22 Haziran 2026 Pazartesi

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

 


Dediler ki:

"Onlar yiyeceğine biz yiyelim!"

Dedim ki:

Buyurun yiyin efendiler,
Yiyin de görün bakalım,
Mideyle vicdanın kavgasında
Hangisi galip çıkacak?

Yiyin;
Milletin nasibini,
Yetimin ekmeğini,
Fakirin umudunu,
Emeklinin ömrünü,
İşçinin alın terini...

Nasıl olsa sofranız geniş,
Çatalınız uzun,
İştahınız hudutsuz!

Lakin şaştığım şudur:
Bunca lokmayı yuttunuz da
Bir zerre insanlığı niçin yutamadınız?

Kimi makamıyla övünür,
Kimi servetiyle.
Sorsan hepsi memleket sevdalısıdır,
Ama memleket nedense
Sevildikçe biraz daha fakirleşir.

Ne garip zamanlara kaldık!

Hırsız kilidi beğenmiyor,
Yalancı aynaya kızıyor,
Hak yiyenler ise
Kendilerini fazilet timsali sanıyor.

Bir zamanlar utanmak vardı,
Şimdi utanana acıyorlar.
Bir zamanlar doğruluk vardı,
Şimdi doğrulara yol soruyorlar.

Asalet dedikleri şeyi de
Yanlış anlamışlar efendim.

Asalet;
Başkalarının payını kapmak değil,
Kendi payına razı olabilmektir.

Asalet;
Kalabalıklar önünde nutuk atmak değil,
Kimse görmezken de dürüst kalabilmektir.

Asalet;
Kürsüye çıkmak değil,
Vicdanın huzurunda ayakta durabilmektir.

Lakin bunlar,
Asaleti armada,
Şerefi etikette,
Haysiyeti kartvizitte aramışlar.

Buldukları ise
Koskoca bir boşluk olmuş.

Ey "Onlar yiyeceğine ben yiyeyim" diyenler!

Bir gün gelir,
Saltanat biter,
Masa dağılır,
Defter açılır.

O gün ne unvan konuşur,
Ne para,
Ne de alkış.

O gün yalnızca şu soru sorulur:

"Senin olmayanı neden aldın?"

İşte bütün mahkeme budur.

Ve bütün savunmaların sustuğu yerde
Bir yetimin ahı konuşur.

Ben ise
Kuru ekmeğin yanında kalırım,
Yeter ki içinde haram olmasın.

Çünkü insanın cebini dolduran çok şey vardır;
Ama insanın yüzünü ak eden
Yalnızca hak yememiş olmaktır.

Gerisi gürültüdür efendim...

Gerisi,
Tok midelerin aç vicdanlarından yükselen
Koca bir gürültü...

Erol Kekeç/19.06.2026/Sancaktepe/İST

26 Mayıs 2026 Salı

Zamanın Zehrinde

 

Yâr, uçurum kıyısında durmuş da gülüyor,

Altında karanlık, üstünde gece büyüyor,
Canavardan medet umar hale gelmiş insan,
Kendi yarasını açıp yine kendisi oyuyor;

Çıldırmış zamanın akrep yelkovanı,
Birbirini kovalar durur deli divane,
Saatler yorulmuş, ömür nefes nefese,
İnsan yetişemiyor kendi viranesine;

Bir yanda umut diye uzanan sahte eller,
Bir yanda içimizi kemiren sessiz keder,
Kime dönsek yüzünde başka bir maske,
Hakikat sus pus olmuş, konuşuyor gölgeler;

Yâr, bu nasıl çağdır böyle?
Merhamet susmuş, vicdan düşmüş çöle,
Kalabalıklar içinde yalnız bırakılmış insan,
Bir damla huzur için sığınıyor hayale;

Akşam olunca şehirler daha da yorulur,
Her pencereye biraz hüzün vurulur,
Kimi sofralarda kahkahalar çoğalırken
Kiminin ocağı sessizce savrulur;

