31 Aralık 2024 Salı

Benim Hikayem

Ben, suskun kalabalıkların sesi,
Görünmeyen çizgilerin ressamı,
Kendi içinde kaybolmuş bir yolcuyum,
Her şeyden sonra yeniden doğarım...

Gözlerimde geçmişin izi,
Ellerimde geleceğin tohumu,
Ama yine de bugünün tam ortasında,
Her an durmadan çoğalan bir zaman işçisiyim...

Düşlerimde sonsuzluğa dokunurum,
Gerçeklerde bazen kendime çarparım.
Onun yarası, gülüşü bir başka benim
Her soruda cevabını arayan bir bilmeceyim...

Ben, bazen bir deniz feneri,
Fırtınada yolunu kaybedenlere ışık,
Bazen de bunların içinde kaybolan,
Kendi ışığını arayan bir gemiyim...

Kelimelerimdir beni anlatan,
Ama kelimelerin yetmediği yerde,
Bir bakışımda saklıdır anlatacaklarım,
Sessizlikte yankılanan sesimdir beni anlatan...

Ben, kendi hikâyesinin hem yazarı
Hem de en sadık okuyucusuyum.
Her dizede biraz eksik, biraz fazla,
Ama her zaman kendim olmaya çalışırım...

Erol Kekeç/3.12.2024 02:31/Sancaktepe/İST

30 Aralık 2024 Pazartesi

Dertlerin Zinciriyle Bağlı Yürek

 

Karanlık bir gecede yankılanır bir inilti,
Duyulur mu bir yüreğin ezgisi?
Hayat mı sağır, yoksa insan mı kör,
Dertlerin zinciriyle bağlanmış bir yürek,
Ne acılar gördü, ne sessiz dualar etti.

Gökyüzü sisli, yıldızlar ürkek,
Ay, karanlığa gömülmüş, ışığını esirgemiş.
Bir yanda umut, taze bir tomurcuk,
Diğer yanda keder, dev bir kayalık.
Hangi el dokunur da siler bu yükü?

Sorular iç içe, cevaplar kayıp,
Bir boşluğun içinde yankılanır umut.
Suç kimde? Hayat mı, yoksa bizde mi?
İçimizdeki karmaşa mı asıl düşman?
Kim bilir? Bu yürek çok konuşsa da,
Duyan nerede, dinleyen kim?

Ey zaman, koşar adım giderken,
Bir an dur, dinle şu solmuş kalbi.
Hüznü kat kat birikmiş,
Bir nehir gibi taşmış gözlerinden.
Dünya ağır, kalabalık hoyrat,
Neden iyilik fısıldar, kötülük haykırır?

Bedene zincir vurulmuş,
Ama yürek özgürlüğü özler.
Bir tebessüm, bir sıcak el arar,
Ama her dokunuş bir yara açar.
Hangi kelime yeter anlatmaya,
Bu derin kuyunun karanlığını?

Bu bir isyan değil, bir arayış belki,
Kime, neye? Kendine mi, kadere mi?
Rüzgârda savrulan bir yaprağa bile özlem duyan yürek,
Bir bahar mı bekler, yoksa son mu geldi?

İçimde bir çocuk var, saf ve inatçı,
Sorar durur: "Neden böyle bu dünya?"
Neden sevgiler kum gibi avuçtan kayar,
Ve neden insan en çok sevdiklerinden yaralar alır?
Cevap verin, ey yıldızlar,
Ey sessiz geceler!

Ama bilir bu yürek, cevaplar derindir,
Bir çiçeğin açışında, bir yağmur damlasında gizlidir.
Yine de susmaz, vazgeçmez,
Bir ninni gibi acılarını fısıldar,
Kimi zaman özlemle, kimi zaman umutla.

Belki bir gün,
Zincirler kırıldığında,
Bu yürek de özgürlüğe kavuşur.
Ve o zaman anlar,
Hayatın yükü sadece bir köpük,
Ve huzur, sessizliğin içinde saklıdır.

Bu şiir, bir yüreğin ağıdır,
Bir dünyanın üzerine serilmiş bir örtü.
Ve bir umut var içinde,
Taze bir bahar gibi,
Bir gün yeşerecek…

Erol Kekeç/29.11.2024/Sancaktepe/İST

29 Aralık 2024 Pazar

Sonsuz Gecelerde Gönül Bestesi

 Gökyüzü hüzün perdesine bürünür,

Yüreğimde bir hasret şarkısı döner.
Ey gecenin sırrında kaybolan sevgili,
Hangi yıldıza baksam adın düşer...

Ay çâresiz, yanında mehtap sustu,
Sensiz âlemde sözlerim anlamsız bir nottu.
Bir zamanlar adın yankılanırken,
Dilime vurgun, ruhuma huzurdu...

Gönül ki seninle, bahara döner hazan,
Gizli bir umuttur, kalbimde atan zaman.
Bırak yıldızlara çıksın yürek şarkısı,
Sonsuz bir göğe yazılır bizim sevdamız her an...

Büyülü geceler diyarında,
Hayalin rehber, suskun bir anda.
Ey sevda yıldızım, mehtabım, özlemim,
Ulaşır mı bu ses sana o derin andında?

Bu kalp haykırır seni yeniden,
Gizemin sarılır sözlerle, güzel bir neden.
Her kelimede bir umut, bir alev var,

Ey sonsuzluk tahtında, ışığıyla yol gösteren yıldız!

Kokla ve Açıl


Göğü kucaklayıp getirdim sana,

Kokla da açıl, usulca dağılsın baharın,
Renkler dökülsün ellerine,
Hafifçe süzülsün umut dallarından.

Yorgun ellerim çiçekten hafif,
Solgun tenimde hüzünle karışmış toprak,
Bir adım, sonra bin umut serdim önüne,
Kırılmış kalplerden filizlenen baharı bırak.

Kokla da açıl, kırgınlığın dinsin,
Özlemle yoğrulmuş bir nefes getir bana,
Ta içimde tuttuğum her solukla,
Serin bir sabah gibi kon kalbimden yana.

Göğü senin için eğdim sevgili,
Tutsun diye ellerini güneşin ilk ışığı,
Kapanmasın diye solgun renkler,
Her açışında, hayat yeniden açığa çıksın...

Erol Kekeç/28.12.2024 22:27/Sancaktepe/İST

26 Aralık 2024 Perşembe

Harabat Ehli


Bilmem ki kaç asrın tozunu yuttu bu taşlar,

Kaç söz susturuldu yıkıntının derinliklerinde.
Oysa her çatlaktaki izi okusanız bir bir,
Suskun sanırsınız; oysa zamanın fısıltılarında şiir gizlidir.

Ay vurur dökük pencerelere, yıldızlar sarar viraneyi,
Ama biz görmek yerine önyargılarımıza sığınırız.
O harap duvarların ardında,
Bir hazine gizlidir; hor gören bakışlarımız öteden geçer.

“Harabat ehli nedir ki?” diyen dillere aldanmayın,
Gözlerinizden perdeyi kaldırın ve kalbinizi dinleyin.
Zarafet bazen çatlık bir testi gibidir dostlar,
Damlaları kutsal, özü o nehirde gizlidir.

Her bir taşı konuşturun; duyun dilini,
Kendi mısralarıyla şiirdir her yıkıntı.
Ve yorgun ruhlar, o harabelerde nefes alan,
Sizin gölge sandığınız, onların hayallerini taşır.

Cevheri arayın ama öylece yargılamadan,
Toprağa gizlenmiş yıldızları çıkarın karanlıktan.
Onlar ki zamana tanıklık eden sessiz derleyenler,
Bir viranenin külünden bile hayat üretirler.

Herkes yıkabilir; yapmak zor ve nadirdir,
Fakat toprakta gizlenmiş haysiyet, aslında odur hazine.
O cevher ki bir sevginin damlası gibi çok değerlidir,
Harabenin tam kalbinde ışıl ışıl parlar...

Ey dostlar, başlarınızı derinlemesine eğin ve izleyin,
Sözlerde değil, kalplerde derin gerçeklik var,
Bir harabeye rastlarsanız, oradan asla öylece geçmeyin,
Hakikatin cevheri hep en karanlık köşelerde bulunur...

Gönlü yıkık ve sesi kısık olanlar biliniz ki,
En naif şiirleri sessiz kalpleriyle haykırır.
Ve unutmayın; harabat ehlini selamlamadan,
Hiçbir  hakikate ulaşamaz insan!

Erol Kekeç/12.11.2024/Sancaktepe/İST

Ufukların Çağrısı

 


Bir sevda ki güneş olur karanlık bağlara,
Yanar gönül ateşi, düşer aşk otağına.
Gözlerin Kevser pınarı, sözlerin bir nağme,
Her harfin cihan olur, düşer gönül dağıma...

Ey zülfün karasıyla geceyi süsleyen dilber,
Sana erişmek için ruhum bir âh ile titrer.
Leylâ’nın yolu çetin, Mecnun’un derdi nihan,
Feryadım yıldızlara, nefesim mâh-ı cihan...

Ey hüsnün bahçesinde açan gonca-i nazlı,
Yaralı bülbül sana âşık, gönlü hep hasarlı.
Bir bakışın hâr-ı aşk, tutar yüreği candan,
Her mevsim bahardır sende, gülüşün irfandan...


Bir düş ki uzanır semânın ötesine,
Hançer olur karanlık gecenin gölgesine.
Umutla yürür insan, her fırtınaya rağmen,
Hayâller taşır onu göklerin âlemlerine...

Ey seher vakti doğan, güneşi muştulayan,
Her damlan yağmur gibi, gönülleri oyalayan.
Bir fidan gibi yeşerir umut, sevda toprağında,
Kök salar ruhlarımıza, büyür kalb-i şahında...

Zira bu dünya fanidir, her şey gelir geçer,
Ama umut ebedîdir, kalpteki bir cennet.
Ne gam kalır ne keder, insan hayâl ederse,
Ufukta doğar güneş, nehirler coşar tersine...


Bir ulu dağ ki başında kar olur yaz günü,
Toprağın sesi derindir, taşır bahar düğünü.
Rüzgârın nağmesiyle yankılanır her yan,
Tabiat bir terennüm, duyulur ahenk-i zaman.

Gölgesinde çınarın, seher vakti susulur,
Bir kuş öter usulca, göğün rengi uslanır.
Dereler söyler şarkı, çiçekler açar nazlı,
Kırlangıçlar kanat vurur, semaya doğru uçar..

Dağların dilinde bir vuslat, bir özlem var,
Gönül onunla bilir hayatın manasını verir karar;
Toprak ana bağrında saklar bin sır, bin hikmet,
Ona yaklaşan bulur cihanda huzur ve himmet...


Bir yiğit ki yürür yürekle, korkmaz fırtınadan,
Zırhı sadakat olur, kalkanı aşk vatandan.
Adı yankılanır gök kubbede, yıldızlar ürker,
Zafer onun nurudur, düşmana korku düşer...

Ey alnı açık yiğit, kahramanlar otağı,
Düşlerin ufuklara uzanır, asar yüce bayrağı.
Sözün kılıçtan keskin, kalbin bir gök kubbedir,
Adaletin yolu seninle düz bir seherdir...

Her savaş bir vuslattır, sabırla yürüyene,
Kalbindeki ateşle, zafer dokunur eline.
Vatan için dökülen ter, kan değil destandır,
Her adımda ruhun cihana bir fermandır...

Sevda, umut ve cesaret; bir ufukta birleşir,
O ufukta yıldızlar dahi meftun, dile gelir.
Kalp atışıyla başlar her bir yiğit destanı,
İlham olur dünyaya, yaşatır yüce anı...

