler beton değil artık,
Direkt otopark...

Ey taş, ey kaya!
Keşke insan olsaydınız,
Belki de daha vicdanlıydınız!
Çünkü bu çağda insan görünümlüler,
Vicdanı NFT yapıp satıyor...

Benim içimde bir ateş var…
Yok, romantik değil bu,
Ne bir orman yaktım,
Ne bir tweet attım.
Sadece içimde yanıyorum,
Ama dışımdan hâlâ gülüyorum, çünkü bu çağda mutsuz görünmek algoritmaya ters...

Ah kardeşim,
Ben sessiz kaldım çünkü konuşsam
Instagram filtresi gibi,
Gerçekliğini bozarım.
Gözümdeki bu buğu mu?
Kameraya silinmeden önce iki kez “tekrar dene” dedirtti.

Sen bilmezsin,
Bir annenin duası sansür yer mi diye korkusunu,
Sen anlamazsın,
Bir çocuğun oyun hayali oyun konsolu fiyatına yenik düşerken
Gözlerinde doğan öfkeyi...

Sen yaşamazsın,
Bir babanın cebindeki son madeniyle
"Bugünlük de su içeriz" demesini.

Ama bil ki bu sessizlik sürmez,
Çünkü artık herkes “konuşkan modda”,
Zulüm? O da revaçta — ama estetikle...

Zulüm ile abad olanlar,
Hesap gününde “yorumları kapattım” diyemeyecekler.
Ve biz, o gün…
Toprağa değil belki,
Ama bilinçaltına adaleti ekeriz — en azından kalanına!

Ey bu sesi duyan varsa,
Gelin bir çember olalım,
Ama dikkat edin:
İçeri girerken ayakkabılar çıkar, egolar değil...

Mazlumun alnındaki teri göremeyen göz,
Hâlâ telefon ekranına swipe yapıyorsa,
O göze ancak "görmedin say" denir.

Ben yanıyorum kardeşim,
Ve bu çağda en çok buna yanıyorum:
Ben içten içe yanarken,
Sen dıştan dışa ısınıyordun ama kaloriferden...

Ben sustum,
Çünkü konuşsam,
Beni “öfke problemi” diye fişlerler.
Ben dua ettim,
Ama elleriniz Siri’ye sorar gibiydi:
"Ey Rabbim, bana... ama hemen!"

Bu manifesto değil,
Bir ironi kitabıdır artık.
Çünkü gerçekleri düz söyleyince kimse duymuyor,
Ama dalga geçince herkes gülüyor...

Artık susmayacağım,
Çünkü mizah da bir direniştir.
Ben konuşacağım,
Kelimelerime ironiyi sarıp zalimin üstüne atacağım...

Kalem mi?
Kılıçtan keskin, evet…
Ama artık kılıç da kalemle poz veriyor sosyal medyada.

Ey dünya!
Vicdanı modem hızında yananlar!
Bil ki:
Adalet geldiğinde...
Telefonun şarjı bitmiş olacak.

Ve biz, o zaman,
Küllerimizle değil,
Wi-Fi çekmeyen yerlerde yükseliriz...

Bu bir manifestodur,
Mazlumun mizahla karışmış son çağrısıdır.
Duymuyorsan...
Kulaklıkla değil, vicdanla bağlan derim sana...

Bahadır Hataylı/01.05.2025/Namazgah/İST

Uykudaki Secde

(Hakikatin Gölgesinde Uyutulmuş Bir Toplumun Ağıdı)

Bir çağdayız,

Gözler açık ama rüya içinde,

Vicdanlar susmuş,

Kalpler konserve gibi raflarda,

Diller dua eder gibi mırıldanırken,

Sözler, sanki cehennemden devşirilmiş teselli taneleriyle kaplı...


Her şey yerli yerinde görünür,

Ama hiçbir şey yerli değildir.