Bir çocuk gözlerinde yarın arıyor,
Bir anne susarak geceyi sarıyor,
Babalar yorgun bir dağ gibi çökmüş,
Hayat insanın içinden bir şeyler çalıyor;

Ve yâr…
En çok da buna yanıyor insan,
Canavarı besleyen yine kendi korkuları,
Sonra dönüp göğe kaldırıyor ellerini,
“Niye karardı bu dünya?” diye ağlıyor;

Oysa dünya hep buydu belki,
Farkı şu:
Eskiden insanın içinde bir kandil vardı,
Şimdi herkes kendi karanlığını taşıyor;

Akrep yelkovanı kovalar durur,
Zaman insanı öğütür usul usul,
Bir gün herkes susar aynı kapıda,
Ne makam kalır ne alkış ne gurur;

Yâr, gönlünü zulmün sofrasına koyma,
Canavardan merhamet umma,
Bir avuç hakikat bazen
Bir ömürlük kalabalıktan daha değerlidir anla;

Çünkü insan dediğin
Bir nefesle gelir gider bu handan,
Geriye yalnızca
Kimin yarasına dokunduğun kalır…

Erol Kekeç/26.05.2026/Sancaktepe/İST

10 Mart 2026 Salı

İftarın Hakkı









Denize su dökmek gibi
Tok olana sofra kurmak;
Gösterişin ateşinde
Merhameti kül savurmak.

Şatafatlı masalarda
Nefisler doyurur kendin;
Oysa aç bir çocuğun ahı
Sarsar göğün direklerini.

Altın tabak, gümüş kaşık
Ne anlatır aç gönüle?
Bir lokmanın kıymetini
Sor yetimin titrek eline.

Sokaklarda üşür gece,
Ocaklarda duman yoktur.
Nice evde iftar vakti
Bir hurmaya umut çoktur.

Ey kalbini unutan insan,
İyilik şova dönüşmesin!
Sofran göğe yükselecekse
Mazlumun duasıyla yükselsin.

Yetim gülerse rahmet iner,
Fakir doysa bereket doğar.
Kimsesizin kapısında
En büyük iftar kurulur.

Çünkü hakikat şudur bil:
Rızkın özü paylaşmaktır.
Bir yetimin tebessümü
Bin saraydan daha bahtlıdır.

Ver ki kalbin arınsın biraz,
Ver ki karanlık dağılsın.
Bir lokma bölüşen eller
Yarın cennete yazılsın.

Öyleyse ey gönül sahibi,
Gösterişi bırak bu gece;
Bir fakirin kapısını çal,
Rahmet orada seni bekler.

Bahadır Hataylı/07.03.2026/Sancaktepe/İST

27 Şubat 2026 Cuma

SENEDİ KİM YAZDI?



Dünyaya inerken sanki bir senet imzaladım,
Yük benim sandım önce; meğer bir milletinmiş acım.
Her sabah aynı hesap, her akşam aynı defter:
Borç bitmez, dert eksilmez, söz çok… fakat iş keder.

Sokaklar konuşuyor, ama kimse duymuyor artık,
Çünkü hakikatin sesi, gürültüye yeniliyor artık.
Birileri kürsülerden kader diye anlatırken,
Birileri sofralarda ekmeği bölüyor sessizce.

Yazık ki bu memlekette en ucuz şey insan olmuş,
En pahalı söz ise hakikat olmuş.
Doğruyu söyleyen suçlu sayılırken,
Yanlışın üstüne örtü serilmiş.

Bir avuç kibir, bir memleketin alnına yazı yazmış gibi,
Herkesin yolunu tayin eder gibi,
Herkesin inancını ölçer gibi,
Herkesin vicdanını tartar gibi…

Kim verdi bu yetkiyi?

İnsan dediğin yürür, düşünür, seçer,
Ama burada düşünmek bile suç sayılır bazen.
Bir söz söylersin: “Bu yanlış,” dersin mesela,
Hemen damga hazır: “Düşman!”

