22 Haziran 2026 Pazartesi

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

 


Dediler ki:

"Onlar yiyeceğine biz yiyelim!"

Dedim ki:

Buyurun yiyin efendiler,
Yiyin de görün bakalım,
Mideyle vicdanın kavgasında
Hangisi galip çıkacak?

Yiyin;
Milletin nasibini,
Yetimin ekmeğini,
Fakirin umudunu,
Emeklinin ömrünü,
İşçinin alın terini...

Nasıl olsa sofranız geniş,
Çatalınız uzun,
İştahınız hudutsuz!

Lakin şaştığım şudur:
Bunca lokmayı yuttunuz da
Bir zerre insanlığı niçin yutamadınız?

Kimi makamıyla övünür,
Kimi servetiyle.
Sorsan hepsi memleket sevdalısıdır,
Ama memleket nedense
Sevildikçe biraz daha fakirleşir.

Ne garip zamanlara kaldık!

Hırsız kilidi beğenmiyor,
Yalancı aynaya kızıyor,
Hak yiyenler ise
Kendilerini fazilet timsali sanıyor.

Bir zamanlar utanmak vardı,
Şimdi utanana acıyorlar.
Bir zamanlar doğruluk vardı,
Şimdi doğrulara yol soruyorlar.

Asalet dedikleri şeyi de
Yanlış anlamışlar efendim.

Asalet;
Başkalarının payını kapmak değil,
Kendi payına razı olabilmektir.

Asalet;
Kalabalıklar önünde nutuk atmak değil,
Kimse görmezken de dürüst kalabilmektir.

Asalet;
Kürsüye çıkmak değil,
Vicdanın huzurunda ayakta durabilmektir.

Lakin bunlar,
Asaleti armada,
Şerefi etikette,
Haysiyeti kartvizitte aramışlar.

Buldukları ise
Koskoca bir boşluk olmuş.

Ey "Onlar yiyeceğine ben yiyeyim" diyenler!

Bir gün gelir,
Saltanat biter,
Masa dağılır,
Defter açılır.

O gün ne unvan konuşur,
Ne para,
Ne de alkış.

O gün yalnızca şu soru sorulur:

"Senin olmayanı neden aldın?"

İşte bütün mahkeme budur.

Ve bütün savunmaların sustuğu yerde
Bir yetimin ahı konuşur.

Ben ise
Kuru ekmeğin yanında kalırım,
Yeter ki içinde haram olmasın.

Çünkü insanın cebini dolduran çok şey vardır;
Ama insanın yüzünü ak eden
Yalnızca hak yememiş olmaktır.

Gerisi gürültüdür efendim...

Gerisi,
Tok midelerin aç vicdanlarından yükselen
Koca bir gürültü...

Erol Kekeç/19.06.2026/Sancaktepe/İST

26 Mayıs 2026 Salı

Zamanın Zehrinde

 

Yâr, uçurum kıyısında durmuş da gülüyor,

Altında karanlık, üstünde gece büyüyor,
Canavardan medet umar hale gelmiş insan,
Kendi yarasını açıp yine kendisi oyuyor;

Çıldırmış zamanın akrep yelkovanı,
Birbirini kovalar durur deli divane,
Saatler yorulmuş, ömür nefes nefese,
İnsan yetişemiyor kendi viranesine;

Bir yanda umut diye uzanan sahte eller,
Bir yanda içimizi kemiren sessiz keder,
Kime dönsek yüzünde başka bir maske,
Hakikat sus pus olmuş, konuşuyor gölgeler;

Yâr, bu nasıl çağdır böyle?
Merhamet susmuş, vicdan düşmüş çöle,
Kalabalıklar içinde yalnız bırakılmış insan,
Bir damla huzur için sığınıyor hayale;

Akşam olunca şehirler daha da yorulur,
Her pencereye biraz hüzün vurulur,
Kimi sofralarda kahkahalar çoğalırken
Kiminin ocağı sessizce savrulur;

Bir çocuk gözlerinde yarın arıyor,
Bir anne susarak geceyi sarıyor,
Babalar yorgun bir dağ gibi çökmüş,
Hayat insanın içinden bir şeyler çalıyor;

Ve yâr…
En çok da buna yanıyor insan,
Canavarı besleyen yine kendi korkuları,
Sonra dönüp göğe kaldırıyor ellerini,
“Niye karardı bu dünya?” diye ağlıyor;

Oysa dünya hep buydu belki,
Farkı şu:
Eskiden insanın içinde bir kandil vardı,
Şimdi herkes kendi karanlığını taşıyor;

Akrep yelkovanı kovalar durur,
Zaman insanı öğütür usul usul,
Bir gün herkes susar aynı kapıda,
Ne makam kalır ne alkış ne gurur;

Yâr, gönlünü zulmün sofrasına koyma,
Canavardan merhamet umma,
Bir avuç hakikat bazen
Bir ömürlük kalabalıktan daha değerlidir anla;

Çünkü insan dediğin
Bir nefesle gelir gider bu handan,
Geriye yalnızca
Kimin yarasına dokunduğun kalır…

Erol Kekeç/26.05.2026/Sancaktepe/İST

10 Mart 2026 Salı

İftarın Hakkı









Denize su dökmek gibi
Tok olana sofra kurmak;
Gösterişin ateşinde
Merhameti kül savurmak.