Doğa bir sancak gibi yükselir ufuklarda,
Aşk bir bahar esintisi, dolar cümle dağlarda.
Kahramanlık gül bahçesinin goncası gibi açar,
Ve umut, bu bahçede ebedî bir nuru saçar...

Her zorluk bir fırtınadır, her düşüş bir başlangıç,
Yağmurla yıkanır yürekler, açar gül, son bakış.
Ve insan, ne kadar düşse de, hep ayağa kalkar,
Çünkü kalbin derinlerinde hep bir gökkuşağı parlar...

Erol Kekeç/26.12.2024/Namazgah/İST.

Hayatımın 56. yılına armağan ettiğim bir şiirimi paylaşıyorum...


25 Aralık 2024 Çarşamba

Kalem ve Klavye (Öğretmen ve Öğrenci)

Bir sınıf dolusu gölgede, iki ayrı dünya,
Tahtanın önünde bir öğretmen,
Geçmişin bilgesi, emekle yoğrulmuş.
Sıralarda ise gözler ekranlara dalmış,
Öğrenciler modern dünyanın ritmini yaşar...

Öğretmen:
"Kalem tutan eller nerede?
Kağıda işlenen hayaller ne oldu?
Ben bu tahtanın önünde bir ömür verdim,
Ama şimdi sesim duyulmaz oldu...

Bir harfin hakkını verirdik eskiden,
Şimdi sözcükler kısa mesajlara sıkışmış.
Bilgiyi ezberlemeden yaşardık,
Ama siz, her şeyi bir tıklamada unutuyorsunuz."

Öğrenci:
"Öğretmenim, sizin dünyanız yavaş,
Biz hız çağında doğduk.
Ders dediğiniz ne ki?
Bir arama motoru kadar bile bilgi sunmaz.

Kelimelerimiz kısa, çünkü zamanımız yok.
Hayat bir hız treni, durup düşünmek mi?
Ona vakit yok.
Siz anılarla yaşıyorsunuz,
Biz algoritmalarla."

Öğretmen:
"Bir tıklama neyi anlatır, evlat?
Bilgi, sadece bulmak değil, anlamaktır.
Kitapların kokusunu bilmeden,
Hayatın derinliğini nasıl kavrarsınız?

Evet, teknoloji bir araçtır,
Ama araçlara köle olursanız,
Hayatın özünü kaçırırsınız.
Ben size kökler vermek isterim,
Ama siz sadece dalları arıyorsunuz."

Öğrenci:
"Biz kökler istemiyoruz, öğretmenim,
Biz gökyüzünü görmek istiyoruz.
Evet, teknoloji bizi bağladı,
Ama o bağlarda özgürlük bulduk...

Sizin söyledikleriniz eski bir şarkı,
Biz yeni ritimlerle dans ediyoruz.
Gelecek burada, parmaklarımızın ucunda,
Ama siz geçmişte takılı kalmış gibisiniz."

Öğretmen:
"Geçmiş dediğin, sadece bir gölge mi?
Ben size hikayeler anlatıyorum,
Çünkü onların içinde insanlık var.
Tarihi bilmeyen, gelecekte kaybolur...

Evet, ben yavaşım belki,
Ama aceleyle nereye gidiyorsunuz?
Sınırsız bir hızın içinde,
Kendinizi mi unutuyorsunuz, evlat?"

Öğrenci:
"Öğretmenim, dünya değişiyor,
Ama siz hep aynı kalıyorsunuz.
Bizim hayallerimiz başka,
Belki de bu yüzden anlamıyorsunuz...

Hayat bir oyun,
Kuralları sürekli değişen.
Biz oynuyoruz, kaybediyoruz, öğreniyoruz,
Ama sizin o oyunlara inancınız yok."

Öğretmen:
"Hayat bir oyun olabilir,
Ama her oyunun bir amacı vardır.
Ben size anlamı anlatmak isterim,
Ama ekranların sesi benimkini bastırır...

Siz hızlı yaşıyorsunuz,
Ama derinliğiniz kayboluyor.
Ben bu tahtanın önünde bir ağaç gibi kök saldım,
Siz bir rüzgar gibi geçip gidiyorsunuz."

Öğrenci:
"Öğretmenim, belki de haklısınız,
Ama bizim yollarımız farklı.
Bizim hayatımızda derinlik yok belki,
Ama genişlik var, o da bir şey değil mi?

Evet, köklerimiz zayıf,
Ama her rüzgarda yeniden doğuyoruz.
Belki de sizin hikayelerinizde bir şey var,
Ama bunu anlamak için zamanımız yok."

Öğretmen:
"Evlat, hayat bir zaman meselesidir,
Ama zaman sadece bir başlangıçtır.
Benim hikayelerim sizinle yaşar,
Eğer onları dinlerseniz...

Evet, sizin dünyanız hızlı,
Ama hız bazen bir yanılsamadır.
Hayatın güzelliği, durup bakabilmekte saklıdır,
Ama bunu anlamanız için zaman gerekiyor."

Öğrenci:
"Öğretmenim, belki de doğru,
Ama biz yine de kendi yolumuza gideriz.
Sizin dünyanızla bizimki kesişmiyor,
Ama belki bir gün bir araya geliriz."

Ve sınıf sessizleşir, iki dünya birbirine bakar,
Ama gözler yine ekranlara döner,
Ve sözler tahtada asılı kalır.
Bir gün belki köprüler inşa edilir,
Ama o gün gelene dek, her biri kendi yolunda kaybolur...

Erol Kekeç/06.07.2024/Sancaktepe /İST

24 Aralık 2024 Salı

Yüz Kere Düşmek

Yüz kere yere düşmüş olayım,
Ama asla  başkalarına çelme takan olmayacağım.
Dizlerim kanasa, ellerim toprağa bulanırsa,
Yine de insan olmak için yüreğimi yere sermeye razıyım...

Kazanan olmak, çoğu zaman hırsın dikenli yoludur.
O yolda kaybolanları gördüm:
Kendi yüreklerini çiğnemiş,
Başkalarının düşüşünde mutluluk aramış.
Ama ben, her düşüşte kendi hikayemi buldum.
Yüz kere kalkıp yeniden yola koyuldum...

Bir zafer şarkısı için şerefimden vazgeçemem,
Bir alkış uğruna ruhumu satamam.
Benim savaşım, kendi dünyamda,
Kendi aynama bakabilme cesaretiyle...

Bir taşı yerden kaldırdım,
Bırakıp yoluma devam ettim.
O taşı birine fırlatmak yerine,
Belki bir çiçeğin kökü olur diye toprağa bıraktım...

Hatalarımın ağırlığında boğuldum bazen,
Ama o derinlikten öğrenerek çıktım.
Birileri üzerime basarak yükselmek istese de,
Ben onlara el uzattım, çünkü insan olmak bunu gerektirir...

Bir çocuk gördüm sokakta, yalın ayak,
Bir lokma ekmeğe hasret.
Kazandığım zaferler değil,
Paylaştığım lokmalar öğretti insan olmanın anlamını...

Başkalarını düşürmek kolay,
Ama birini ayağa kaldırmak,
Onda kendi çaresizliğini görmek zor.
Zor olandır insanın kalbini güçlendiren...

Ben kazanan olmak istemiyorum,
Sadece gökyüzünü izleyip
Kendi soluklarımın farkında olmak istiyorum.
Bir yaprağın düşüşünü izlerken,
Hayatın döngüsüne saygı duymak istiyorum...

Yüz kere düşüp yeniden kalkmak,
Bir çelme takmaktan daha şerefli.
Bir şarkı, bir dua gibi,
Düşünüp de kalkışımı anlatan...

Hayat bir yarış değil,
Başkalarını geçmek zorunda değiliz.
Hayat bir yolculuk,
Kendi çıplak gerçeklerimizle yüzleştiğimiz...

Eğer bir çığlık yankılanacaksa
Bu Dünya'da ardımızda,
Başkalarını inciten değil,
Başkalarına ışık olan bir çığlık olsun...

Bir kalp dokunsun başka bir kalbe,
Bir el, bir omuzda dinlensin.
Ve şahit olalım birlikte,
Dünyanın bir damla gözyaşıyla
Nasıl da çiçek açtığına...

Kazanan olmak kolay,
Ama insan olmak çaba ister.
Ve ben, bu çabanın yorgunluğunda,
Kendimi buluyorum her defasında...

Yüz kere yere düşmüş olayım,
Ama asla başkalarına çelme takan olmayacağım.
Ben kazanan değil,
İnsan olmak istiyorum...

Erol Kekeç/08.07.2024/Sancaktepe/İST

23 Aralık 2024 Pazartesi

Gece ve Sükunet



Gecenin kucağında doğar sessizlik,
Bilinmez karanlıkta konuşur yıldızlar,
Her ışık  her sır bir umut,
Kim duysa kainatın ritmini, ruhu rahatlar...

Bir garibin elleri titrer boşlukta,
Beton soğuktur, yorganıysa rüzgar.
Yıldızlar ona şefkatle göz kırpar,
Sanki fısıldar: "Bu da geçer, sabret der."

Bir annenin yüreği titrer, gözleri buğulu,
Yolunu gözlediği evladına hasret.
Gece uzun, ama duayla umut eder,
Bilir ki sevgi bazen uzaktan şefkattir...

Babalar, omuzlarında dünyanın yükü,
Elleri nasırlı, kalplerinde sessiz bir çığlık,
Onlar yıldızlara  uzanır bir ışık arar,
Her bakış  sabır, her nefes bir umut saklar...

Doğa konuşur  en derinden sessizlikle,
Bir rüzgar eser, taşır umut kıvılcımını,
Ağaçlar eğilir, sükunetle doğrulmayı bekler,
Kainat yankılanır, göğe çıkar feryadı...

Ama karanlık  Güneşin habercisi,
Umut, sabrın dokusunda dokunmuş bir ilmek.
Bir damla gözyaşı düşse toprağa,
Oradan doğar en yeşil ağaçlar, baharla...

Ve gece sonunda sabaha döner elbet,
Göz yaşartan ayrılıklar unutulmaz kolayca;
Ama yaşam yeniden filizlenir içten,
Yeniden doğar ışık, büyük ve kutsal bir hedefe...

Her feryat biter, her acı diner zamanla,
Karanlığın sonu hep bir ufuk, hep bir ışık.
Ve umut her defasında, insanın yüreğinde,
Sessizce büyür, dünyayı yeniden  sarar sevgiyle...

Erol Kekeç/23.12.2024/Namazgah/İST

21 Aralık 2024 Cumartesi

DELİ Mİ VELİ Mİ

İçinde volkanlar kaynar,
Kül olur zamanın dudağında,
Hangi birine anlatsın?
Hangi birine döksün yüreğini?
Duymazlar...
Görmezler...
Onun sevda ateşini kavramayan eller,
Bu nedenle adı "delidir onların dilinde...

Oysa bir deli değil, bir aşk müptelasıdır,
Mevlâ'nın adıyla yanar gece karasında.
Her kılavuz, bir dua gibi yükselir göğe,
Etrafında ne varsa, yok olur kendi içinde.
Kuşlar, rüzgar, bulutlar,
Börtü böcek, her şey o olur,
Her şeyde Yaradan'ın izini bulur...

Ruhunu saran kainatın nefesi,

Her varlık, onun gönlünün misafiri,
Ama beton, ah o beton yığınları,
Onun genişliğine dar gelir.
Taşla örülmüş duvarlar arasında,
Bir çift mavi gök arar gözleri...

Sevda ile yanar kalbi, bir meşale gibi parlar,
Dağlar, ovalar, hayvanat onun için halay çeker.
Tavşanlar zıplar, kuşlar kanat çırpar,
Tilki izleri gezer, ceylan ürkekçe yaklaşır.
Onu anlayan tabiatın dilidir,
Ama insanlar...
Ah insanlar...
Onu görenler hızla geçerler yanından,
Bir çift söz bile etmeden...