Ne kolaymış yaftalamak…
Ne zor ise aynaya bakmak.

Oysa hakikat öyle ucuz değil;
Korkuyla değişmez, baskıyla eğilmez.
Çünkü hakikat bir gün çıkar ortaya,
İster kabul edin ister etmeyin...

Bakın şu memlekete:
Tarlalar suskun, fabrikalar yorgun,
Gençler uzak ufuklara bakıyor;
Çünkü burada umut daralmış...

Ama kürsülerde nutuk bitmiyor.
Söz büyüyor, gerçek küçülüyor.
İnanç dilden düşmüyor ama
Adalet yerde sürünüyor...

İşte asıl felaket burada başlıyor.

Birileri dini bayrak gibi sallıyor,
Ama rüzgârın yönüne göre.
Birileri ahlaktan söz ediyor,
Ama hesap sorulunca susuyor...

Sonra kalkıp diyorlar ki:
“Biz sizin yerinize düşünürüz.”
Hayır!
İnsan aklını kiraya vermez.

Bir milletin evlatları
Bir grubun mülkü değildir.
Çocuklar bir ideolojinin askeri değildir.
Onlar insan olmak için doğar...

Ama siz yolu kapatırsanız,
Nefesi daraltırsanız,
İnancı zorla kalbe yerleştirmeye kalkarsanız,
Ortaya iman değil, isyan çıkar.

Bunu görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok.

Dün umutla konuşan gençler
Bugün sessiz.
Dün bu toprağa bağlı olanlar
Bugün gitmeyi düşünüyor.

Bu sadece ekonomik bir yara değil,
Bu ruhun yorulmasıdır.

Ve kimse kusura bakmasın:
Bunun sorumluluğu,
Hakikati bastırıp kendi sözünü kutsal sayanlardadır.

Çünkü insanın onurunu kırarsanız,
Bir süre susar…
Ama bir gün konuşur.

Ve o gün geldiğinde
Ne slogan kalır ne de sahte ihtişam.

İnsan dediğin ot değildir.
Kök salar, düşünür, direnç gösterir.
Bir yere kadar sabreder.

Ama sabır başka, teslimiyet başka.

Sabır hak için beklemektir,
Teslimiyet ise korkunun adıdır.

Bugün bazıları sabrı yanlış anlıyor.
Halkın sessizliğini razılık sanıyor.
Oysa bu sessizlik birikiyor.

Tarih bunu defalarca yazdı.

Bir memleketi ayakta tutan şey
Ne gürültüdür ne gösteri.
Bir memleketi ayakta tutan şey
Adalettir.

Adalet yoksa
Devlet büyür ama toplum küçülür.
Söz artar ama güven azalır.
Din konuşulur ama merhamet kaybolur.

Ve işte o zaman insanlar sorar:
“Bu kadar sözün içinde hakikat nerede?”

Ben de soruyorum.

Eğer adalet yerdeyse,
Eğer insan değersizse,
Eğer gençler umutsuzsa,
Hangi başarıdan söz ediyorsunuz?

Hakikatle yüzleşmek zor iştir, biliyorum.
Ama kaçmak daha büyük bir felakettir.

Çünkü hesap günü var.

Ve bu yalnız ahiretin meselesi değil;
Bu dünyanın da hesabı var.
Toplumlar da hesap sorar.

Bir gün gelir
Herkes yaptığıyla anılır.

O gün ne unvan kurtarır
Ne de kalabalıklar.

İşte o gün
Bu ülkenin insanları şunu hatırlayacak:

Hakikat susturulabilir ama öldürülemez.

Ve o gün geldiğinde
Bugün yüksek sesle konuşanlar değil,
Doğruyu savunanlar hatırlanacak.

Belki biz yorgunuz, doğru.
Belki gerçekten dünyaya gelirken
Bir senede imza attık.