Şatafatlı masalarda
Nefisler doyurur kendin;
Oysa aç bir çocuğun ahı
Sarsar göğün direklerini.

Altın tabak, gümüş kaşık
Ne anlatır aç gönüle?
Bir lokmanın kıymetini
Sor yetimin titrek eline.

Sokaklarda üşür gece,
Ocaklarda duman yoktur.
Nice evde iftar vakti
Bir hurmaya umut çoktur.

Ey kalbini unutan insan,
İyilik şova dönüşmesin!
Sofran göğe yükselecekse
Mazlumun duasıyla yükselsin.

Yetim gülerse rahmet iner,
Fakir doysa bereket doğar.
Kimsesizin kapısında
En büyük iftar kurulur.

Çünkü hakikat şudur bil:
Rızkın özü paylaşmaktır.
Bir yetimin tebessümü
Bin saraydan daha bahtlıdır.

Ver ki kalbin arınsın biraz,
Ver ki karanlık dağılsın.
Bir lokma bölüşen eller
Yarın cennete yazılsın.

Öyleyse ey gönül sahibi,
Gösterişi bırak bu gece;
Bir fakirin kapısını çal,
Rahmet orada seni bekler.

Bahadır Hataylı/07.03.2026/Sancaktepe/İST

27 Şubat 2026 Cuma

SENEDİ KİM YAZDI?



Dünyaya inerken sanki bir senet imzaladım,
Yük benim sandım önce; meğer bir milletinmiş acım.
Her sabah aynı hesap, her akşam aynı defter:
Borç bitmez, dert eksilmez, söz çok… fakat iş keder.

Sokaklar konuşuyor, ama kimse duymuyor artık,
Çünkü hakikatin sesi, gürültüye yeniliyor artık.
Birileri kürsülerden kader diye anlatırken,
Birileri sofralarda ekmeği bölüyor sessizce.

Yazık ki bu memlekette en ucuz şey insan olmuş,
En pahalı söz ise hakikat olmuş.
Doğruyu söyleyen suçlu sayılırken,
Yanlışın üstüne örtü serilmiş.

Bir avuç kibir, bir memleketin alnına yazı yazmış gibi,
Herkesin yolunu tayin eder gibi,
Herkesin inancını ölçer gibi,
Herkesin vicdanını tartar gibi…

Kim verdi bu yetkiyi?

İnsan dediğin yürür, düşünür, seçer,
Ama burada düşünmek bile suç sayılır bazen.
Bir söz söylersin: “Bu yanlış,” dersin mesela,
Hemen damga hazır: “Düşman!”

Ne kolaymış yaftalamak…
Ne zor ise aynaya bakmak.

Oysa hakikat öyle ucuz değil;
Korkuyla değişmez, baskıyla eğilmez.
Çünkü hakikat bir gün çıkar ortaya,
İster kabul edin ister etmeyin...

Bakın şu memlekete:
Tarlalar suskun, fabrikalar yorgun,
Gençler uzak ufuklara bakıyor;
Çünkü burada umut daralmış...

Ama kürsülerde nutuk bitmiyor.
Söz büyüyor, gerçek küçülüyor.
İnanç dilden düşmüyor ama
Adalet yerde sürünüyor...

İşte asıl felaket burada başlıyor.

Birileri dini bayrak gibi sallıyor,
Ama rüzgârın yönüne göre.
Birileri ahlaktan söz ediyor,
Ama hesap sorulunca susuyor...

Sonra kalkıp diyorlar ki:
“Biz sizin yerinize düşünürüz.”
Hayır!
İnsan aklını kiraya vermez.

Bir milletin evlatları
Bir grubun mülkü değildir.
Çocuklar bir ideolojinin askeri değildir.
Onlar insan olmak için doğar...

Ama siz yolu kapatırsanız,
Nefesi daraltırsanız,
İnancı zorla kalbe yerleştirmeye kalkarsanız,
Ortaya iman değil, isyan çıkar.

Bunu görmek için çok uzağa bakmaya gerek yok.

Dün umutla konuşan gençler
Bugün sessiz.
Dün bu toprağa bağlı olanlar
Bugün gitmeyi düşünüyor.

Bu sadece ekonomik bir yara değil,
Bu ruhun yorulmasıdır.

