27 Şubat 2025 Perşembe

Vakit Tamamlandığında



Bir gün benden haber almazsan,

Benim için üzülme olur mu?

Bir rüyanın içinde yürüdüm ben,

Gölgeydim, ışığa karıştım sonunda...


Zaten geçmek için gelmiştik buraya,

Biraz gülümsedik, biraz ağladık.

Kimi zaman rüzgâr olduk savrulduk,

Kimi zaman toprak olduk, bağlandık...


Ellerimde kalan birkaç anı,

Gönlünde bir iz olur muyum?

Gittiğim yerde baharlar var mı,

Bilmem ama yüreğim huzur dolu...


Saatler hep ileri akar,

Geriye dönmek yok hiçbir zaman.

Ne bir kelime eksik kalır,

Ne de bir veda fazla uzar...


Bir gün benden haber almazsan,

Beni yâd et güzel bir akşamda.

Ne bir hüzün kalsın içinde,

Ne de gözyaşı düşsün yanağına...


Geliş gibi gidiş de mukadder,

Bu dünya bize emanet sadece.

Bir hayaldi geldi geçti dersin,

Gönlüne düşen bir dua yeter...


Günler dökülür takvimlerden,

İçimizde eksilen sesler gibi.

Her ayrılık bir iz bırakır,

Bir rüzgâr eser, anılar titrer gibi...


Şimdi belki bir kış akşamı,

Pencerene vurur soğuk rüzgâr.

Bir bardak çayın buğusunda,

Benim için de bir an dur, seyre dal...


Varlığım, yokluğum arasında,

Aslında hiçbir fark olmayacak.

Bir gülüş kadar kısa belki,

Ama bir hatıra kadar kalıcı...


Bilirim, özlemek bir sızı gibi,

Düştüğünde derine, usulca kanar.

Ama bırak acıyı, bırak hüznü,

Ben güzel hatırlanmak isterim...


Geçen her günde biraz eksilir insan,

Ama hatıralar eksilmez hiç.

Bir sofrada, bir şarkıda,

Bir eski fotoğrafta yaşar gideriz...


Ben de bir rüzgâr gibi eserim belki,

Yüzüne dokunur muyum bilmem.

Ama bir dua düşerse diline,

Bana ulaşır, eminim bundan...


Bir gün benden haber almazsan,

Beni bir akşam serinliğinde düşün.

Sıcak bir ekmeğin kokusunda,

Bir dost selamında, bir şiirin dizelerinde...


Gidişler ürkütür kimi zaman,

Ama her giden kaybolmaz bil ki.

Kimileri bir yıldız olur,

Gecene ışık düşürür gizlice...


Beni unutma ama hüzünle de anma,

Gözlerin nemlenmesin, içini yakmasın hasret.

Ben buradayım, dualarında,

Ve dualarım seninle her daim...


Ömür dediğin bir su gibi,

Aktı, çağladı, duruldu.

Şimdi vakit tamamlandı,

Bu dünya sahnesi benim için son buldu...


Ama sen, sakın eksiltme neşeni,

Gök mavi, çiçekler rengârenk.

Ben yokken de güneş doğacak,

Kuşlar uçacak, rüzgâr esecek...


Eğer bir an durup hissedersen,

Bil ki ben oradayım, yanı başında.

Bir esintide, bir çocuk gülüşünde,

Bir yağmur damlasında saklıyım...


Bir gün benden haber almazsan,

Benim için üzülme olur mu?

Bir hayaldi geldi geçti dersin,

Ve ben o hayalin içinde

Hep seninle kalırım...

Erol Kekeç/26.02.2025/Namazgah/İST

26 Şubat 2025 Çarşamba

İman Erleri

Biz mazlumlar…

Koşan bir Hızır gibi,

Zulmün surlarını aşan,

Adaletin mührüyle mühürlenen,

Hakkın şahidi, Rahman’ın kullarıyız.


Güneş gibi her gün yeniden doğarız,

Küllerimizden değil, imanımızdan.