Kimdir o?
Delilikle velilik arasındaki ince çizgide,
Kimi zaman bir sarhoş gibi,
Kimi zaman bir ermiş gibi,
Ne dünyevi işlere aldanır,
Ne de insanın ihtiraslı maskelerine.
Onun gözlerinde dünya bir zerredir,
Ama o zerrede, bir kainat saklıdır...

Mevlâ'nın aşkıyla kavrulmuş,
Ne bir maddi çıkar peşinde koşar,
Ne de olmayanları arar,
Ayrışığı gibi saf,
Gündoğumu gibi tertemiz,
Bir çocuk kadar masum,
Bir bilge kadar derindir...

İçinde volkan, sadece sevgiyi taşır,
Ne öfkeye yer vardır,
Ne kine…
Görmediğiniz o yangında,
Merhametle döner alevler...

Adı deli midir?
Yoksa veli mi?
Kim karar verebilir?
Hangi ruhun derinliklerini görebiliyorsunuz?
Onun sessiz çığlıklarını duyan var mı?
Belki de sadece rüzgar anlar onu,
Belki de bir ceylanın ürkek bakışında saklıdır künyesi...

Gökkuşağını taşır,
Her renkte bir anlam bulur,
Ve her anlamda Yaradan'ın esrarını arar,

Doğanın nefesinde,
Bir ayet okur kendi içinde...

Delilik mi bu, yoksa ilahi bir vecd mi?
O, kendi içinde bir aşık.
Bir köprü gibi iki dünya arasında,
Ne tam buraya ait,
Ne de tam gitmiş o...

Her sabah güneşe dönünce konuşur,

"Bugün de aşk için yanacağım" der.
Ona gece yıldızlar fısıldar,
"Bugün de sabredeceğini söyler..."

Ve insanlar…
Ah insanlar…
Ona deli derler geçerler.
Oysa anlayamadıkları bir hikayedir.
Bir kitabın en derin bölümüdür,
Ama kim o yazarı kavrak ister...

Sonra bir gün…
Kim bilir, belki bir gün,
Onun gözlerinden bir çıkış sızar da,
Birinin kalbine dokunur.
Belki bir kuşun ötüşünde,
Belki bir yaprağın patlamasında,
Birileri onun izini bulur.

Ama o çok zaman geçer belki,
Ancak  o artık kaybolmuştur o,
Bir dağın zirvesinde,
Ya da bir derede kalmıştı.
Mevlâ'nın adıyla sarılmış,
Sessizce aşkın kollarına bırakmıştır kendini...

Kim bilir?
Belki de delilikten çok daha ötede bir velilik,
Belki insanın anlayamayacağı bir hikmet.
Ama şurası kesin:
O hayat, bir meşale gibi yanıp sönen,
Ardında bir sevda bırakmıştır...

Ve hala gökyüzüne bakan bir tilki,
Yıldızların altında o izi arar…

Erol Kekeç/04.12.2024/Sancaktepe/İST

Güven Adalettendir

Sabahın ilk ışıkları sessizliği deler,
Yollar uzanır toprağa yıldızlar söner.
Bir fısıltının yankısı yükselir dağlardan,

Hak ve adalet, köklere işlenmiş sanki...

Hükümdarın tahtı, sadece taş değil,
Yüreğiyle yoğrulmuş, vicdanla eğilmiş.
Bir adalet terazisi, kılıçtan daha ağır,
Mazlumun duası, hükmün en saf çağrısıdır...

Ey hükümdar, bak yıldızlara bir gece,
Mazlumun hayaliyle yazılır her hece.
Gözünü yumma karanlıkta bir an,
Eşkıya bekler fırsatı, her yerde zamansız plan...

Kervanlar geçer,  yollar boyunca sessiz,

Her yük, adaletin iziyle yol alır,
Taşların üzerinde yankılanır her adım,
Eşkıya çözülür, unutur karanlığın tadını...

Adalet bir gölgedir, hep yanında duran,
Bir de güneş gibi, mazlumu ısıtan.
Bir kalp atışı, vicdanın sesi,
Hükümdarın en derin niyeti...

Ey tahtın sahibi, unutma bu emaneti,
Her sözün yankısı doldurur cihanı.
Bir çocuğun gülüşünde yeşerir umutlar,
Zalim silinir, hak ile parlar yollar...

Gece bir sır fısıldar, kökler suya kanar,
Adaletle örülen yollar hep ışıldar.
Bir gün gelir, eşkıya kaybolur  savrulur,
Hak zaferle anılır, adalet hüküm sürer...

Toprak susmaz, her damla can bulur,
Yağmur misali adalet hep yol bulur.
Hükümdarın adı kalır çağlar ötesinde,
Ve hak yazılır unutulmayan bestelerle...

20 Aralık 2024 Cuma

Kelebeğin Kanatlarındaki Aşk

 


Bir ormanın derinliğinde,
Yeşilin serin nefesiyle dolan bir yürek var.
Dalların arasında usulca yankılanan kuş cıvıltıları,
Şelalenin sesiyle uyumlu rüzgarın uğultusu.
Ve işte orada, kelebek kadar hafif bir aşk,
Aşkın karışımını yapıyor huzurun kucağında.

Gözleri yıldızlardan daha parlak,
Sesleri rüzgarın fısıltısı kadar yumuşak.
Bir gülüş, bir an;
Bütün evrenin  dikkatle dinlediği yanık bir türkü  gibi.
Aşk, burada topraktan fışkıran çiçekler gibi saf,
Burada akan su kadar berrak...

"Biz" diyorlar, " kelebeğin kanat çırpışı kadar hafifiz."
Hafif ama güçlü;
Dünyanın en ince ipliklerinden örülmüş gibi.
Birbirine dokunan elleri,
Merhametin sıcaklığıyla doluyorlar...

Şelalenin altında taşlar gibi sağlam,
Ama sularla yıkanan ruhlar kadar yumuşak.
Huzur, bulutlardan dökülen ışık gibi üzerlerine yağıyor.
Semanın altında , çimenlerin arasında,
Aşkın kök saldığı bir toprakta yatarlar...

Kelebekler, onların etrafında dönüyor,
Sanki hikayelerini evrene fısıldar gibi.
Kanatlarının hafif vuruşları,
İki kalp ritmini tamamlıyor.
"Bu an" diyorlar, "bütün hayatımızın özeti."

Gözleriyle gülüyorlar,
Kelimeler dokunamadığı için.
Birbiriyle uyumlu hayat iplikleri,
Bir müziği çalan notalar gibi.
Ve her nota, mutluluğun bir damlası...

Ormanın mabedi,
Şelalenin duası.
Kelimelere dökülmez  her damla su,
Bir sevgi tanrısına sunulan adak gibi.
Huzurun yolculuğunda,
İnsanlığın kaybettiği bir cevher gibi,
Aşk, yeniden keşfedilir burada...

"Merhamet" diyor kadın,
"Senin gözlerindedir."
"Umut" diye ekliyor adam,
"Senin ellerindedir."
Ve ikisi birlikte,
Sevecenlikle ördükleri bir hayat içinde,
Umutla yeni bir hayata başlıyorlar...

Bir patlama kahkahası kadar saf,
Bir bahar sabahı kadar taze.
Huzur, dalların arasında susuz ışık,
Gölgeler arasında saklanmayı bırakıyor.
Aşk, burada şeffaf bir nehir gibi akıyor...

Onun dokunuşu,
Kelebek kadar hafif ama anlamla dolu.
Onun bakış açısı,
Bir ömürlük hikaye yazıyor.
Ve her kelime,
Yeryüzünün en derin şefkat kuyusundan çizilen bir damla taşıyor...

Aşk, burada yalnızca bir duygu değil,
Bir evrenin en derin sırrı.
Şelaleden akan her damla su,
Bir duanın yansıması.
Ve ormanın içindeki bu iki ruh,
Dünyaya sevginin bir karakterini çiziyor.

Burası haritası çizilemeyen bir cennet gibi,
Ama kelebeklerin kanat çırpışlarında bulunabilir.
Huzur, onun nefesinde,
Ve mutluluk, dokundukları  yaprağının üzerinde...

Birbirine dolanmış elleri,
Aşkın en yumuşak ipliklerinden korunmuştur.
Ve bu iplikler,
Evrenin sessizliğinde bir ışık gibi yanıyor.
Kelebek kadar hafif,
Ama  dağ kadar güçlü bir aşk parlıyor...

Erol Kekeç/19.09.2024/Namazgah/İST

18 Aralık 2024 Çarşamba

Kimsesizler Kabristanı

Göğün altında yalnız bir çocuk,
Anne kokusu bilmeden büyümüş.
Ne bir merhamet eli omzuna dokunmuş,
Ne bir sıcak söz yüreğini ısıtmış.

Küçük elleri dua bilmezken,
Bir yıldız kayar, dilek dilenmezken,
Geceler örter karanlık örtüsünü,
Sabaha varan ışık bile küskün...

Her sabah aynı yolda, aynı taşlarda,
Çocukluğu kaybolmuş ayak izlerinde.
Bir kahkaha arar, bir ses, bir nefes,
Ama dünyanın gidişatında hep sessiz...

Anne! diye yankılanır boş odalar,
Sese yankı yerine acı dolar.
Kalbi bir kuş gibi çırpınır,
Ama kafesi, yoklukla mühürlenir...

Büyür beden, küçülür hayaller,
Bir kalabalık içinde hep yalnız haller.
Oyunu bilmeyenler,
Hayata küsmüş sanırlar.

Bu dünya sahnesi ona hep yabancı,
Her perde açılırken daha da sancı.
Ne alkış, ne gülümseme, ne de sevgi,
Sadece bir temel, bir yokluk denizi.

Dostlar gelmez, kapıları çalmaz,
Bir garibin evinde rüzgarlar yalnız eser,
Kimsesizlik kemiren bir kurt misali,
Ruhunda derin yaralar açar...

Bir gün yağmurla yıkanır sokaklar,
Ayaklarına sarılır çamurlar.
O ise bakışları kaldırır, göğe bakar,
Sanki yıldızlarda bir cevap arar...

Dünya boş bir tiyatro salonu gibi,
Alkışlar bile sessiz, oyuncular şık.
Oyun biter, perde kapanır,
Ve garip bir mezar taşı ile anılır...

Kimsesizler kabristanında bir reklam,
Ne bir ziyaretçi, ne bir dua var.
Sadece rüzgarlar görülür,
Ve yapraklar ağlar...

Ey okuyucu, dur ve düşün biraz:
Nedir bu dünya ne vaat ediyor?
Bir anne  olmadan yaşanır,
Bir garibin gözyaşlarıyla sulanır...

Bizler gelir, geçeriz bu sahneden,
Ama bazı kalpler hep yarım, hep sessiz.
Bu şiir, bir garibin hikayesi,
Ama kim bilir, belki de bizim aynadaki sesimiz...

Görkemli saraylar, parlak ışıklar,
Ama yürek boş, umut uzak.
Bir anne kucağına hasret olan bilir,
Dünyanın gerçek anlamı nedir.

Bir merhamet eli, bir gülüş, bir selam,
Hayatı anlamlı kılan bunlar.
Dünya boş, ama insanı güzelleştiren,
insanın insana dokunuşudur derinden...

Kimsesizler kabristanında bir çiçek açar,
Belki bir dua, belki bir umutla  sulanır;
Unutma, onun yalnız mezar taşı var,
Belki de sana bir çığlık taşımaktadır...