Ve kimse kusura bakmasın:
Bunun sorumluluğu,
Hakikati bastırıp kendi sözünü kutsal sayanlardadır.

Çünkü insanın onurunu kırarsanız,
Bir süre susar…
Ama bir gün konuşur.

Ve o gün geldiğinde
Ne slogan kalır ne de sahte ihtişam.

İnsan dediğin ot değildir.
Kök salar, düşünür, direnç gösterir.
Bir yere kadar sabreder.

Ama sabır başka, teslimiyet başka.

Sabır hak için beklemektir,
Teslimiyet ise korkunun adıdır.

Bugün bazıları sabrı yanlış anlıyor.
Halkın sessizliğini razılık sanıyor.
Oysa bu sessizlik birikiyor.

Tarih bunu defalarca yazdı.

Bir memleketi ayakta tutan şey
Ne gürültüdür ne gösteri.
Bir memleketi ayakta tutan şey
Adalettir.

Adalet yoksa
Devlet büyür ama toplum küçülür.
Söz artar ama güven azalır.
Din konuşulur ama merhamet kaybolur.

Ve işte o zaman insanlar sorar:
“Bu kadar sözün içinde hakikat nerede?”

Ben de soruyorum.

Eğer adalet yerdeyse,
Eğer insan değersizse,
Eğer gençler umutsuzsa,
Hangi başarıdan söz ediyorsunuz?

Hakikatle yüzleşmek zor iştir, biliyorum.
Ama kaçmak daha büyük bir felakettir.

Çünkü hesap günü var.

Ve bu yalnız ahiretin meselesi değil;
Bu dünyanın da hesabı var.
Toplumlar da hesap sorar.

Bir gün gelir
Herkes yaptığıyla anılır.

O gün ne unvan kurtarır
Ne de kalabalıklar.

İşte o gün
Bu ülkenin insanları şunu hatırlayacak:

Hakikat susturulabilir ama öldürülemez.

Ve o gün geldiğinde
Bugün yüksek sesle konuşanlar değil,
Doğruyu savunanlar hatırlanacak.

Belki biz yorgunuz, doğru.
Belki gerçekten dünyaya gelirken
Bir senede imza attık.

Ama o senedin altında yalnız borç yok.
Bir sorumluluk da var.

İnsan kalma sorumluluğu.

Eğer bunu kaybedersek
Her şeyi kaybederiz.

Ama eğer bunu korursak
Bu memleket yeniden doğrulur.

Çünkü tarih gösterdi:
Bir millet ne zaman insan kalmayı başarırsa,
O zaman ayağa kalkar.

Ve o gün geldiğinde
Kimse kimseye hakikat anlatmak zorunda kalmaz...

Bahadır Hataylı/27.02.2026/Sancaktepe/İST

19 Ocak 2026 Pazartesi

Toplu Ölüm Töreni



Bir zaman ki
ne ölen bitiyor
ne öldüren yoruluyor,
tabutlar seri üretim,
ağıtlar kopya,
vicdanlar ise stok dışı...

Bir zaman ki
ölüm münferit değil,
örgütlü.
Tetiği çeken parmak yalnız,
ama karar kalabalık.
Hep bir ağızdan
insanlığın toplu ölümü kutlanıyor.

Bilim beyaz önlüğünü çıkarıp
ellerini kana sokuyor,
“Sadece deney” diyor.
Siyaset kürsüden
ölüyü istatistiğe çeviriyor,
“Yan etkiler olabilir” diye
yaşamı dipnota gömüyor...

Din suskun,
suskunluğu fetva kadar ağır.
Tanrı’nın adını dudaklarda tutup
merhameti ceplerde unutanlar,
cenneti vaat ederken
dünyayı cehenneme çeviriyor.

Aklın otoritesi,
paranın iktidarı,
korkunun dili…
Hepsi bir masada
insanı konuşuyorlar,
ama insan masada yok.

Çünkü insan
artık özne değil,
ham madde.
Kimi bomba için,
kimi oy için,
kimi “ilerleme” adına
öğütülüyor...

Ben bunları gördükçe
kendime soruyorum:
İnsanlığımı
hangi sınır kapısında bıraktım?
Hangi sessizlikte
elinden tuttum da
ölüme teslim ettim?

Gözlerim açıkken
kör sayıldım,
itiraz ettikçe
romantik ilan edildim.
Çünkü bu çağda
insan kalmak,
en büyük muhalefet.

Allah’ım…
Bu ne zamandır?
Ölmenin suç,
öldürmenin kariyer olduğu
bu düzen
hangi kitapta yazılı?

Eğer insanlık
toplu halde gömülüyorsa,
mezar taşına şunu yazın:
“Burada herkes haklıydı,
bir tek vicdan yoktu.”