Her şafakta diriliriz,

Her seherde yenileniriz,

Çünkü biz, hesaba hazırlıklı yaşamaya yeminliyiz.


Rüzgârın kayadan bir şey koparamayacağı gibi,

Acılar bizi ancak okşar geçer.

Ne bir ağıt yakarız, ne de geri çekiliriz,

Çünkü biz, zulmün karşısında eğilmeyen başlarız.


Tahtlar devrilir,

Taçlar düşer,

Zorbaların sarayları çöker,

Ama biz, göğsümüzde taşıdığımız hakikati kaybetmeyiz.

İnancımız, zulmün celladı;

Sabırla bilenmiş bir kılıçtır.


Kim demiş ki sessiziz?

Kim demiş ki unutulmuşuz?

Biz, suskun değiliz,

Biz, sükûnetiyle gürleyen nehirleriz!

Biz, diller susarken bile hakikati haykıran yürekleriz!


EY ZALİMLER, TİTREYİN!


Ey zalimler!

Ey tahtını haramla kuranlar!

Ey yetimin lokmasını çalan,

Hakikati parayla satan,

Vicdanını karanlığa gömenler!


Titreyin!

Çünkü biz, Allah’ın adaletini en büyük ibadet bilenleriz.

Gecemiz secde, gündüzümüz mücadele,

Gözyaşımız dua, öfkemiz hesap gününün habercisi.


Görmüyor musunuz?

Toprak kan kusuyor!

Gökyüzü isyan ediyor!

Yetimlerin gözyaşı sel olup taşıyor,

Zulmün çarkına çomak sokan yiğitler,

Göğüslerinde adaletin ateşini taşıyor!


Ey mazlumun duasından korkmayan gafiller!

Bilmez misiniz ki, her sabır bir tufana gebedir?

Sanmayın ki bu dünya size kalacak,

Sanmayın ki saltanatınız ebedî,

Sanmayın ki mazlumun ahı göğe ulaşmaz!


Her zulmün bir sonu vardır!

Her kışın bir baharı,

Her gecenin bir sabahı,

Her fırtınanın bir dinginliği!


Ve biz,

İman erleriyiz!

Her devrin, her çağın, her karanlığın aydınlık askerleri!

Biz adaletin ordusuyuz!

Biz vicdanın, merhametin, insafın sancağını taşıyanlarız!


TOPRAĞIN KANLI TANIKLIĞI


Sorun şu toprağa, ne gördü diye,

Duyun şu rüzgârı, neler fısıldıyor diye.

Toprak, mazlumların kanını yudumladı,

Rüzgâr, yetimlerin feryadını taşıdı.


Kimi açken tok oturdu,

Kimi haramı helal diye yuttu,

Kimi parayla hak satın aldı,

Kimi güçle vicdanı esir etti.


Ama unutma ey zalim!

Toprak gördü her şeyi,

Ve bir gün haykıracak!

Şahit olacak her zulme,

Şahit olacak her ihanete,

Ve hakkı sahibine verecek.


Mazlumun sessiz çığlıkları,

Gecelerin yıldızlarına kazındı!

Gözyaşları toprağa düştü,

Ve toprak, bir devrim gibi yeşeriyor şimdi!


ZALİMLERE SON ÇAĞRI


Ey zalimler!

Hâlâ vakit varken,

Hâlâ kalbiniz taş olmamışken,

Hâlâ vicdanınız tamamen kurumuşken,

Gelin!


Dönün hakkın yoluna,

Dönün adaletin izine,

Bırakın hırsı, bırakın kibrinizi,

Bırakın yalanı, bırakın zulmü,

Bırakın kanla, haramla suladığınız toprakları!


Çünkü vade doluyor!

Çünkü hesap günü yaklaşıyor!

Çünkü her şey, ama her şey,

Bir gün sahibini bulacak!


Ve biz…

Mazlumun umudu, zalimin korkusuyuz!

İman erleriyiz!

Her çağın, her zulmün, her karanlığın sabahıyız!

Biz, Allah’ın yeryüzündeki adaletiyiz!