Ama o senedin altında yalnız borç yok.
Bir sorumluluk da var.

İnsan kalma sorumluluğu.

Eğer bunu kaybedersek
Her şeyi kaybederiz.

Ama eğer bunu korursak
Bu memleket yeniden doğrulur.

Çünkü tarih gösterdi:
Bir millet ne zaman insan kalmayı başarırsa,
O zaman ayağa kalkar.

Ve o gün geldiğinde
Kimse kimseye hakikat anlatmak zorunda kalmaz...

Bahadır Hataylı/27.02.2026/Sancaktepe/İST

19 Ocak 2026 Pazartesi

Toplu Ölüm Töreni



Bir zaman ki
ne ölen bitiyor
ne öldüren yoruluyor,
tabutlar seri üretim,
ağıtlar kopya,
vicdanlar ise stok dışı...

Bir zaman ki
ölüm münferit değil,
örgütlü.
Tetiği çeken parmak yalnız,
ama karar kalabalık.
Hep bir ağızdan
insanlığın toplu ölümü kutlanıyor.

Bilim beyaz önlüğünü çıkarıp
ellerini kana sokuyor,
“Sadece deney” diyor.
Siyaset kürsüden
ölüyü istatistiğe çeviriyor,
“Yan etkiler olabilir” diye
yaşamı dipnota gömüyor...

Din suskun,
suskunluğu fetva kadar ağır.
Tanrı’nın adını dudaklarda tutup
merhameti ceplerde unutanlar,
cenneti vaat ederken
dünyayı cehenneme çeviriyor.

Aklın otoritesi,
paranın iktidarı,
korkunun dili…
Hepsi bir masada
insanı konuşuyorlar,
ama insan masada yok.

Çünkü insan
artık özne değil,
ham madde.
Kimi bomba için,
kimi oy için,
kimi “ilerleme” adına
öğütülüyor...

Ben bunları gördükçe
kendime soruyorum:
İnsanlığımı
hangi sınır kapısında bıraktım?
Hangi sessizlikte
elinden tuttum da
ölüme teslim ettim?

Gözlerim açıkken
kör sayıldım,
itiraz ettikçe
romantik ilan edildim.
Çünkü bu çağda
insan kalmak,
en büyük muhalefet.

Allah’ım…
Bu ne zamandır?
Ölmenin suç,
öldürmenin kariyer olduğu
bu düzen
hangi kitapta yazılı?

Eğer insanlık
toplu halde gömülüyorsa,
mezar taşına şunu yazın:
“Burada herkes haklıydı,
bir tek vicdan yoktu.”

Ve ben…
Bu kalabalık suçta
payımı reddediyorum.
Bari son mısrada
insan kalayım diye
utanıyorum...

Erol Kekeç/15.01.2026 13:43/Sancaktepe/İST

15 Ocak 2026 Perşembe

Rüyanın Diliyle Hakikatin Yolu

Bir gece, sessizliğin göğsünde bir çağrı yankılandı:
Bir zamanlar tanıdık bir ses, beni geçmişin eşiğinden çağırıyordu.
“Gel,” diyordu, “gel, konuşmamız gerek…”
Ben de gittim — çünkü insan bazen, kalbinde yarım kalan bölümleri tamamlamak ister.

Ama vardığım yerde, pencerelerde çocuk gözleri vardı;
bakışları masum değildi, sanki birer tuzak kurmuşlardı.
O an anladım: geçmiş, bazen bizi yeniden çağırmaz;
yalnızca bizim hâlâ vazgeçemediğimiz güven duygusunu sınar.

Binaya girdim.
Beni yukarılara çıkarıyorlardı — üç kat yukarı…
Her adımda içimde bir yabancılık büyüyordu.
Yükseliyordum ama ait olmuyordum.
Belki de o merdivenler, başkalarının tasarladığı bir sistemdi;
benim ruhum, o basamaklara sığmıyordu.