Ve ben…
Bu kalabalık suçta
payımı reddediyorum.
Bari son mısrada
insan kalayım diye
utanıyorum...

Erol Kekeç/15.01.2026 13:43/Sancaktepe/İST

15 Ocak 2026 Perşembe

Rüyanın Diliyle Hakikatin Yolu

Bir gece, sessizliğin göğsünde bir çağrı yankılandı:
Bir zamanlar tanıdık bir ses, beni geçmişin eşiğinden çağırıyordu.
“Gel,” diyordu, “gel, konuşmamız gerek…”
Ben de gittim — çünkü insan bazen, kalbinde yarım kalan bölümleri tamamlamak ister.

Ama vardığım yerde, pencerelerde çocuk gözleri vardı;
bakışları masum değildi, sanki birer tuzak kurmuşlardı.
O an anladım: geçmiş, bazen bizi yeniden çağırmaz;
yalnızca bizim hâlâ vazgeçemediğimiz güven duygusunu sınar.

Binaya girdim.
Beni yukarılara çıkarıyorlardı — üç kat yukarı…
Her adımda içimde bir yabancılık büyüyordu.
Yükseliyordum ama ait olmuyordum.
Belki de o merdivenler, başkalarının tasarladığı bir sistemdi;
benim ruhum, o basamaklara sığmıyordu.

Sonra birden bir türkü yankılandı odanın duvarlarında:
“Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm…”
O türkü, toprağın altındaki vatanı, evladı, umudu anlatıyordu.
Ben başladım söylemeye;
ardından o, Esat Kabaklı da eşlik etti sesime…
O an anladım ki:
Kayıplarımız, bizi birbirimize değil; hakikate yaklaştırır.

Birden salon kalabalıklaştı, özel davetliler geldi.
Bir alkışın, bir düzenin, bir merasimin kokusu yayıldı havaya.
Ve orada, herkesin baktığı o yerde,
Kardan adam çömelmişti.
Bir güç simgesi, bir otorite imgesi,
şimdi insanın en zayıf hâliyle görünüyordu:
kendine hâkim olamayan bir beden gibi…

Sular aktı, korumalar koşturdu.
Kalabalık sessizdi ama her bakışta bir utanç vardı.
Ben o an başımı çevirdim, valizime yürüdüm.
Valizimden iki kitap aldım,
birkaç kalem seçtim.
Ortadaki bir yere oturdum, sessizce.

O an içimden bir ses,

“Hakikat, kalem tutanların cesaretinde saklıdır.”

Güç geçicidir, itibar yorgun düşer,
ama düşünce — eğer samimi bir kalpten doğmuşsa —
yüzyıllar boyunca yankılanır.

Kardan adam konuşmaya başladı.
Sözcükleri vardı, makamı vardı, kürsüsü vardı.
Ama ben artık onu duymuyordum.
Çünkü sesler kalabalıktı,
ama anlam boşalmıştı.

Ben sadece kitaplarıma baktım.
Birinde “Hakikat”, diğerinde “İnsanlık” yazıyordu.
Kalemlerime baktım; biri siyah, biri beyaz, biri kırmızıydı.
Beyaz kalemle yazmak istedim:
çünkü karanlık çağlarda bile ışığı hatırlatmak gerek.

Sonra anladım:
Bu rüya, bana geçmişin değil, geleceğin dilinde konuşuyordu.
Diyordu ki:

“Sen artık sahnenin izleyicisi değil,
kendi hakikatinin yazıcısısın.”

Artık kalabalıkların arasında değilim,
çünkü kalabalıklar sessizliği çoğaltıyor.
Ben şimdi kalemimle konuşuyorum,
çünkü kalem, en sessiz anda bile adaletin sesi olur...

Ve öğrendim:
Hakikati arayan, önce tuzakları fark eder,
gücü izleyen değil, vicdanını dinleyen olur.
Rüya bittiğinde gözlerim açıktı,
ama yüreğim hâlâ o cümlenin içindeydi:

“Kalemini koru,
çünkü hakikatin unutulduğu çağlarda
kelime, insanlığın son sığınağıdır.”

Erol Kekeç/ 7.11.2025 16:43/Sancaktepe/İST

Solmuş Zamanın Çocukları


Bu şehrin üstüne çöken dumanı bilirsin,
Ben o dumanın altında unutulmuş bir nefes gibiyim.
Yürüyen cesetler arasında,
Gözleri açık ama gönlü kapalı kalabalığın
Sessiz çığlığıyım.

Konuşmayan yüzlerin çarpıştığı sokaklarda
Bir çınar gibi yalnızım.
Köküm toprağa ait,
Ama dallarım göğe sitemli…
Çünkü gök de bana küsmüş gibi,
Yağmuru bile esirger olmuş üstümüzden.