Erol Kekeç/18.12.2024/Namazgah/İST

Emanet Kelimeler

 

Bir şiir yazdım,
Ama yazdığım bana ait değildi.
Harflere yüklenen hüzün,
Bir başkasının kalbinden sızdı mısralarıma.
Bir yetimin gözyaşından,
Bir annenin suskun duasından,
Ve sevgilinin hasret dolu bekleyişinden…

Kelimeler bana gelmedi,
Ben onlara gittim.
Çünkü bazen insan,
Kendi kelimelerini kaybeder.
Ve buldukları,
Bir başkasının yarım kalmış hikayesidir.

Emanet bir mısrayım ben şimdi,
Rüzgarın taşıdığı bir yaprak gibi,
Savruluyorum sevgiliye.
Her dizesinde bir iz bırakmak için,
Ama iz bırakırken de,
Kendimi silmekten korkuyorum...

Bir çocuk ellerime bıraktı ilk dizeyi:
“Ben büyüyemedim,” dedi.
“Düşlerimi düşürdüler yere,
Ellerimle toplayamadım.
Bana bir şiir yaz,
Düşlerim geri gelsin.”

Sonra bir kadın geçti yanımdan,
Gözlerinde yılların yorgunluğu,
Omzunda hayatın ağırlığı.
“Benim için de bir şey yaz,” dedi.
“Beni anlatan,
Ama beni hiç tanımayan bir şey.”

Ve bir sevgili geldi ardından,
Gözleri uzak ufuklarda kaybolmuş.
“Elveda demeye cesaretim yok,” dedi.
“Bari sen yaz,
Benim diyemediklerimi.
Çünkü kelimeler,
Bazen gitmek isteyenin diline dolanır.”

Ben ne bir şairim,
Ne de kelimelerin sahibi.
Ben, sadece emanetçiyim.
Bir kalpten alıp,
Diğerine taşıyan bir rüzgar gibi...

Bir çiçeğin yaprağındaki çiğ tanesi gibi,
Her harf, her dize,
Sevgilinin avuçlarına düşsün istiyorum.
Belki bir gün,
O da bu kelimeleri başka birine emanet eder.

Bir yangın mısrasıdır belki bu,
Bir ömür yakan.
Ya da bir su damlası,
Yüreklere serinlik katan.
Ama ne olursa olsun,
Benim değil artık...

Kelimeler benden çıktığında,
Beni değil,
Seni anlatmaya başladı.
Sevgili, senin gözlerinden döküldü her harf,
Ve her dize,
Sana dokunan bir nefes oldu.

Çünkü bazen,
Kelimeler bizim değildir.
Biz sadece onları taşırız.
Bir annenin ağıtından,
Bir çocuğun kahkahasından,
Bir sevgilinin yarım kalmış öyküsünden…

Ben şimdi bu şiiri sana bırakıyorum.
Emanet al,
Ve onu sevginin elleriyle büyüt.
Çünkü bir şiir,
Yazanından çok,
Okuyanında hayat bulur.

Senindir artık bu kelimeler.
Ben sadece nefes oldum onlara.
Sevgiliye varan bir yol oldum.
Ama yol biter,
Ve şiir yaşamaya devam eder...

Erol Kekeç/26.10.2024/Sancaktepe/İST

17 Aralık 2024 Salı

Hainlik Kostümleri ve Sahte Dürüstlük

 


Gözlerim perdesini araladı,
Bir sahne var önünde,
Ve tek kişilik oyunlar oynanıyor.
Kostümler dürüstlükten,
Ama kalpler hainlikle dolmuş,
Her replikte ahlaktan dem vuruluyor,
fakat onun iyileşmesi yalanla örülüyor.

Bir çağ ki,
Hainliğin zirvesinde yaşayanlar,
Dürüstlüğün kitabını başucunda taşıyor,
Ve ağzı dualı diller,
Zehrini masumlara akıtıyor,
Seyirci karanlık, alkışlar hazır,
Karanlığın oyunu sahnede,
Perdenin ardında kaybolmuş insanlık...

Büyük kalabalıklar ellerini Dürüstlük tiyatrosunun kuyruklarında ovuştururlar...

Kendi kuyularını kazmışlar,
Gözleriyle değil, kör bakışlarla,
Görmeden yürürler,
Ayakları doğru yola gitmez.
Ve ne zaman ışık varsa,
Bir el uzanır,
Ve gölgeler yeniden ele geçirir kalpleri...

Beynini kullanmayı unutanlar,
Vicdanını bir kenara atanlar,
Ahlak dersleri dillerinde,
Ama ruhları çölde,
Su diye Acımasız içiyorlar,
Adalet diye bir safsataya sarılıyorlar...

"Kim doğru? Kim yanlış?" diye sorulmaz,
Soran dilsiz,
Gören kör olur.
Bu yolda haramdan kazanırlar,
kirlenmiş ellerle tokat atarlar hakikate,
Ve sonra masum pozlarına bürünüp,
Kendilerini temize çekerler...

Bakın bir toplum var karşınızda,
Çıkmaz sokaklarda kaybolmuşlar.
Ruhları ölüm uykusunda,
Ama gençlik rolüyle,
Kendi mezarlarını kazarlar,
Ve alkışlar,
O mezarın taşına kazınan isimleri gibi yankılanır...

Sömürülmüş yürekler,
Yorgun ayaklarıyla yürüyenler,
Hayallerini pazarlarda başaracaklar.
"Neydik?" diye soramaz kimse,
çünkü aynaya bakacak yüz kalmamış...

Ve böyle bir çağda,
Hakikat unutulur,
Adalet rafa kaldırılır,
Doğru, “yanlış” diye damgalanır.
İnsanlığın kendi ölümü için,
Kendi kalemiyle kendi fermanını imzalanır...

Yalan bir saltanattır,
Ve baş tacı edilen soytarılardır.
Her doğruyu söyleyenler,
Zindanda susmaya mahkûm edilir.
Bir gün, o karanlık kuyularda,
Çığlıklar yankılanır,
Ama kazanan olmaz.
Kulaklar sağır, gözleri görmez,
Ve zihinler zincirlenmiştir...

Peki, insan mıydı?
Doğru bir yolda yürüyen,
Hakikatin savunucusu,
Ve vicdanını elinde bulunduran değil miydi?
Ama o insanlık,
Bir vitrinde yaşayan hatıra gibi,
İzleniyor sadece,
Bilet kuyruğunda bekleyen seyirciler tarafından...

Bütün bir toplum,
Sarhoşluğun pençesinde,
Zafer çığlıklarının gölgesinde,
Kendi canına kast ediyor.
Ve hainler, hainlikte seviye atlıyor,
Yalanlar kutsanıyor,
Doğru olan, hain ilan edilirken...

Bir gün perde kapanacak,
Ve o zaman sahte kahkahalar susacak.
Yüzlerdeki maskeler birer birer düşecek,
Dürüstlük kostümü verilen hainler,
Kendi gerçeğiyle yüzleşecek...

O gün geldiğinde
Hakikat rüzgar gibi esecek,
Ve yalanlardan inşa edilmiş saraylar,
Çökecek birer birer.
“Zafer bizim!” diye haykıran diller,
Sessizliğe gömülecek...

Ey insanoğlu!
Artık uyanırken,
Bu sahte oyuna çekilme,
Hakikatin sesine kulak ver.
Çünkü o ses,
Kalbinde yankılanan son nefestir,
Ve o nefes,
Ahlaksızlığın kaynağına atılmış bir feryattır...

Unutma,
Ahlakın maskesiyle hareket etmek,
İnsanlık değildir!
Ve hainlikte seviye atlayanların,
Sonu dipsiz kuyularda kaybolmaktır...

Ey karanlık çağın seyircisi,
Kalk ve kendi yolunu çiz,
Çünkü karanlık her gecenin,
Mutlaka bir sabahı vardır...

Erol Kekeç/16.12.2024/Sancaktepe/İST

16 Aralık 2024 Pazartesi

Sömürünün Görünmeyen Yüzü



Bir sabah,
Güneş doğmadan önce,
Toprağın derinliklerinden yükselen bir ses duyuldu:
"Uyan!"
Oysa halk, uykunun tatlı prangasına sarılmıştı.
Düşler ülkesi mi? Hayır,
Bir mezar, bir zindan kadar karanlık,
Ama farkında değillerdi...

"Zafer!" diye bağırdılar meydanlarda,
Topraklarında yürüyen işgalcilerin ayak sesleri,
Zafer marşlarının gürültüsünde kaybettiler çok şeyi,
Kim düşman, kim dost?
Kimdi masum, kim hain?
Bilmiyorlardı,
Bilmek istemiyorlardı…

Gözlerine açılan parlak gözlüklerden,
Gökkuşağı renkleriyle şakırdayan sözlerden,
Hakikatin çorak topraklarına bakmak zor geldi.
Görmek, görmek, görülebilen zor görüntüleri,
Kolay seçeneği seçtiler:
"Yaşasın özgürlük!" dediler,
Ama özgürlükleriyle zincirlendiler...

Tarih, kan kırmızı bir mürekkeple yazıldı.
Ve kalemi tutan,
Hakikat değil, güçlü olanın elleriydi.
Gümüş tepsilerde sunulan barışlar,
Arkasından silahların sesini kesti,
İmzalanan anlaşmalar,
Bir milletin kaderini,
Yabancıların kasasına kilitledi.

"Alın!" dediler,
Gösterişli caddeler, fabrikalar, şehirler,
Ama şehirlerin temelindeki
Çocukların kanı ve anaların göz yaşlarıydı.
Topraklarına, akıttıkları terin bedeli,
Yalnızca açlık ve borç faturalarıydı...

"Borç" dediler.
O kelime bir kurşundan güçlü,
Bir ordudan güçlüydü.
Bankalar, tüccarlar, emperyalistler…
Onlar kalemle, kağıtla gelir,
Ve sizin tüm gücünüzü ipotek eder.
Bir altın zincir boynunda,
fark edilmeyen baş,
yavaş yavaş gömülür.

Sarhoş "zafer şarkılarıyla",
Kendilerine ait olmayan bayrakların gölgesine,
Kendilerine ait olmayan özgürlükleri savunarak doldular.
Ama o özgürlük, zincirlerin yenisiydi,
Bir bankadan, bir silahtan, bir petrol kuyusundan oluşuyor.
Ve onlar, bağırarak parmak bastılar:
"Özgürüz!" diye.
Oysa kelepçeleri artık daha sıkıydı,
ama görülebilir miydi?

Oysa özgürlük, toprağın bağrında saklıydı,
Bir köyde, bir tohumda,
Bir nasırlı elin tuttuğu sabanda.
Fakat  sesi kesilmiş suskun kalmıştı,
Şehirlerin betonunda boğulmuştu.
"Çağdaşlık" dediler,
Ama o çağdaşlık,
Kim bilir kaç ecdadı mezarsız bıraktı...

Sömürü düzeni,
Siyah beyaz film gibi görünse de,
Modern çağdan beri taşınmıştı.
Artık sömürgeciler;
Tanklarla değil, sayılarla gelir.
Toprakları değil, hayalleri işgal eder.
Ve en kötüsü,
İnsanların, Kendi köleliklerini bile bilmezler…


Ellerine bir oyuncak tutuşturur,
Ama yüreğini çalar.
“Al bu özgürlük” der sana,
Ama sen, köleliğini satın alırsın.

Altın tepside sunulan her şey,
Sana pahalıya patlar.
Bir yol gösterirler;
Yolun sonu karanlık,
Ama başı parlaktır.
Bir rüya verirler,
Ve sen o rüyanın içinde kaybolup gidersin.

Ey uyuyan milletler,
Gözlerinizi açın!
Toprağa bakın,

Özgürlük, boyunduruk altına alınmaz,

Özgürlük; alın terinde, direnişte ve birliktedir.
O tohumun yeşermesi için,
Suyunla sulamalısın.
Başkasının elleriyle gelen ekmek,
Senin açıklığını doyurmaz...