Bir mikrofon kadar hür,

Bir sandık kadar susturulmuşuz.

Dönmeyen başlar, eğilen boyunlar,

Ve yukarı değil, hep aşağı bakan gözler...

İnanan değil, teslim alınan kalabalıklar var...


Bir gün dediler ki:

"Ruhlarınız yorgun, gelin, arının.

Hazla dolu dualar var bizde,

Mistik tınılarla sarhoşluk veren zikirler,

Transa geçiren tövbeler…"

Ve biz, günahlarımızdan değil,

Sorgulama hakkımızdan arındırıldık...


Ne zaman ki secde,

Bir düşünceye değil,

Bir düzene boyun eğmek oldu,

O günden beri

Allah’ın adıyla susmayı öğrendik,

Ve zalimin gölgesinde huzur bulmayı...


Mübarek kılıklı kirli parmaklar

Oylamalarla hükmetti vicdanımıza.

Meclisler kurulmadı akıl için,

Sadece aklı zincire vurmak için...

Bir madde geçer sessizce,

Bir gece ansızın;

Bir “amin” uğultusunda geçer,

Ve bir daha geri alınmaz.

Kim “bir daha oylayalım” derse,

Onun da parmakları kıtır kıtır kırılır,

Sadece eli değil,

Sözü, varlığı, geçmişi de gömülür...


Uyanmak isteyenlere “rüya bozucu” denir,

Sorulara “fitne tohumu”,

Cevaplara “şeytanın fısıltısı”...

Ve en çok da düşünenlerden korkulur,

Çünkü düşünce bulaşıcıdır.

Bir zihin uyandığında,

Bin zihin titremeye başlar...


Onlar bilir bunu,

O yüzden en önce düşleri vururlar,

Sonra düşünenleri...


Zalimlerin yapamadığını,

Dini kurumlar yaptı.

Eskiden kılıçla kesilen başlar,

Şimdi vaazla uyutuluyor.

Eskiden cellatlar vardı,

Şimdi psikolog kıyafeti giymiş mürşitler.

Manevi huzur adıyla verilen haplar,

Ruhu değil, aklı uyuşturur...


Bir yudum “sabır”,

Bir doz “tevekkül”,

Ve bolca “melekleşme telkiniyle”

Tırnaklar sökülmeden teslim olmayı öğrenir kitleler...


Bir çocuğun gözyaşı akar,

Camilerden çıkan kalabalık görmez.

Bir kadın taşlanır,

Kürsüdeki hatip ahlak anlatır.

Bir aç yutkunur,

Sofralarda dualar kabarır.

Ve her şey ibadetle aklanır,

İyilik yapılmadan,

Sadece susularak...


Ey secdeye eğilen ama adalete doğrulmayan kalabalık,

Hangi ayetin ardında sakladınız sessizliğinizi?

Hangi hadisle susturdunuz mazlumun çığlığını?

Ve hangi “rahmet” duvarında unuttunuz öfkenizi?


Bu kadar mı kolay oldu

Allah’ı şahit tutarak susmak?

Bu kadar mı basitti

Dini, zulme şemsiye yapmak?


İtirazlar gölgede yetişir artık,

Çünkü güneş bile satın alınmıştır.

Diller “âmin” diye mühürlenmiş,

Kalpler, şehvetle karışık huşuya yatırılmıştır.

Ve iman artık bir inanç değil,

Bir program, bir gösteri,

Bir ritueldir haftalık...


Kimi ağlar çünkü içindekini anlatamaz,

Kimi güler çünkü dışındakini anlayamaz.

Ama her biri aynı maske altında buluşur,

“Uyum” adıyla susar,

“Teslimiyet” adıyla unutur,

Ve “din” adıyla yok olur...


Ben hâlâ uyanamayan bir halkın

Kırılmış sesiyim bu şiirde.

Yas tutan değil,

Yasaklarla bastırılmış bir vicdanım.