Bu ülke bir ayna artık;
Bakınca kendi çehresini göstermiyor.
Yabancı bir yüz çıkıyor karşına:
Tanıdık değil,
Acıtmaktan başka marifeti olmayan bir yüz.
İnsanlar mı değişti, zaman mı soldu,
Yoksa biz mi yorulduk bu çarkın dişlerinden?

Yollara düşüyorum bazen,
Bir ayak sesi arıyorum kendime benzeyen.
Bulduklarım hep koşuyor—
Ama hedefi olmayan bir koşu bu.
Kendi gölgelerini kovalayanlar,
Gölgesinden bile korkanlar,
Gölgeleriyle sevinenler…
Benim sesim onlara ağır geliyor.

Bir cam kırılıyor her gün içimde,
Kesik kesik düşüncelerim sızıyor.
Sözcükler artık birer ağırlık;
Taşırdıkça batıyorum,
Bıraktıkça çoğalıyorlar.
Hangi acıyı anlatayım?
Gecenin karanlığını mı,
Gündüzün vicdanını mı?

İyilik suskun bir yetim gibi dolaşıyor sokaklarda,
Kötülük ise reklam panolarında,
Gökdelenlerin tepesinde,
Makamlarda, törenlerde, kürsülerde…
El üstünde, baş üstünde.

Her köşe başında bir unutuş var,
Her vitrinde bir yalan asılı.
Parıldayan her şey altın değil,
Ama herkes ışığa koşuyor;
Işığın sahte olduğunu bile bile.

Bir çocuk gördüm geçen gün,
Elinde ekmek değil, telefon taşıyordu.
Gözlerinde oyun değil,
Zamanından çalınmış bir yorgunluk vardı.
Saçlarını okşadım, yüzüme baktı:
“Büyümek zor mu amca?” dedi.
Yutkundum,
“Zor” dedim,
“Çünkü biz senin için koca dünyanın omuzunu çökerttik.”

Kadınlar ağırlaştı acıyla,
Erkekler yorgun düştü yükle,
Gençler hayallerini internete rehin veriyor,
Yaşlılar geçmişin mezar taşlarına tutunuyor
Düşmemek için.
Bu ülke sadece toprak değil,
Bu ülke yaralarıyla konuşan bir beden artık.

Bir sokak lambası sönse
Milletin içi kararacak sanki,
Bir fırın dursa
Ülke aç kalacak gibi.
Dayanıyoruz,
Ama birbirimize değil;
Alışkanlıklara, korkulara, ekmeğin buharına…

Soruyorum bazen:
Hani bizim mertliğimiz,
Hani sözümüzle ağırlık veren dilimiz?
Ne ara yitirdik nezaketi,
Ne ara tutup da fırlattık merhameti?
Bir çukur kazıldı ortasında hayatın,
Herkes birbirini ittirerek düşürmeye çalışıyor içine.
Oysa kurtuluş,
Kenardan uzanacak bir tek eldeydi.
Ama o eller cebinden çıkmıyor artık.

Düşünüyorum…
Belki de en büyük yangın
İtfaiyesi olmayan bir vicdan yangınıdır.
Dumanı insanın içine çöker,
Hangi camı açsan faydasız.

Bir gün bu şehir uyanacak biliyorum,
Çünkü her çürüme kendi çiçeğini de içinde saklar.
Kül, toprağa can olur,
Sessizlik bir gün bağırır,
Yalnızlık bir gün kardeşini bulur.

Ben o günü görür müyüm bilmem,
Ama bu sözler kalır.
Yarın biri okur belki,
Der ki:
“Bu karanlığı biri fark etmişti…
Demek ki biz de fark edebiliriz.”

İşte o umut için yazıyorum bugün,
Zamanın küflü duvarlarına tutunarak.
Ben küskün değilim,
Yalnızca yaralıyım.
Ve her yaralı gibi,
Hâlâ iyileşmek için bir sebep arıyorum.

Belki de sebep sensindir,
Bu satırları okuyan.
Belki de değişimin nefesi
Hâlâ bir yerlerde saklıdır.
Ben kendime söz verdim:
Bu ülke küllerinden de doğrulsa,
Anlatacak bir ses lazımsa
O sesi taşıyacağım.

Çünkü ben,
Bu çağın karanlık odalarında
Tek bir mumun bile
Bir karanlığı yarabildiğine şahit oldum.

Erol Kekeç/04.12.2025/Sancaktepe/İST

4 Aralık 2025 Perşembe

Hizmetin Gölgesinde İsraf Destanı


 Ey vaktiyle omzu geniş, yüreği mert memleketim,

Yorgun düşmüş alnını okşarken anlıyorum ki;
Biz ne bir milleti kaybettik bir gecede,
Ne de bir gecede kurduk bu dağ gibi yükü taşıyan devleti.
Ama bir yerde bir şey kırıldı,
Tekerleğe bir taş sıkıştı,
Ve o taşın adı: hizmet değil, hısım; 

emanet değil, emanetçiye selam; 

görev değil, gölge etme ki menfaatim büyüsün oldu.