Sonra birden bir türkü yankılandı odanın duvarlarında:
“Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm…”
O türkü, toprağın altındaki vatanı, evladı, umudu anlatıyordu.
Ben başladım söylemeye;
ardından o, Esat Kabaklı da eşlik etti sesime…
O an anladım ki:
Kayıplarımız, bizi birbirimize değil; hakikate yaklaştırır.

Birden salon kalabalıklaştı, özel davetliler geldi.
Bir alkışın, bir düzenin, bir merasimin kokusu yayıldı havaya.
Ve orada, herkesin baktığı o yerde,
Kardan adam çömelmişti.
Bir güç simgesi, bir otorite imgesi,
şimdi insanın en zayıf hâliyle görünüyordu:
kendine hâkim olamayan bir beden gibi…

Sular aktı, korumalar koşturdu.
Kalabalık sessizdi ama her bakışta bir utanç vardı.
Ben o an başımı çevirdim, valizime yürüdüm.
Valizimden iki kitap aldım,
birkaç kalem seçtim.
Ortadaki bir yere oturdum, sessizce.

O an içimden bir ses,

“Hakikat, kalem tutanların cesaretinde saklıdır.”

Güç geçicidir, itibar yorgun düşer,
ama düşünce — eğer samimi bir kalpten doğmuşsa —
yüzyıllar boyunca yankılanır.

Kardan adam konuşmaya başladı.
Sözcükleri vardı, makamı vardı, kürsüsü vardı.
Ama ben artık onu duymuyordum.
Çünkü sesler kalabalıktı,
ama anlam boşalmıştı.

Ben sadece kitaplarıma baktım.
Birinde “Hakikat”, diğerinde “İnsanlık” yazıyordu.
Kalemlerime baktım; biri siyah, biri beyaz, biri kırmızıydı.
Beyaz kalemle yazmak istedim:
çünkü karanlık çağlarda bile ışığı hatırlatmak gerek.

Sonra anladım:
Bu rüya, bana geçmişin değil, geleceğin dilinde konuşuyordu.
Diyordu ki:

“Sen artık sahnenin izleyicisi değil,
kendi hakikatinin yazıcısısın.”

Artık kalabalıkların arasında değilim,
çünkü kalabalıklar sessizliği çoğaltıyor.
Ben şimdi kalemimle konuşuyorum,
çünkü kalem, en sessiz anda bile adaletin sesi olur...

Ve öğrendim:
Hakikati arayan, önce tuzakları fark eder,
gücü izleyen değil, vicdanını dinleyen olur.
Rüya bittiğinde gözlerim açıktı,
ama yüreğim hâlâ o cümlenin içindeydi:

“Kalemini koru,
çünkü hakikatin unutulduğu çağlarda
kelime, insanlığın son sığınağıdır.”

Erol Kekeç/ 7.11.2025 16:43/Sancaktepe/İST

Solmuş Zamanın Çocukları


Bu şehrin üstüne çöken dumanı bilirsin,
Ben o dumanın altında unutulmuş bir nefes gibiyim.
Yürüyen cesetler arasında,
Gözleri açık ama gönlü kapalı kalabalığın
Sessiz çığlığıyım.

Konuşmayan yüzlerin çarpıştığı sokaklarda
Bir çınar gibi yalnızım.
Köküm toprağa ait,
Ama dallarım göğe sitemli…
Çünkü gök de bana küsmüş gibi,
Yağmuru bile esirger olmuş üstümüzden.

Bu ülke bir ayna artık;
Bakınca kendi çehresini göstermiyor.
Yabancı bir yüz çıkıyor karşına:
Tanıdık değil,
Acıtmaktan başka marifeti olmayan bir yüz.
İnsanlar mı değişti, zaman mı soldu,
Yoksa biz mi yorulduk bu çarkın dişlerinden?