Ey mazlumlar,
Ellerinizin emeğini,
Yüreğinizin sesini duyun!
Yalan sözlere, sahte vaatlere kanmayın.
Onun zafer marşı,
aslında zafer getirmez.
Unutmayın:
Zülüm ile abad olanın sonu yok olmaktır.

Ve müjde!
Kasas Suresi'nin 5. ayeti der ki:
"Biz istiyoruz ki,  ezilenlere lütfedelim, onları yeryüzünde önderler  ve onları mirasçılar kılalım."

Bu toprakların ezilmiş yüreği,
Bir gün ayılacak.
Ve Şehit ile kurulan tahtlar,
O mazlumların ayakları altında yıkılacak!

Şuara Suresi'nin 227. ayeti şöyle haykırır,
"Zalimler, nasıl bir inkılaba uğrayacaklarını bileceklerdir."

O gün, mazlumun kanını taşıyan rüzgar,
Zalimin surlarını tuzla buz edecek!
Ve ey büyük şeytanlar,
İşte o gün,
Toprak kabul etmez sizi,
Gökyüzü tanımaz sizi,
Ve halkın nefesi sizi boğacak.

Gelecek bizimdir!
Mazlumun duası,
Yeryüzünün adaleti,
Ve hakikatin güneşi,
Zulmetin kaynaklarını delip geçecektir...

Bugün sessiz olsak da,
Suskunluk bir tufan gibi birikir.
Ve tufan geldiğinde,
O sahte kaleler, o sömürü hanedanları,
Bir avuç toz gibi savrulacak…

Ve biz,  kıyametin saatinde  sizler için 

Son sözlerimiz;

“Zalimler için yaşasın cehennem!”

Bahadır Hataylı/16.12.2024/Sancaktepe/İST

15 Aralık 2024 Pazar

Uyan Ey İnsan

 

Uyan ey insan, uykular derin,
Kördüğüm olmuş yollar, zemin adım bekler.
Zaman bir iğne, işler sessizce ruhuna,
Uyan ki  sen mahkum değilsin sonsuz karanlığa...

Kapalı gözlerinle ne gökkuşağına dokunabilirsin,
Ne güneşin ilk ışıklarına.
Hangi düş bir gerçeğin yerini alır,
Hangi karanlık ışığa karşı durabilir ki?

Bu karanlık seni kendine hapsetmiş,
Düşlerinin sessiz kölesi etmiş.
Hangi gecenin saflığı,
Hangi yıldız seni unutmuş olabilir ki?

Bak! Işığın yolu seni çağırıyor,
Ama sen hala karanlığı örtü gibi sarıyorsun.
Kalbin bir lambadır aslında,
Kendi içinde yakmayı unuttuğun...

Ben senin yol fenerinim,
Batık gemiler arasında yolunu bulan ışığım.
Gölgelerden çekip alırım seni,
Yeter ki gözlerinle gör; kulağınla duy beni...

Hayatın çetrefilli dalgalarında,
Bir liman gibi bekler seni umut.
Ama sen, korkularına zincirlenmiş,
Özgürlüğün melodisini işitemiyorsun hala...

Bak ey insan! Güneş her sabah yeniden doğar,
Ve her sabah bir davettir yeni bir hayata.
Sen, kendi hikayeni yazmayı unuttun,
Kendi adıyla seslenmeyi bilmeyen bir yolcusun...

Hangi şafakta kayboldun, hangi yağmurla sustun?
Hangi kuytuda sakladın umut tohumlarını?
Unutma, hayat seni bekleyen sabırlı bir öğretmendir,
Ve her sabır, sonunda çiçek saçar...

Kime inandın, kimden korktun?
Hangi yalan seni kendine mahkûm etti?
Kendi içindeki sesinle hesaplaşmanın zamanı geldi,
Gerçek karşında duruyor, artık gör!

Kalbinin kapılarını arala,
Çünkü her adım, karanlıktan kaçışa bir davet,
Ve her an, yeni bir doğuşun habercisi.
Artık o sessizlikten çık; haykır, bağır!

Karanlık seni ne kadar çekerse çeksin,
Ellerindeki umutla aydınlat dünyayı.
Kendi içindeki ateşi yak ve koru,
Çünkü o ateş, seni kendi hakikatine taşıyacak...

Korkuların üzerine yürü,
Çünkü korkular en çok korkuyu sever,
Ama sen bir umut, bir ışık taşıyıcısın,
Ve her fırtına, sonunda bir gün dinecek...

Uyan ey insan, çünkü hayat seninle başlar,
Gözlerini her kapattığında dünyadan kopuyorsun.
Ama gözlerini açtığında,
Her şeyin en gerçeği seni bekliyor.

Zaman seni çağırıyor,
Hayat seni yeniden inşa etmek için kucaklıyor.
Bir uyanış başlar, tıpkı ilk gün gibi,
Ve sen, kendi ışığınla karanlığı yok edeceksin.

Artık uykular bitti, ey insan!
Artık uyan, çünkü yollar senin ışığınla aydınlanacak...

Bahadır Hataylı/15.12.2024/Sancaktepe/İST

Maymunlar Alemi

Nedir bu dünya dediğiniz sahne?
Maske üstüne maske, yalan üstüne yalan,
Adına insan denir, ama özle hiçbir bağ yok.
Aynaya baksan, maymunlar oturur tahtında,
Kahkahalar atar;
Sırtlan dişleriyle yol açar kendi karanlıklarına.

Ey yaratılmışların en şereflisi denilen,
Ama şerefini çoktan satılığa çıkaran!
Hangi yüzle insansın dersin,
Vicdanın kurumuş bir dal, yüreğin taş iken?
Hangi hakla insana yakıştırırsın kendini,
Elin mazlumun boğazında, gözün başkasının lokmasındayken?

Güçlüysen haklısın,
Zayıfsa ezilecek, yutulacak!
Bunun adına düzen diyorsunuz,
Ne garip…
Çürümüşlüğü aklamak için uydurduğunuz kelimeler de pis kokuyor.
Ama hâlâ, bu cehennemin ortasında,
"İnsanlık" diye bağırabiliyorsunuz.

Her köşe başında bir dalavere,
Her sokakta bir kahpelik,
Binalarınız yüksek ama ruhlarınız çukur.
Adını çıkarırsınız “medeniyet” diye,
Ama içinde vicdan değil,
En iyi ihtimalle bir ironiyi saklar.

Ey sırtlan kılığındaki zavallı!
Adalet dediğin sadece güçlü olanın kanunu,
Doğru dediğin yalnızca sahip olduğun kılıç,
Ve gerçek dediğin, senin işine gelen rüyalar.
Söylesene, böyle bir dünyada,
Mazlumların duası nasıl yer bulsun?
Doğruya inanan, nasıl dimdik ayakta dursun?

Ey çağlar boyu nefret tohumu ekenler,
Yeryüzünün maymunları!
Savaşlarla beslenip, acılarla büyüdünüz,
Dostlarınız, yalnızca çıkarlarınız;
Ve vicdan dediğiniz bir günahsızın mezarında gömülü.

Her adımınız bir tehdit,
Her gülüşünüzde zehir var!
Yalnızlığa sürüklediğiniz ruhlar,
Kendi duvarlarınızın içinde boğuluyor.
Blöflerinizle kahramanlık,
Şantajlarınızla zafer,
Ve yalanlarınızla sadakat inşa ettiğinizi sanıyorsunuz.
Ama hepsi,
Bir kartondan kule gibi devrilecek;
Fırtına bir kez estiğinde…

Kibir dolu taçlarınız,
İnsanlıktan geriye kalan son parıltıları söndürdü.
Ama hâlâ görmüyorsunuz değil mi?
Görseniz ne olur, duyacak bir kalbiniz yok ki!
Güçlü olan kazansın diye kurulan bu düzen,
Ölü ruhlardan başka hiçbir şey üretemez.

Ey zulmün mimarları,
Karanlığın işçileri!
İnşa ettiğiniz dünya size kaldı sanıyorsunuz.
Ama yalanın sonu bir yalnızlık kuyusu,
O kuyunun karanlığı sizi yutacak.
Ve işte o zaman,
İnsan olduğunuzu bile hatırlayamayacaksınız.

Bu neyin savaşıdır söyleyin bana?
Hangi toprak, hangi güç
Bir insan kalbinin değerine eşit gelir?
Ama hayır, siz kalplerinizi bırakıp çıktınız bu oyuna.
Elinizde dikenler,
Dillerinizde ölümlerle beslenen yeminler.

Hangi sırttır taşıyan bu yükü,
Hangi yürektir dayanacak bu kavgaya?
Bu sahte düzenin enkazında,
Mazlumun çığlıkları duyulur mu hiç?
Söylesenize, bu dünyayı böyle kurarken,
Hanginiz içindeki vicdanın sesine döndü baktı?

Ey gözlerini kapatanlar!
Kulaklarını tıkayanlar!
Sizden olmayanı izole edenler,
Psikolojik hapishaneler kuranlar!
Hangi hakla insan olarak görürsünüz kendinizi?
Hanginiz sabah aynaya bakar,
Ve hala yüreğinizle yüzleşebilirsiniz?

Ey bir maymun sürüsü kadar karmaşık düzenin efendileri!
Gökyüzü ağlıyor üzerinizde,
Toprak titriyor altınızda,
Ve siz hâlâ ellerinizle bir tanrı olabileceğinizi sanıyorsunuz.
Oysa unuttuğunuz bir gerçek var:
Adalet günün son ışığıdır,
Ve o gün geldiğinde,
Hiçbirinizin maskesi kalmaz yüzlerinde.

Ey Sırtlanlar Çağı'nın mahlukları!
Dünya dediğiniz bu tiyatro sahnesi,
Son perdeye çok yaklaştı.
Ve o perde kapandığında,
Ne tahtlarınız, ne blöfleriniz,
Hiçbirisi kurtaramaz sizi.

Mazlumların gözyaşlarıyla ıslanmış bir tarih yazdınız,
Ama bilmiyorsunuz ki,
Her damla gözyaşı bir dağa dönüşür.
Ve o dağ, sizin yalanlarınıza bir mezar olur.

Hâlâ bir kurtuluş umudu var mı bilmem.
Ama sizin için değil,
Hayır;
Sizden çoktan vazgeçti bu dünya.
O umut,
Ancak zulümle boyunduruk altına aldığınız,
Ve sırtına binip güldüğünüz insanların içinde yeşerebilir.

Ey İnsan Yarası!
Bu dünya, senin elinle kanadı,
Ve ancak senin elinle şifa bulabilir.
Ama o elin, vicdana dokunması gerek.
Yalana değil, adalete uzanması gerek.
Ve o zaman belki,
İnsan dediğin o yüce anlam
Geri döner bu perişan maymunlar alemine.

Ama şimdi…
Bu dünya, ruhumuzu taşır bir cehennem kuyusunda,
Ve her yeni gün,
O kuyunun derinliklerinde yankılanan
Bir "keşke" sesidir.

Erol Kekeç/13.12.2024/Sancaktepe/İST

 

14 Aralık 2024 Cumartesi

Meçhulden Gelen Gemide


Meçhulden bir gemide,
Rotamız maluma doğru;
Okyanus nefessiz,
Her dalgası yük, her dalgası sancı...

Bilmek isteriz sonu,
Ama bir harita yok elimizde.
Yönümüz belki de yanlış,
Belki de yolun kendisidir sır...

Hayır umarız her durakta,
Ama yelkenlerimiz,
Hayırsız rüzgârlara teslim.
Kendimizden bihaber,
Kendimizi merkeze koyarız,
Ve deriz ki:
“Biz doğruyuz, yollar eğri.”