Diz çökmem ama susarım,

Konuşmam ama görürüm.

Ve yazarım,

Çünkü kelimeler henüz yasaklanmadı...


Ey zaman,

Ey akıl,

Ey kalbin içindeki hakikat!

Bu şiir bir çağrıdır:

Secde eden alnın da

İtiraz eden aklın da

Aynı bedende kardeşçe yaşadığı gün gelsin diye...


Bahadır Hataylı/14.05.2025/Namazgah/İST

13 Mayıs 2025 Salı

Savrulan Yaprak

Azımsanmaz yükler taşıdı omuzlarında,

Nice dağlar devrildi, sessiz fırtınalarda,

Bir ömür verdi kendince çalıp söylerken,

Kendi sesiyle avutuldu, kendiyle gülerken...


Hayat mı?

Bir cambaz gibi, ipe gergin asılmış,

Bir adım umut, bir adım uçurum kalmış.

Dokunmak istedi hayata usulca,

Belki bir acı diner diye…

Ama her dokunuşunda

Bir başka yara açıldı yüreğinde...


Vurdumduymaz sokaklar sustu,

Göz göze gelmedi kimseyle zaman.

Bir yaprak gibi savruldu,

Ne kök vardı tutacak,

Ne rüzgâr esmeden bırakacak...


Bulutlara sarındı sonra,

Yağmur olur dökülürüm belki diye,

Ama hep eksikti,

Hep biraz yarım,

Hep biraz geç kalmış gibi

Bakıyordu aynalara...


Samimiyet miydi eksik olan?

Hayır…

O hep vardı onda.

Ama içtenlik kalabalıkta boğulur bazen,

Yalnızların gürültüsüz çığlığıdır o.


Şimdi,

Bir şarkı daha başlıyor dudaklarında,

Kimi zaman kırık,

Kimi zaman umutla ıslık çalıyor.

Çünkü hayat her şeye rağmen

Bir adım daha yürümekti…

Ve o, hâlâ yürüyor,

Hâlâ seviyor,

Hâlâ şiir yazıyor...

Erol Kekeç/13.05.2025/Ümraniye/İST

Yolun Kenarında Bir Tabut


Gece ile gündüz arasında sıkışmış bir vakitte,
Ne sabahın umudu var gökyüzünde,
Ne de gecenin koyu karanlığı.
Adımlarım beni tanımadığım bir yola çıkardı.
İçimde bir şey susuyordu uzun zamandır.
Konuşmaya korktuğum, hatırladığımda kalbimi sıkan bir şey.

Yol…
Uzayıp gidiyordu önümde.
Boştu. Sessizdi. Soğuktu.
Ama yolun kenarında bir şey vardı.
Sanki bir çığlık oraya bırakılmıştı.
Gözlerim oraya çekildi.
Kalbim bir an durdu sanki…

Bir tabut.
Kimsesiz. 

Sahipsiz. 

Sessiz.
Ne bir ağıt, ne bir dua.
Sadece rüzgârın çıplak uğultusu sarıyordu etrafını.
Ve ben, yanına yaklaşırken içimde bir tanıdıklık hissettim.
Sanki o tabutta yatanı biliyordum.
Ama adını hatırlayamadım.

Eğildim.
Bir dua fısıldadım.
Elleri titreyen bir çocuk gibi dokundum tahta yüzeyine.
Ve o anda içimde bir görüntü belirdi:
Sustum dediğim her şey, o tabutun içindeydi.
Kırıldığım ama dile getirmediğim anlar…
Vedalaşmadan ayrıldığım insanlar…
Bağışlayamadığım hatıralar…
Hakkını helal etmeyen bir yanım…

O tabut, yolun kenarında değil,
kalbimin kenarındaydı.
Hep yürüdüm, hiç bakmadan.
Ama o beni bekliyordu.
Benim göz göze gelmemi,
Bir "hakkını helal et" dememi,
Bir "seni anlıyorum" diyebilmemi…

Sonra rüzgâr durdu.
Gökyüzü hafif aydınlandı.
Sanki tabut, bir gölgeden yapılmıştı.
Ve ben yüzümü ona çevirdiğimde,
Gölgeler dağılmaya başladı.