Yollara düşüyorum bazen,
Bir ayak sesi arıyorum kendime benzeyen.
Bulduklarım hep koşuyor—
Ama hedefi olmayan bir koşu bu.
Kendi gölgelerini kovalayanlar,
Gölgesinden bile korkanlar,
Gölgeleriyle sevinenler…
Benim sesim onlara ağır geliyor.

Bir cam kırılıyor her gün içimde,
Kesik kesik düşüncelerim sızıyor.
Sözcükler artık birer ağırlık;
Taşırdıkça batıyorum,
Bıraktıkça çoğalıyorlar.
Hangi acıyı anlatayım?
Gecenin karanlığını mı,
Gündüzün vicdanını mı?

İyilik suskun bir yetim gibi dolaşıyor sokaklarda,
Kötülük ise reklam panolarında,
Gökdelenlerin tepesinde,
Makamlarda, törenlerde, kürsülerde…
El üstünde, baş üstünde.

Her köşe başında bir unutuş var,
Her vitrinde bir yalan asılı.
Parıldayan her şey altın değil,
Ama herkes ışığa koşuyor;
Işığın sahte olduğunu bile bile.

Bir çocuk gördüm geçen gün,
Elinde ekmek değil, telefon taşıyordu.
Gözlerinde oyun değil,
Zamanından çalınmış bir yorgunluk vardı.
Saçlarını okşadım, yüzüme baktı:
“Büyümek zor mu amca?” dedi.
Yutkundum,
“Zor” dedim,
“Çünkü biz senin için koca dünyanın omuzunu çökerttik.”

Kadınlar ağırlaştı acıyla,
Erkekler yorgun düştü yükle,
Gençler hayallerini internete rehin veriyor,
Yaşlılar geçmişin mezar taşlarına tutunuyor
Düşmemek için.
Bu ülke sadece toprak değil,
Bu ülke yaralarıyla konuşan bir beden artık.

Bir sokak lambası sönse
Milletin içi kararacak sanki,
Bir fırın dursa
Ülke aç kalacak gibi.
Dayanıyoruz,
Ama birbirimize değil;
Alışkanlıklara, korkulara, ekmeğin buharına…

Soruyorum bazen:
Hani bizim mertliğimiz,
Hani sözümüzle ağırlık veren dilimiz?
Ne ara yitirdik nezaketi,
Ne ara tutup da fırlattık merhameti?
Bir çukur kazıldı ortasında hayatın,
Herkes birbirini ittirerek düşürmeye çalışıyor içine.
Oysa kurtuluş,
Kenardan uzanacak bir tek eldeydi.
Ama o eller cebinden çıkmıyor artık.

Düşünüyorum…
Belki de en büyük yangın
İtfaiyesi olmayan bir vicdan yangınıdır.
Dumanı insanın içine çöker,
Hangi camı açsan faydasız.

Bir gün bu şehir uyanacak biliyorum,
Çünkü her çürüme kendi çiçeğini de içinde saklar.
Kül, toprağa can olur,
Sessizlik bir gün bağırır,
Yalnızlık bir gün kardeşini bulur.

Ben o günü görür müyüm bilmem,
Ama bu sözler kalır.
Yarın biri okur belki,
Der ki:
“Bu karanlığı biri fark etmişti…
Demek ki biz de fark edebiliriz.”

İşte o umut için yazıyorum bugün,
Zamanın küflü duvarlarına tutunarak.
Ben küskün değilim,
Yalnızca yaralıyım.
Ve her yaralı gibi,
Hâlâ iyileşmek için bir sebep arıyorum.

Belki de sebep sensindir,
Bu satırları okuyan.
Belki de değişimin nefesi
Hâlâ bir yerlerde saklıdır.
Ben kendime söz verdim:
Bu ülke küllerinden de doğrulsa,
Anlatacak bir ses lazımsa
O sesi taşıyacağım.

Çünkü ben,
Bu çağın karanlık odalarında
Tek bir mumun bile
Bir karanlığı yarabildiğine şahit oldum.

Erol Kekeç/04.12.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...