Hayır olmayan adımları,
Hayırlı bir sona varacak sanırız,
Ve yine yanılırız,
Kendi içimize düşerek...

Deniz susar,
Rüzgâr sorar:
“Hayır nedir bilir misin?”
Kelimelerim boğulur,
Bir cevap bulamam.

Geminin pruvası ağır,
Sırtımızda geçmişin yükleri,
Ve geleceğin sessizliği…
Belki de yol bitmez,
Ama biz biteriz...

Bahadır Hataylı/09.12.2024/Sancaktepe/İST

Köprüler Yıkık

Baba ve Oğulun Zıt Dünyaları

Bir evin çatısı altında iki dünya,

Bir yanda baba, törenin diliyle konuşur,
Diğer yanda oğul, modern çağın ritmiyle akar.
Sözler bir duvar gibi yükselir aralarında,
Sessizlik yankılanır, sevgi bile susturulur.

Baba:
"Oğlum, ellerim nasırlıdır bu topraklardan,
Her kazmada bir emek, her adımda alın teri.
Senin hayatın rahat olsun diye yemedim, içmedim,
Ama sen, şimdi bu nasırlı ellerden mi kaçarsın?

Oğlum, ekranların ışığı seni ısıtmaz,
Modern dediğin dünya, sana mutluluk sunmaz.
Hayat dediğin bir ekmek kadar sade,
Ama senin gözlerin uzaklarda, gölgelerde."

Oğul:
"Baba, neden hep geçmişe tutunursun?
Ben başka bir dünyanın çocuğuyum.
Senin örsünle dövdüğün hayat,
Benim için çoktan paslanmış bir zincir.

O nasırlı ellerinle inşa ettiğin hayat,
Benim hayallerime sığmıyor.
Zaman değişti, baba, sen de değiş,
Eski dünyan beni boğuyor, anlamıyor musun?"

Baba:
"Değişim dediğin nedir, oğlum?
Bir özgürlük maskesi mi, yoksa bir kölelik yemi mi?
Sen kendini modern sanıyorsun,
Ama ruhunu teknolojiye teslim ediyorsun.

Benim dünyamda toprak vardı,
Emek vardı, sevgi vardı, insanlık vardı.
Senin dünyanda ne var?
Yapay bir ışık, sessiz bir yalnızlık mı?"

Oğul:
"Baba, senin dediğin dünya benim rüyalarıma uymuyor,
Ben hızın, yeniliğin ve fırsatların peşindeyim.
Toprak dediğin beni tutar, zincir gibi bağlar,
Ben gökyüzünde uçmak istiyorum, köklerde kalamam.

Senin sevgini anlıyorum, biliyorum,
Ama bu sevgi beni geçmişin gölgesine sürüklüyor.
Ben kendi yolumu çizmek istiyorum,
Bu yüzden köprüleri yakmam gerekiyor."

Baba:
"Oğlum, köprüleri yakmak kolaydır,
Ama dönmek istediğinde bulamazsın.
Ben seni o köprülerde büyüttüm,
Sana sevgiyi, sabrı, insanlığı öğrettim.

O hızlı dediğin dünya seni unutur,
Ama bu ev, bu toprak seni bekler.
Köklerini reddetmek seni uçurmaz,
Yalnızca yere daha sert düşersin."

Oğul:
"Baba, senin dünyan benim gözümde gri,
Ben renkleri, çeşitliliği, yeniliği arıyorum.
Senin toprağın beni sıkıştırır,
Ben şehirlerin ritminde özgürleşirim.

Ama belki de haklısın bir parça,
Bazen o köprüleri yakarken,
İçimde bir boşluk büyüyor,
Ama bunu sana itiraf edemem."

Baba:
"Oğlum, şehirlerin ışığı sahte bir aydınlık,
Gerçek mutluluk sade bir lokmada gizlidir.
Ben seni özgür bırakırım,
Ama unutma, bu kapı her zaman açık.

Zaman geçer, dünya değişir,
Ama insanın özü hep aynıdır.
Sen uzaklarda ararken kendini,
Belki bir gün döner, beni anlarsın."

Oğul:
"Baba, belki de doğruyu söylüyorsun,
Ama bu doğruyu şimdi değil,
Kendi yolculuğumda bulmam gerekiyor.
Ben bir rüzgâr gibi esmek istiyorum,
Ama köklerimin farkındayım, biliyorum."

Bir evin çatısı altında iki sessizlik,
Baba sabırla bekler, dualarla güçlenir.
Oğul, hayallerinin peşinde kaybolur,
Ama içindeki baba sesini susturamaz.

Bir gün belki buluşurlar,
Köprülerin külünden yeni yollar inşa ederler.
O zaman baba geçmişi, oğul geleceği anlatır,
Ve sevgi, zamansız bir köprü olur aralarında...

Erol Kekeç/24.10.2024/Namazgah/İST

Sessizliğin Kefareti

Bir çocuk tanıdım;

Gökyüzü bir ağırlıkla üzerime çöktü,
Yer yarıldı, karanlığın yedi kat derinine indim.
Toprak, ayaklarımın izini kabul etmedi;
Sular, bir damla şefkati benden esirgedi.
Rüzgâr nefesimi boğdu,
Bir soluk, bir hayal kadar uzağa düştü.

Ruhuma bir darbe indi,
Omuzlarım kırıldı,
Belim büküldü,
Zaman, dizlerimdeki gücü çekip aldı.
Avucuma konan o bir tutam yürek,
Ne ağırlıktı taşınmaz, ne hafiflikti unutulmaz.
Vicdanımın terazisi şaştı;
Bu sıkleti tartmaya yetmedi,
Kefeler darmadağın,
İçimdeki hak duygusu zehir zemberek...

Bir mezar aradım;
Bir metrekarelik yeri çok gördü bana dünya.
Gökyüzü, yeryüzü ve tüm ara katlar,
Sonsuz bir yankıyla ret etti varlığımı.
Kargalar bile leşime tenezzül etmedi,
Aslanlar gururla yanımdan geçti,
"Murdar bu!" diye homurdandı ormanın suskun kanunu.
Hayvanlar, doğanın tüm cömertliğine rağmen,
Bir yudum teselli sunmadı.

Bir çocuk tanıdım,
Ve onun bakışıyla eridim,
Dağ gibi benliğim, bir avuç toz oldu.
O gözler…
Ah o gözler, bana varoluşun ağırlığını hatırlattı.
Öyle bir çocuk ki,
Sözleriyle değil, sessizliğiyle sarstı evrenimi.
Beni benliğimden söküp aldı,
Bir uçurumun kenarında yalnız bıraktı.

Sorguladım:
Kimdim? Neydim?
Hangi geçmişi taşırdım omuzlarımda?
O bir avuç yürek,
Ne zaman benden kopmuştu da,
Şimdi avucumda yankılanıyordu?
O çocuğun gözlerinde gördüm;
Bir kefaret, bir yük, bir soru,
Ve cevaplardan kaçan koca bir ömür.

Ruhumun derinliklerinde bir savaş vardı,
Kendi kendine yankılanan çığlıklarla.
O çocuk, bana aynayı tutmuştu,
Ve gördüğüm suret;
Kanlı, yorgun, kirliydi.
Kendi varlığımdan korktum,
O karanlıkta kaybolmayı diledim.

Bir çocuğun bakışıyla dünya devrildi,
Evrenin tüm dengesi bozuldu.
Gökyüzü gözlerime ağladı,
Yer titredi.
Zaman, çocuğun sessizliğiyle durdu.

Şimdi, o çocuk nerede,
O yürek nereye savruldu?
Ben kimim,
Ve bu beden hangi hikâyenin suçlusu?
Bir adım daha atsam,
Belki düşeceğim dipsizliğe,
Belki yükseleceğim gökyüzüne.
Ama o çocuk,
Her ikisinin de anahtarını taşıyor.

Ve ben,
Kendi gölgemde kaybolurken,
Onun bana sunduğu sessizliği dinliyorum.
Çünkü bazen,
Cevaplar kelimelerden değil,
Sessizlikten doğar...

Erol Kekeç/21.10.2024/Sancaktepe/İST

Yol Düşü



Gel yolculuğa çıkalım,
Seninle aynı yolda yürüyelim.
Bu yol, ne biten bir menzile varır,
Ne de sonu görünen bir ufukla buluşur.
Ama bu yol, hüzünlerin ortak olduğu,
Sessizlikle konuşulan bir yerdir...

Yoldaş olalım birbirimize,
Ellerimiz boş ama kalplerimiz dolu.
Her adımda bir sır paylaşalım,
Sessizce dökülsün dudaklarımızdan.
Çünkü bu yol, yalnız kalınmayacak kadar uzun,
Ve yalnız yürünecek kadar sessizdir...

Bu hüzün, yeter ikimize.
Bir tarafı acı, diğer tarafı umut.
İçimize taş gibi oturan bu yükü,
Tam ortadan bölelim seninle.
Yarısı sende, yarısı bende kalsın,
Belki o zaman hafifleriz...

Yaşamak fazladır bir kişiye.
Tek başına taşınmaz bu hayatın ağırlığı.
Hüzünle büyüyen çocukların gözyaşı,
Kuru bir ekmeği bölüşen ellerin titremesi,
Ve sessizce iç çekilen geceler…
Bunları anlatmak için,
Yanında bir yoldaş gerek...

Geceler uzun olur bu yolda,
Ay bir rehber, yıldızlar dost.
Ama yalnızlığın ıssızlığı,
Her köşeyi sarar.
Gel, beraber yürüyelim bu yolu,
Sen anlat ben dinleyeyim,
Ben susayım, sen anlayasın...

Yol boyunca karşımıza çıkan ağaçlar,
Dallarını bize eğecek,
Yapraklar fısıldayacak geçmişi.
O geçmiş ki,
Ne tam unutulmuş,
Ne de tam hatırlanır hâlde.
Bir hayalet gibi peşimizde,
Ama biz ikimiz,
Bu geçmişi aşarız...

Sivrisineklerin ıssız gecelerdeki vızıltısı,
Kırık dökük evlerin yoksul yankısı,
Ve yitip giden çocukluğumuz…
Hepsi bu yolda bizimle.
Ama biz, bu yolda umut ararız.
Her adımda, karanlığın içinde,
Bir ışık bulmaya çalışırız.

Küçükken doyasıya oynadığımız,
Ama büyüdükçe yitirdiğimiz o neşeyi,
Bu yolun köşelerinde arayacağız.
Bir çocuğun gülümsemesinde,
Bir kuşun kanat çırpışında,
Bir rüzgârın esintisinde…

Gel, yol arkadaşı ol bana,
Yalnızlık, insanı sessizlikte boğar.
Birlikte yürüdüğümüz bu yol,
Belki ikimize bir anlam bırakır.
Bir kuru ekmeği bölüşürüz,
Bir hüzünlü türküyü beraber söyleriz.
Ve bu yolda öğrendiğimiz her şey,
Bize yeni bir hayat sunar.

Çünkü yol, sadece bir yerden bir yere gitmek değildir.
Yol, kendimizi bulduğumuz,
Hüzünlerimizi döktüğümüz,
Ve umutla yeniden doğduğumuz bir yerdir.

Yolun sonunda ne bulacağımızı bilmiyoruz.
Ama bu yolculuk,
Zaten cevabın kendisi.
Adımlarımızla anlam bulur,
Hikâyemizle şekillenir.

Şimdi ellerini uzat,
Birlikte yola çıkalım.
Hüzünlerimizi yolun taşlarına serelim.
Ve her adımda biraz daha hafifleyelim...