Bir vakitler bir buçuk milyon memurla dönen çark,
Bugün beş milyonu aşmış bir kalabalığın içinde
Daha ağır çalışıyor.
Demek ki sayı çoğalmış, iş küçülmüş,
Veya iş büyüdükçe niyet ufalmış…
İşte memleketin trajedisi tam da burada duruyor:
Çoğalan el, çoğalmayan emek;
Büyüyen maaş, küçülen vicdan;
Artan memur, azalan hizmet…

Hani biz “devlet baba” derdik,
Şimdi devlet evlatlarıyla sınavda.
Bir panayır kurulmuş sanki,
Her köşeden bir boru öter:
“Benim kadrom, senin torun;
Benim ihale, senin ihsan;
Benim mevzuat, senin suskunluğun…”

Bir garip yarış bu,
Yarışan görev değil,
Yarışan itibarın yüz karası israf…
Arabalar dizilir törenle, kırmızı kurdeleyle.
Sanki milletin vücuduna takılan serum değil;
Yeni makam kokusu veriliyor…
Yetmiyor…
Yetmez zaten;
Hırsın tadına varan bir daha suyla doyar mı?

Derler ki, dünyanın bir ucunda,
Nüfusu bizden kat kat fazla ülkeler
Toplu taşıma ile gurur duyar,
Bakanı sade bir araçla iner, biner,
Devlet adamı mütevazidir,
Arabasını değil, aklını konuşturur.

Bizde ise yeni 7 bin araç alınır kamuya,
Sanki memleket uzaya çıkıyormuş gibi
Tören yapılır, kurdele kesilir,
Gösteriş, hizmetin üstüne örtülmüş bir şal gibi durur.
İhtiyaç başka, heves başkadır;
Ama bizde ikisi hep karıştırılır...

Milletin cebinden alınan her kuruş
Makamın gölgesine akıtılır;
Sanki ülke tasarrufla değil de
Fazlalıkla ayakta kalacakmış gibi.
Ey güzel yurdum,
Ne zaman makulün yerini ihtişam aldı?
Ne zaman sade olan ayıplanır da,
Lüks “hizmet” diye ilan edilir oldu?

Ben gecenin bu vaktinde
Bu satırları niye yazıyorum?
Gökyüzünün sessizliği bana “yeter artık” dediği için mi?
Yoksa milletin içli içli sustuğunu duyup
Dayanamayıp konuşmak zorunda kaldığım için mi?
Belki de ikisi birden…

Ey emaneti alanlar!
Ey omuzunda devlet ağırlığının zerresini bile taşımamakla meşhur olanlar!
Biliniz ki;
Bu milletin sabrı yalnızca ekmek kuyruğunda tükenmez,
İnsanın içi de yorulur;
Bir milletin ruhu da incinir.

Bizim alın terimizi “itibar” diye çarçur ederken,
Unutmayın ki bu millet
Size ne bekâr odasında mektup yazacak,
Ne de kapınıza gelip derdini dökecek.
Milletin vakarı sessizdir;
Ama Allah’ın adaleti öyle değildir...

Kesin bilin:
Sizin hesaplarınız,
O gün göğün arşında tek tek açılacak.
Kimsenin makam arabası oraya çıkamayacak,
Kimsenin plakasında torpil yazmayacak,
Kimsenin kartviziti işe yaramayacak.
Sadece bir şey sorulacak:
“Bu milleti nasıl yönettiniz?”

Ben bu sözleri yazarken yorgunum, evet.
Yatmam gerekir, bedenim ister.
Ama içim rahat mı?
Değil.
Çünkü ben uyurken bile millet uyanık acı çekiyor.
Tenceresi kaynamayanın uykusu hep yarım;
Emeği karşılık bulmayanın duası hep ıslaktır.

Yine de karamsarlık değil niyetim.
Bir milletin umudu yalnızca bütçeyle ölçülmez;
Bir milletin direnci
İnsafını kaybetmeyen birkaç yürekli insanla değişir.
O yüzden bu şiir
Bir ağıt değil, bir uyarı değildir sadece—
Bu şiir, bir hatırlatma vasiyetidir:

Ey emaneti taşıyanlar!
Millet sizi beslemek için değil;
Adaletle yürüyün diye seçti.
Tasarruf etmeyi millete değil,
Kendinize öğretin.
Gösterişi törenlerden değil,
Ahlaktan çıkarın.
İsrafı çalışkanlığa değil,
Lükse harcayın.