"Teşekkür ederim," dedi sessizce.
"Artık gidebilirim."

Ben yürümeye devam ettim.
Ama artık içim daha hafifti.
Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım bir yük,
Yolun kenarında kalmıştı...

Erol Kekeç/20.07.2024/Sancaktepe/İST

Babam Rahmetlinin 30.ölüm yıl dönümü anısına yazmıştım ona ithaf ediyorum...

11 Mayıs 2025 Pazar

Lût’un Gözyaşı

 

Bir şehir vardı, adı yok şimdi,
Gökten taş yağdı, yer yarıldı sanki.
Kadın unuttu kadınlığını,
Erkeklik silindi kalpten, bakıştan, dilden.
Fıtratla oynayan eller,
Sonra yıkıldı evler, çöktü bedenler...

Bir peygamber vardı orada,
Lût’tu adı, tek başına bir ordu gibi.
“Ey kavmim!” diye haykırdı gecelerce,
Ama duymazdı kulaklar;
Sapkınlık alkışlanırken
Hakkı söylemek suç sayıldı artık...

Melekler geldi gizlice,
Lût tasalandı: “Bu kavim… Artık kurtulmaz!”
Ve Allah buyurdu:
“Sen ve inananlar çıkın, arkana bakma sakın!”
İşte o an başladı çöküş,
Azgınlığın sonu toprağa kazındı.

Ve şimdi biz...
Yeni bir Sodom’un gölgesindeyiz belki,
Ekranlardan akıyor çamur gibi fuhuş,
Küçücük yürekler kirleniyor renksiz bayraklarla.
Annelik sessiz, babalık bitkin,
Çocuklar ise hedefte: cinsiyetsiz, köksüz, kimliksiz!

Ne bir Lût var ortada,
Ne de bir nida yükseliyor göğe.
Sustum diyen sustu,
İnandım diyen bile razı bu düzene.
Azap mı bekliyor şimdi bizi de?
Kalmadı mı ibret alan, düşünen, direnen?

O hâlde kalk!
Bir yürek ol hakikate,
Bir ses ol iffete,
Bir kale ol fıtrata,
Ve unutma:
Lût’un kavmi tarihte kaldı,
Ama Lût’un mücadelesi hâlâ hayatta!

Erol Kekeç/03.01.2025/Sancaktepe/İST

Not:OKşan sevicilerin akıbetine dönük bir şiir....

10 Mayıs 2025 Cumartesi

Bir Memleket-i İhanet

Taşlamalar Kitabından Bir Sayfa

Ey bu yalanı yaşamaya alışmış harap memleket,
Tabelanda “özgürlük” yazar, sokaklarında sürünür korku!
Sözde seçime dayalı, özde biatla çevrili makamlarınız var,
Ama oyla gelenin boğazı, müteahhitin eliyle dolmuş kese gibi kabarır!

Ey belediye sarayları! Betonun kutsal kitabını yazdınız,
Her sokağa üç tabela, beş park, ama halkın nefesi yok!
Kaldırım taşlarına kadar torpil döşeli,
Kimin akrabası hangi büroda, Google bile şaşırır haritayı!

Bir semt var ki, çöplüğü halka,
Bir semt var ki, asfaltı yandaşa!
Bir başkan var, fotoğrafta tebessüm ederken,
Öbür karede halk kürekle geçim kazmaya çalışır...

İhale mi? Onu sorma kardeşim…
“Doğrudan temin” derler, “şeffaf kapalı zarf”,
Ama içinden çıkan dosya değil,
Koca bir mahallenin rızkı, bir avuç doymayanın tabağında!