Erol Kekeç/19.10.2024/Sancaktepe/İST



13 Aralık 2024 Cuma

Kaptanlar ve Taylar

 

Bizim taylığımız çocukluğumuzla başladı,
Bir avuç doluluğun tozunda yuvarlandık,
Tarlalar büyüttü bizi, oyunla yoğrulduk,
Beş yaşında terle tanıştık, hayata çekildik...

Koşmayı öğrendik, yorulmayı ve durmayı,
Oyunlardan kalan nefeslerle, sabahı bulmayı.
Ama sen? Siz hiç tay olamadınız,
Hayatı oynamayı daha baştan unuttunuz...

Bize derlerdi: “Tayken koş, yorulmayı bil,
Büyüyünce anlarsın, hayat senin değil.”
O yüzden çok koştuk şimdi terle kazanıyoruz hayatı,
Siz ise başkasının emeğini almayı seçtiniz, ne garip değil mi!

Tay iken oynamadan at  olur mu sanırsınız?
Ama siz, oynanmamış oyunların parçalarını taşırsınız.
Bir kaptan edasıyla geminizi yürütür,
Oyun bilmez ellerinizle sahip olursunuz...

Siz küçükken oynamayı unuttunuz ya,
Şimdi her oyuncağı almak için bir hırsla koşuyorsunuz,
Kimin neyi var  bilip bilmeden yağmaya çıkmışsınız,
Oyuncağa sarılıp onunla uyumayı bildiniz...

Biz soyluluğumuzdan neyi nasıl yapacağımızı hep kolladık, 
Ama sizin gözlerinizden, hırsınızdan korkup geri çekildik.
Sizin soyluluğunuz, sanki bir maske,
Altında sahte gülüşler, altın renkli gölgeler.

Bir Soluk bir yaşam, nefes almaya devam ettik,
Ama siz nefes ile soysuzluğunuzu yer değiştirdiniz bir daim.
Soysuz dediniz bize, sade tarlada yorulduk diye,
Ama biz var olduğumuz alnımızın teriyle bakarız gökyüzüne...

Soylu görünmek için bağırıyorsunuz avazla,
Sanki bir köşede kaybetmişsiniz çocukluğunuzu da,
Bize yönelttiğiniz o soğuk bakışlar,
Kendi içinizde büyüttüğünüz kışlar...

Evet, bizim yollarımız başka,
Biz geçmişte oyun oynadık, şimdi yöneldik aşka.
Yaşamın yazılı bir cevabı vardı,
Sizse hayatta kalmayı başardınız oyuncaklarda…

Biz çocukken yorulduk ama doymuştuk,
Siz yorulmadınız ama bir türlü bulamamıştınız.
Her şeye sahip olmayı bir kazanç sandınız,
Oysa biz, bir dilim kuru ekmeği bile bayram saydık.

Bir soğanla gözümüzden yaş akarken gülmeyi bildik,
Zeytini bölüp kardeşçe bölüştük.
Şimdi sizin sofralarınıza bakıyoruz,
Ne çok şey var ama tat yok diyorsunuz...

Bizim geçmişimiz yorgun ama huzurluydu,
Sizinki rahat ama hırs doluydu.
Şimdi bu işlemle yüzleşin isterim,
Ne kaybettiniz, ne buldunuz bir düşünün...

Bizim yollarımız çalışkanlıkla örülü,
Sizin yöntemleriz hırsla, oyunla kördüğüm.
Biz ne kazanırsak alın terimizle aldık,
Sizse ayrıntıları dalıp terine el attınız...

Bizim toprağımız kutsaldı,
Bir soğanın acıcısı bile bizi doyururdu.
Ama sen? Bir sofrada bin nimet varken,
hiçbir şey sizi tatmin etmedi; hep eksikti bir şey...

Gemilerinizi şu anda yürütüyorsunuz,
Ama bilin ki bu gemiler hırsla, sahte yüzlerle dolu.
Siz kaptanı temsil ediyorsunuz sanıyorsunuz,
Ama geminiz, vicdanınızın denizinde kaybolmuş...

Biz oyunlarımızda özgürken,
Şimdiyse özgür bir yolculuktayız.
Ama siz, oynadığınız oyunların gölgesinde,
Hâlâ bir türlü özgürlüğü bulamadınız.

Siz kaptanlık yapın, biz yolcuları tamamlayalım,
Ama unutmayın, zamanımızı hepimizi test edin.
Geçmişin oyunları, geleceğin huzuruna bizi taşıyor,
Ama siz, ne oyun oynadınız, ne de huzur buldunuz...

Şimdi aynı yerde masada oturuyoruz,
Ama masadaki tat başka, sizin yüzünüz başka.
Biz çocuklukta güldük, oynadık, doya doya,
Siz ise şimdi, çocukluğunuzun eksiklerini tamamlama çabasında.

O nedenle biz anlarız, siz sahip olmanın peşindesiniz,
Biz geçmişteki gelişmeleri köprü kurarız,
Siz ise mevcut geçmişin oyuncaklarını ararsınız...

Bizim yolumuz başka, sizin yolunuz başka,
Ama bir yerde kesişirler,
Biz yine de size bir parça zeytin uzatırız,
Çünkü biliriz, açlığınız oyuncaktan değil, ruhtan...

Kaptanlar, taylar, oyuncaklar, gemiler,
Hepsi bir hikaye anlatıyorlar.
Ama en önemlisi şu:
Kendi hikayenizde nerede duruyorsunuz?

Biz özgürlükte oynayıp doyduk,
Şimdiyi anlama ve anlam katma derdindeyiz.
Sizse çocukluğunuzda mahrum kalmışsınız,
Her neyse onun peşinde koşuyorsunuz...

Ama durun, bir düşünün:
Hayat ne oyuncaklarla dolu, ne de kuru sofralarla.
Hayat, anlamı bulduğun yerde,
Ve o anlam, kendi ellerinizle yarattığınız yerde...

Bahadır Hataylı/13.12.2024/Sancaktepe/İST


Sivrisineklerin Şahitliği

 

Bir yaz akşamıydı, Hatay’ın ovalarında,
Pamuk tarlaları, çeltik suları arasında,
Gün yavaşça batarken, çadırların önü sessiz,
Ama içerde bir hayat var, derin ve çaresiz.

Ellerde eski bir havlu, kovalanan sivrisinek,
Çocukların ağzında yarım yamalak şarkılar,
Ama şarkılar bile hüzün kokuyor burada,
Bir türkü değil, bir feryat yükseliyor havaya.

Anneler oturmuş, gözyaşı akmaz gözlerinden,
Çünkü acıyı içlerine akıtmışlar senelerdir.
Tütmeyen ocakların başında sessiz bir dua,
“Allah’ım, bu geceyi sağ çıkaralım ya…”

Soğan kokusu yayılır çadırların içine,
Ama bu koku bir huzurdur bizim gibisine.
Bir parça kuru ekmek, biraz zeytin taneleri,
Ve başımıza çöken, yaz gecesinin kederi.

Hani o soğanın acısı, gözümüzü yakar ya,
İşte o yakış, yaşamın ta kendisidir aslında.
O an gözyaşı mı akıyor, yoksa soğan mı yakıyor?
Fark edemezsin, çünkü her şey birbirine karışıyor.

Amelelerin çocukları koşturur çeltik arasında,
Bir yandan oyun, bir yandan ekmek kavgasında.
Bir taşın üstünde, yorgun bir baba oturmuş,
Başında bir fes, elleri nasırla dolmuş.

Sana anlatayım mı, ey sahte gülüşlerin sahibi?
Sizin huzur dediğiniz, bizim için bir yabancı gibi.
Siz gülüp geçerken, biz ağlar, gözyaşı dökeriz,
Ama o gözyaşları bile bir hazdır bizim dilimizde.

Kırılan bir soğan kafamızda,
Zeytin tanelerinin tuzu damağımızda,
Bu hayatın acısı kadar tadı da bizdedir,
Yoksulluğun bağrında bir huzur gizlidir.

Ama bilmezsiniz, ey beton şehirlerin kalbi,
Bizim o eski çadırlarımızda saklıydı sevgi.
Çocuklar yastık yerine taşta uyurdu,
Ama o taş bile sevgiyle dolup taşardı.

Şimdi size bakıyorum, modern hayallerinize,
Yapay gülüşleriniz, sahte sevinçlerinize.
Hiçbir şey gerçek değil, her şey plastik,
Oysa bizdeydi hayatın özü, gerçek ve dramatik.

Bizim zeytinimiz tuzlu, ama dostluk tatlıydı,
Sizin sofranız geniş, ama yüzleriniz solgun şimdi.
Çadırın önündeki basit bir öğün bile,
Sizinkinden daha gerçek, daha derindi.

Geceleri, sivrisinekler türkü söylerdi kulağımıza,
Ve biz onları dinlerdik, bir dost gibi yanımızda.
Ah, ne garip ki, o küçük yaratıklar bile,
Sizden daha içtendi, daha gerçek bir biçimde.

Hatırlıyorum o anneleri, o sessiz kahramanları,
Çocuklarını avuturken içten içe yananları.
Hiçbir söz çıkmazdı ağızlarından belki,
Ama gözlerinde bin hikaye saklıydı sanki.

O günler yoksulluktu, ama mutluluk da vardı,
Bugün zenginlik var, ama ruhlarınız karardı.
Sahte yüzler, plastik kahkahalar, yapmacık sevgi,
Bu yeni dünyanın gerçeği işte bu, ey insanoğlu!

Geceleri yıldızlar yol gösterirdi bize,
Bugün ise sokak lambalarının soğuk ışığında yitip gidiyoruz.
Siz “modern yaşam” diyorsunuz adına,
Ama biz biliyoruz, kaybettik tüm sıcaklığı.

Bir parça kuru ekmek, biraz soğan, biraz zeytin,
Ve sivrisineklerin fısıltısıydı bizim mutluluğumuzun resmi.
Şimdi o eski günlere dönmek istiyorum bazen,
Çünkü oradaydı gerçek huzurun izleri saklı.

Bize sunduğunuz bu yaşam ne kadar süslü olsa da,
O eski çadırların dumanı daha anlamlıydı aslında.
Bir anne, bir baba, birkaç çocuk ve bir dua,
Bütün dünya buna şahit olsun, o zaman mutluyduk ya…

Ama sivrisinekler hâlâ şarkı söylüyor,
Ve o şarkılar hâlâ kulağımda çınlıyor.
Çocukların tıngırdayan ağlayışları,
Hayatın melodisi gibi, hiç eksilmiyor.

Ey yoksulluğun öğretmeni,
Ey çadırların sabrı!
O günlerin izi, bu kalpte bir yara,
Ama o yara, bir onur madalyası aslında.

Bugün artık her şey sahte,
Ama o eski günler gerçekti,
Hatay’ın ovalarındaki akşamüstü,
Çeltik sularında yansıyan hüzünlü mutluluktu...

Erol Kekeç/02.10.2024/Sancaktepe/İST

11 Aralık 2024 Çarşamba

Bir Çağın Yorgunluğu

Hiçbir şeyi özlemiyorum,
Kendimden kaçıyorum,
Kara trenin dumanlarında,
Genzim daralıyor her nefeste.
Kaçışım benden mi,
Yoksa senden mi ey zaman?
İzlerini kaybettim,
Yollarını yok ettim...

Yorgun bir kaptanın gemisindeyim,
Batmak üzere bir gövde,
Dalgalarla savrulan,
Ve uyuyan mürettebat,
Sessizlik içinde.
Haykırıyorum!
Karanlık sularda bir çığlık gibi,
Bir yanıt arıyorum...

Batmakta olan gemide,
Kimse duymuyor sesimi.
Yolcular uykuda,
Ben uyanık bir rüya görüyorum.
Kendimle savaşırken,
Bu gemiyi kurtarabilir miyim?
Yoksa sulara mı gömülürüm,
Kimse bilmeden?