Ve bilin ki bu ülke,
Sizin devraldığınız bir malikâne değildir;
Dünya döndükçe, çocuklar büyüdükçe
Bu topraklara hesap vereceksiniz.
Bizden değilse,
Tarihten;
Tarihten değilse,
Allah’tan…

Ben artık size hatırlatmayacağım.
Çünkü milletin söyleyeceği söz
Günü geldiğinde kendi dilini bulur.
Ben sadece bu gece,
Bu karanlık odada
Son cümlemi yazıyorum:

“Milleti unutan,
Bir gün milletin unuttuğu olur.”

Bahadır Hataylı/04.12.2025/Sancaktepe/İST

2 Aralık 2025 Salı

Aldanma Bu Dünyaya oğul!



Oğul…
Ben bu sözleri sana değil, senden sonra gelecek bütün çocuklara bırakıyorum;
Çünkü dünya değişir, çağlar geçer,
Ama insanın imtihanı hiç değişmez.
Kul aynı kul, nefis aynı nefis,
Sınav aynı sınavdır...

Dinle beni oğul…
Bu sözleri bir ihtiyarın sayıklaması sanma;
Bu dünya nice yiğitler gördü,
Hepsi aynı rüzgârın savurduğu yapraklar gibi
Bir gün bir köşeye savruldular.
Sen savrulma…
Kökün derin olsun...

Aldanma dünyanın “büyüksün” demesine.
Makamın tozu insanın özüne bulaşırsa
İnsan kendini dev aynasında görür,
Sonra dev aynası kırılır,
Gerçek aynada yapayalnız kalır...

Unutma oğul:
Makama tutunan düşer,
Makamdan geçen yürür.
Yükseklik adamı büyütmez;
Gölgesini uzatır sadece.
Ömür dediğin, gölge gibi uzayıp kısalan bir çırpıntıdır...

Altın sandığın olsa
Bir gün kefenin cebine bile sığmaz.
Dünya senin olsa
Bir nefeslik can veremezsin.
Biri açken tok kalmak
Zenginlik değil,
Yarın hesabı ağır bir borçtur...

Hırs bir kuyudur oğul,
Daldıkça karanlık büyür;
Karanlık büyüdükçe insan küçülür.
Gözünü kinle karartma,
Gönlünü hasetle kirletme.
Eline geçen her şeyde
Helali ara, hakkı ara, insanı ara...

Haksızlık kolaydır oğul,
İnsan bir kelime ile bile zulmedebilir.
Ama bil ki mizanın kefesi sessiz durur,
Sessizliğin içinde de adalet bekler.
Mazlumun ahı geceye benzemez;
Gecenin sabahı olur,
Mazlumun ahının sabahı olmaz.
Ağır iner, geç iner, ama mutlaka iner...

Adaletin olmadığı yerde
Dualar eksilir, yüzler solar,
Yağmur bile yağmaz oğul.
Bir ülkenin göğünü
Hak yiyenler karartır...

Yolun daralırsa
Daralmayı büyüklük sanma;
Büyük olan gönüldür,
Yol geniş olmasa da yürür...

Dostun az olsun ama
İçinde adam  olsun.
Çok söz edenin sözünde bereket olmaz,
Az konuşanın bakışında kitap saklıdır...

Bir kapı çalındığında aç,
Bir el uzandığında tut,
Bir can ağladığında susma.
İnsan, insana emanettir oğul;
Bu emanete ihanet eden
Kendi ruhunu yetim bırakır...

Ölüm sana korku olmasın;
Korkulacak şey,
Adının unutulması değil,
Bıraktığın izlerin kara olmasıdır.
Bir diken bile iyi niyetle dikilirse güle döner,
Bir gül bile kötü elde diken olur...

Günün sonunda oğul,
Elinde ne kalacak biliyor musun?
Ne ün, ne para, ne şöhret…
Bir tek “insanlığın” kalacak.

Onun için…
İnsanca yaşa, insanca konuş,
İnsanca sev, insanca düş.
Bu dünya devran döner,
Gün gelir herkes hesabını
Kendi kalbine verir...

Ve bil ki oğul:
Bir insanın mezar taşına en çok yakışan şey,
“İyi adamdı” sözüdür.
Gerisi rüzgârdır;
Gelir geçer.

“Aldanma oğul…
Dünya büyük görünür ama vicdan ondan daha büyüktür.
Her şey biter;
İnsanlık kalır.”

Erol Kekeç/01.12.2025/Sancaktepe/İST

Gece Defterinde neler var?

Kalmadı dünyanın tadı — yoksa var mı hâlâ,

Vampirlerin geceleyin tuttuğu bir başka hesap daha?
Gözleri görmez güneşi, kulakları duymaz feryadı;
Ama her sabah uyanınca ülkeden eksilmiş


Bir umut, bir gençlik, bir adalet, bir sevda…

Memleket denen bu kadim hanın
Kapısını tutan bekçileri vardır:
Gündüz güler, gece keseyi doldurur;
Çünkü karanlık bu ülkede hep daha kazançlıdır,
Hep daha dokunulmazdır bazıları için.