Kim bu çeteler? Kravatla gezen tezgâhtarlar,
Devletle diz dize, halka arkası dönük,
Makam aracıyla cüzdan taşıyan adamlardır onlar,
Şehir planını değil, kar oranını çizerler masada...

Ey muhalefet! Sen ki, yıkılması gereken duvara afiş asarsın,
Nutukların kibrit çöpü, yaktığın yer soğuk,
Zalimle selfie çektirip mazlumun mezarına çiçek bırakan,
Bir elinle sarılıp, öbür elinle terk eden muammasın!

Mecliste alkışla döner günleriniz,
Yasaya değil, çıkar haritasına göre konuşur çoğunuz.
Bir yanda suskunlukla direniş satılır,
Öbür yanda yüksek perdeden ama içi boş çığlıklar...

Ey STK geçinen karanlıklar,
Derneğin adı umut, içerisi protokol kokar!
Halkla bir olacağına, halkın üzerinden proje yazar,
Avrupa'dan fon alıp, halkı fonlar gibi anlatırsınız!

Banka kuyruklarında yaşlanmış babalar var bu ülkede,
Kira gününden korkan anneler,
Kantinde bekleyen ama kantin göremeyen öğrenciler…
Taksitle yaşayıp borçla ölen bir nesil büyüttünüz...

Ve sonra gelir “törenler”!
Kurdele kesilir, kameralar güler,
Ama altından geçilen o köprü,
Halkın sırtına çöken borç köprüsüdür aslında...

Memleketin dağına taşına “yatırım” değil,
Satış tabelası çakarlar artık,
“Yatırımcı geldi” derler,
Ama gelen ya toprağı çalar ya da ormanı yutar...

Eğitim desen, diploma koleksiyonu artık,
Ezberle büyütülen zihinlere, fikir değil “formasyon” öğretilir.
Ve gençlik?
Ya işsiz, ya sessiz, ya da yurtdışında…
Çünkü memleketin geleceği, vize kuyruğunda bekletilir!

Ey halk!
Sen ki sabır taşı sanırlar seni,
Ama unutur o muktedirler, taş fazla sabırdan çatlar!
Sen ki, ekmeğini bölüp komşuna uzatırsın,
Ama payına düşen, genelde vergidir, zamdır, inkârdır…

Bir gün olur da bu millet ayağa kalkarsa,
İlk titreyen yer, yüksek katlı rezidanslar olur,
Çünkü temelini halkın omzuna değil, yalanın harcına kurdular...

Filistin mi?
O toprak zaten kanla yazılmış, dualarla ıslanmış.
Ben şimdi sana Van’ı söylerim, Hakkâri’yi,
Adana’nın kenar mahallesini, Erzurum’un üşüyen çocuğunu,
Bir kaşık çorba ile doymaya çalışan,
Ama hakkı için ses çıkarınca hain ilan edilen bu halkı…

Ey yönetici!
Sen ki halkı yönetmekle değil, oyalamakla övünürsün!
Her konuşmanda “milletimiz” dersin,
Ama milletin sesi sana yalnızca seçim günü gelir!

Alkışlara alıştın ama eleştiriye tahammülün yok,
Çünkü senin etrafın ayna değil, sadece yankı odası!
Bir gün susturamadığın tek şey olacak:
O da halkın vicdanıdır!

Çetelerle kol kola giren,
İhaleyle yandaşa şehir satan,
Gösterişle adaleti perdeleyen,
Ve bu uğurda halkın sesini boğan her kim varsa,
Bilin ki bu milletin sinesine işlenmiş bir utanç haritası olarak...

Ama umut var, çünkü:
Her yıkımın altından bir direnç doğar,
Her sessiz çocuğun kalbinde bir isyan büyür!
Ve her kurulan sahte saltanatın sonu,
Bir halk duasıyla gelir...

Bahadır Hataylı/10.03.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...