Gökyüzü ağır,
Gök kubbe üzerime çökmüş,
Kendi soluksuzluğumda,
Bir nefes arıyorum.
Ama ne çare!
Ne uykusuz geceler,
Ne sabaha karışan düşler,
Hiçbiri geri getirmiyor beni....

Nice zamanlar uykusuz,
Gecenin karanlığı üzerimde.
Şafaktan sızan ışıklara,
Yorgunluğumu bırakıyorum.
Ama o da almıyor,
Kırılganlıklarım,
Kendi gövdemde bir fırtına...

Soluksuz bir mücadele bu,
Kendi içimde bir savaş.
Yıkılan kaleler,
Sönmeyen ateşler,
Hiçbiri beni hafifletmiyor.
Kendi gölgemde kaybolmuşum,
Kendi sesimde boğulmuşum...

Her adımda,
Bir başka uçurum.
Her nefeste,
Bir başka yorgunluk.
Ben kime tutunayım?
Bu savaşta,
Kime sığınayım?

Rabbim,
Kendi gökyüzümden düşerken,
Sana açıyorum ellerimi.
Bu yükü hafiflet,
Bu karanlığı dağıt.
Çünkü ben,
Kendi sesimden bile yoruldum...

Eski bir gemide,
Batmak üzereyim.
Dalgalar savuruyor beni,
Bir o yana, bir bu yana.
Yorgun bir kaptan gibi hissediyorum,
Geminin gövdesine tutunmuş,
Uyuyan mürettebata sesleniyorum...

Uyandırmak için herkesi,
Haykırıyorum karanlığa.
Ama sesim duvarlara çarpıyor,
Dalgalar boğuyor yankısını.
Kimse yok,
Kimse kalmamış,
Yalnızca ben ve bu gemi,
Kendi karanlığımızdayız...

Gök kubbe üzerime çökmüş,
Ağırlığı altında eziliyorum.
Bir umut ışığı beklerken,
Yine kendimi buluyorum,
Kendi karanlığımda.
Bu gemi kurtulur mu,
Bu kaptan dayanır mı,
Bilmiyorum artık...

Ama haykırmaya devam edeceğim,
Dalgalar beni susturana kadar.
Çünkü bir umut var içimde,
Bir gemi daha vardır belki,
Bir kurtuluş yolu daha.
Ve o yolu bulmak için,
Son nefesime kadar direneceğim...

Trajik bir çağın gölgesinde,
Zihnimize yerleştirdikleri kalıplarla,
Orijinal bedenlerimiz,
Kendi ruhlarını taşımaktan aciz artık...

Her yeni sabah,
Başka bir maskeyle uyanırız,
Ve her akşam,
O maskeyi düşürürüz yere,
Altından çıkan yüz, tanıdık mı, kim bilir?

Kapital yaşamın değirmeninde öğütüldük,
Halaç pamuğuna çevrilen ruhlarımız,
Sahi, bizim miydi o ruhlar?
Yoksa çoktan kiraya mı verilmişti
Bir başkasının isimsiz hayallerine?

Orijinal sandığımız her kırıntıya,
Dört elle sarıldık,
Ama avuçlarımızdan kayıp giden
Bir avuç tozdu sadece...

Bir kafes kurdular,
Altın rengi boyanmış parmaklıklarıyla,
İçine sığdırdıkları hayaller,
Bir başkasının el yazısıyla yazılmıştı.

Biz mi yaşıyoruz bu hayatı?
Yoksa bir başkası mı taşeron?
Bedenimiz yorgun, ruhumuz küskün,
Bir varoluş krizi içinde savruluyoruz...

Hayatın meydanında mağlup olmak,

Sanki bahtımıza kazınmış bir yazgı,
Başımızı eğmişiz,
Sadece fısıldarız içimizden:
"Başka bir dünya mümkün müydü?"

Oysa kaybetmek,
Bir son değil,
Yeni bir başlangıcın ilk satırı olabilir mi?
Her yenilgide,
Kendi küllerinden doğan bir feniks gibi,
Kendimize dönmek mümkün mü?

Duyuyor musun?
Ruhun hala bir şeyler söylüyor,
Bu dünya seni unuttu belki,
Ama sen,
Kendini unutma...

Bir çağı yitirmiş olabiliriz,
Ama kendi içimizde bir çağ yaratmak,
Hala elimizde.
Zihnimizi özgür bırakabilirsek eğer,
Parmaklıklar arasından,
Göğe kanatlanabiliriz...

Bir çağın yan ürünleri olarak değil,
Kendi öz benliğimizle,
Kendi yolumuzu çizerek
Yeniden başlayabiliriz...

Bu dünya mağlup etti belki bizi,
Ama unutma,
Her yenilgide saklı bir zafer vardır.
Ve her düşüş,
Yeni bir ayağa kalkışın habercisi olabilir.

Çünkü insan,
Kaybolduğu an değil,
Umudunu yitirdiği an yenilir.
Ve biz,
Hala umut edecek kadar canlıyız.

Erol Kekeç/20.10.2024/Sancaktepe/İST

Kanayan İçimde Kayıp Bir Nehir

 

Kanıyor içim,
Ama nereye aktığını bilmiyorum.
Bir nehir gibi çağlıyor acılarım,
Hiçbir yatağa sığmıyor,
Hiçbir denize varmıyor.
Bildiğim tek şey,
Bu akışı durduramıyorum...

Her sabah yeni bir yara,
Her gece başka bir hüzün,
Her gün benden çalıyor biraz daha.
Gelen günler düşman gibi,
Kanatlarımı koparmak için,
Üstüme çullanıyorlar...

Bir pençeden kurtuluyorum,
Ama yenileri bekliyor beni,
Karanlık pusularında.
Nedir bu halim Allah’ım?
Bir dehlizde kaybolmuş gibiyim,
Sesim yankılanıyor ama,
Bir çıkış bulamıyorum...

Rabbimle konuşuyorum bazen,
Yalvarıyorum ellerimi açarak:
"Ruhuma bir merhem sür,
Kanayan yanlarımı dindir!"
Bir huzur geliyor sözlerinden,
Ama içimdeki nehir dinmiyor,
Yine kanıyor, yine akıyor...

Ey içimdeki tükenmez acı,
Nerede bitecek bu yolculuğun?
Hangi denizde son bulacak?
Hangi dağ,
Taşıyabilir yükünü?
Ben artık taşıyamıyorum...

Her bir yara izim,
Bir harita gibi göğsümde.
Ama bu harita hiçbir yere çıkmıyor,
Sadece acının tarifsizliğini çiziyor.
Bir yol bulmaya çalışıyorum,
Ama yollar kapanıyor,
Kendi kanımda boğuluyorum...

Acı çekenler dolu etrafımda,
Herkesin içi kanıyor,
Herkesin yarası başka.
Kendi yaralarıma bakamıyorum bile,
Çünkü onların acısı gözlerimde büyüyor.
Beni de çekiyor dipsiz kuyularına...

Allah’ım,
Ne zaman son bulacak bu savaş?
Gözlerimde kuruyan umutları,
Ne zaman tekrar yeşerteceksin?
İçimden geçen dualar,
Beni bir yere taşır mı?
Yoksa onlar da yolda mı kaybolur?

Kanım durmuyor,
Her nefes alışımda biraz daha akıyor.
Bazen,
Durduracak gücü bulurum sanıyorum,
Ama her yeni gün,
Yeni yaralar açıyor.
Ve ben,
Kendi kendimi kaybediyorum...

Pençelerle kuşatılmış bedenim,
Her biri başka bir yanımı kanatıyor.
Bir yara kabuk bağlamadan,
Başka bir yerimden kan akıyor.
Kurtulayım diyorum,
Ama pençelerden kurtulmak,
Başka pençelere esir olmak gibi...

Rabbim,
Sana açtım kalbimi,
Kanayan her yanımla.
Biraz olsun hafifledi ruhum,
Ama kan durmadı yine de.
Senin huzurunda,
Her şey anlam kazanıyor,
Ama ben hala bu dehlizdeyim...

Ey acılarla örülü dünya,
Neden bu kadar zalimsin?
Yok mu senin bir son durak?
Yok mu bir dinlenme yeri,
Yaraların iyileştiği?

Her sabah yeni bir darbe,
Her gece başka bir çığlık.
Pençeler büyüyor,
Ve ben küçülüyorum.
Gücüm tükeniyor artık,
Bu savaşı kazanabilir miyim bilmiyorum...

Ama bir şey biliyorum,
Allah’ım,
Senin rahmetinden başka limanım yok.
Kanayan yanlarımı sana getirdim,
Bu acıyı dindir diye...

Erol Kekeç/01.09.202/Sancaktepe/İST

9 Aralık 2024 Pazartesi

Yalanın Gerçeğe Bıraktığı Yer

Yaşam, yalanlarla süslü bir hikâye,
Her gün biraz daha eksilerek,
Kendi gerçekliğinden uzaklaşır.
Ve bir gün,
Ölüm denen soğuk bir gerçek,
Yerini alır o yanıltıcı masalların...

Güneş tepede,
Beyni kavuran o ateş,
Bir çeşmenin başında,
Suya uzanan ellerin boşluğa düşmesi,
Gerçek odur işte,
Son nefesin haberini veren...

Oysa, daha dün gibi,
Bir gülüşü vardı gökyüzünde,
Şimdi ise bir telefon sesi,
Bir kalp atışını sonlandırıyor ansızın.
Adını duyar gibi oluyorum,
Ama o artık sessizlikle konuşuyor.

Her ayrılık saatinin içinde,
Bir isim listesi saklıdır.
Kimin kalbinden hangi an kopacak,
Kimlerin adını duymayacak kulaklar,
Bilinmez ama hissedilir.

Yaşam; bir yanılsama,
Ölüm; bir gerçek.
Ve biz,
Bu iki uçurum arasında,
Yürüyen birer gölge gibiyiz...

Ansızın gelir haber,
Bir telefon sesiyle bölünür sessizlik.
O fani dünya,
Bir kişinin daha gölgesini kaybetmiştir.
Kelimeler donar dudaklarda,
Bir yudum suya hasret kalır anlamlar...

Bir çeşme başında,
Güneşin altında kavrulurken,
Son nefesin huzurunda bir gerçek belirir:
Bu yol,
Ne kadar uzun sanılsa da,
Ne kadar kısa olduğunun farkına varırsın...

Her giden bir parça alır bizden,
Ve her giden,
Gerçeğe biraz daha yaklaştırır bizi.
O ayrılış anı,
Aslında herkesin aynasıdır...

Bir telefon çalar,
Ve dünya durur bir an.
O kadar sıradan gelir ki o ses,
Ama taşıdığı yük,
Bir ömrü çökertecek kadar ağırdır...

Bir insan,
Bu fani dünyanın telaşından bıkar,
Ve ansızın gerçek âleme gider.
Gerçek,
O kadar sessiz gelir ki,
Kimse fark etmez onun büyüklüğünü...

Bir liste düşer önüme,
Her satırında bir isim,
Her isminde bir hikâye.
Kimisi güldürmüş,
Kimisi ağlatmış,
Ama hepsi gitmiş…

Ve sen bilirsin,
Bir gün o listeye yazılacak adın.
Belki güneş tam tepede,
Belki de gece yarısı,
Ama bir gün,
Gerçeğin o soğuk kollarında bulacaksın kendini...

Yaşam;
Bir hayalin peşinden koşmaktır.
Ölüm ise,
Hayali gerçeğe dönüştürmek.
Ve biz,
Bu iki satır arasında sıkışıp,
Kendi hikâyemizi unuturuz...

Erol Kekeç/03.09.2024/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...