Adalet sarayları taş yapıdandır,
Lakin içindeki vicdanlar çadır misali rüzgârlıdır.
Bir esinti gelir, eğilir;
Bir fırtına kopar, devrilir;
Bir talimat iner, şekil değiştirir.
Terazi desen…
Kefesine konan kimseye göre
Bazen pamuk olur, bazen kurşun gibi ağır.

Memleketin mahkemeleri uzun yoldur;
Kimi yürür yavaşça, kimi uçar kuş misali.
Kiminin dosyası raflarda küflenir,
Kimininki bir gecede karar bulur —
Hani vampirlerin acelesi varmış gibi.

Bir dilekçe sunarsın, kırk gün bekletirler;
Bir teklif gelir “makbul” olandan,
Kırk dakikada memleket değişir.
Biz hâlâ sorarız:
“Hukuk nerede?”
Cevap gelir soğuk bir mizahla:
“Yemekte, birazdan gelir…”

Kalmadı dünyanın tadı…
Bir ülkede yasalar kitapta durur da
Hayatta durmazsa,
O memleketin sokağında hep bir çürüme kokar.
Kimse söylemez;
Fakat herkes bilir.

Vampirler susmayı sever —
Çünkü söz, iz bırakır;
İz, hesap sorar;
Hesap, gün ışığında yapılır.
Onlar ise hep karanlığı seçer,
Hem saklanmak hem beslenmek için.

Bizse millet olarak tuhafız:
Gece soyuluruz,
Sabah kalkar “hayırlısı böyleymiş” deriz.
Sanki kaderin kalemi,
Karanlığın elinde yazılırmış gibi…

Ama şunu da bilsin gecenin sofrasında oturanlar:
Her karanlık, kendi sabahını doğurur;
Her vampir, kendi hesabında boğulur;
Her adaletsizlik, kendi mezarını kazar;
Bu milletin defteri kabarır ama
Hiçbir haksızlık, sonsuzluğa hak kazanmaz.

Kalmadı dünyanın tadı — derim yine de.
Fakat hâlâ kalmış gibi davrananlar var:
Çocuklar gülüyor, anneler dua ediyor,
Bir yerlerde küçük bir adalet kıvılcımı
Sönmemek için direniyor.

Belki de bu yüzden
Vampirler hâlâ iş başında:
Güneş doğmasın diye tutuyorlar gökyüzünü.

Ama gün doğacak.
Biliriz.
Tarih böyle yazılır...

Erol Kekeç/2.12.2025 21:56/Sancaktepe/İST

6 Kasım 2025 Perşembe

Sessiz Adımın Kılıcı

 


Ben geceyi bilirim.
Karanlık sandıkları yer,
ruhun kendi derinliğidir.
Orada ışık aranmaz;
ışık, insanın kendi özünden doğar.

Ben sessizliğin kapısını açtım.
Suyun hiç ses çıkarmadan
kayayı nasıl aşındırdığını gördüm.
Güç daima bağıramaz;
bazen güç, susarak yerini sabit tutmaktır.

Yolumu kesen gölgelere
hükmetmeye çalışmadım.
Çünkü gölge, ışığın varlığını
daha açık eder.

Ben gölgeden korkmadım.
Korku içime girmek istedi;
ben içime indikçe o eridi.
Kılıcı çekmedim;
kılıç zaten ben oldum.

Bir dağın yamacında yürür gibi yürüdüm
adımlarım ağırdı,
fakat niyetim keskin.
Suyun sabrını aldım,
kılıcın yönünü korudum...

Sular gibi yumuşadım
kimseyi kırmadan, geçerken.
Ama bilsinler:
Kalbimde bir nokta var
tüm fırtınalara emir veren.

Rüzgâr geldiğinde eğildim,
kırılmadım.
Dalgalar yükseldiğinde durdum,
yıkılmadım.
Çünkü ben kuvveti dışarıda aramadım;
içimde taşıdım.

Kimse anlamaz yürüyüşümü,
onlar yolu dışarıda sanır.
Oysa yol insanın içindedir.
Ve içte açılan kapı
yalnız cesura görünür.

Ben o kapıdan geçtim.
Adımım sessizdir—
ama yönüm keskindir.

Suyum şefkattir,
kılıcım hikmettir.
İkisi birleştiğinde
hakikat gövdesinden doğrulur.

Gün gelir
kalabalık sorar:

“Sen hangi yoldan geldin?”

Ben sadece tebessüm ederim.

Çünkü ben geldiğim yolu anlatmam—
benim yolum henüz adı konmamış olan yoldur.

Erol Kekeç/04.11.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...