Erol Kekeç/26.02.2025/Ümraniye/İST

25 Şubat 2025 Salı

Zulme Karşı Bir Çığlık


Kurumuş dallardan dökülen yapraklar gibi,

Savruluyor hayaller, düşler, umutlar...

Kara kışın ayazında üşüyor yürekler,

İçimize dolan rüzgar, suskun fırtınalar.


Kimi derman arıyor, yitip giden ömrüne,

Kimi bir söz istiyor, yüreğini diriltecek.

Kimi de küskün, darılmış kendine,

Aynalara bakmaktan bile ürkecek.


Ey kayalar arasından yol bulup gürleyen,

Öfkemiz artık yatağına sığmaz oldu!

Mazlumun gözyaşı sel olup taşarken,

Zulüm karşısında suskunluk günah oldu.


Geceler sükunet, geceler merhamet,

Bağrı yanık insanların acısına örtü.

Kimi yıldızlara anlatır dertlerini,

Kimi de secdeye düşürür derin öykü.


Duyun ey dağlar, ey ovalar, ey suskun taşlar,

Bu acı, bu feryat göğe yükselirken,

Mazlumun duası titretir kalpleri,

Hangi yürek susturabilir bir yetimin gözlerini?


Yılkı atlar arıyor şimdi rüzgârı,

Yeleleri savrulsun, hürriyet içinde!

Bir zamanlar dağlara sığmayan ruhlar,

Şimdi prangalarla esir içinde.


Ey yeşil sarıklı ulu hocalar!

Bunca zulmü nasıl sindirdiniz içinize?

Hangi ilim öğretti susmayı,

Zalimin karşısında eğilmeyi?


Söyleyin hangi ayet, hangi hadis,

Mazlumun ahını duymamayı buyurur?

Hangi kitap, hangi satır,

Adaletsizliğe göz yummayı savunur?


Zira biliriz, bir adalet terazisi vardır,

Görünmeyen ellerce tartılır ameller.

Bugün sessiz kalan diller,

Yarın hesap günü nasıl konuşacaklar?


Ey adalet, ey vicdan,

Ey semaya yükselen hakikat!

Düş peşimize, hürriyet bizimle,

Korkusuzca haykıralım zulme inat!


Yaşamak, onurlu bir kelime olsun,

Eğilmeden, bükülmeden yürüyelim.

Ve bilinsin ki; mazlumun duası,

Kırar en sağlam zincirleri bir gün!

Erol Kekeç/03.02.2025/Sancaktepe/İST

Duyarsızlığın Külleri

 

Dünya öyle bir yer oldu ki artık,
Bir çocuk açlıktan ölürken birileri
Onun solgun yüzünü karelere sığdırıyor,
Birileri o kareleri izleyip iç çekiyor,
Ama kimse el uzatmıyor, kimse dokunmuyor...

Sokaklarda yankılanan çığlıklar var,
Duyan çok ama dinleyen yok,
Gözyaşı döken var ama silen yok,
Bir kadının sessiz isyanı duvarlara çarpıyor,
Fakat beton bile bizden daha vicdanlı...

Kırık kaldırımlar gibi paramparça vicdanlar,
Üzerinden geçen ayaklar duymuyor acıyı,
Düşenleri görmezden geliyor gözler,
Bir el uzansa dünya değişecek belki,
Ama eller ceplerde, zihinler başka yerde...

Bir annenin gözleri donuk, boşluğa bakıyor,
Yanı başında çocuğu açlıktan uyuyakalmış,
Görenler var, bakanlar var,
Ama bir kap sıcak çorba dökülmüyor avuçlarına...

Bir gencin umutları kırılmış,
Hayat ona tek bir şans bile vermemiş,
Bir banka oturmuş, başını eğmiş,
Yanından geçenler hızla yürümüş,
Kimse "iyi misin?" diye bile sormamış...

Fotoğrafçılar, sanatçılar, gazeteciler,
Sanat adına acıyı kadraja sığdırıyor,
Bir dram ne kadar estetik olabilir?
Bir gözyaşı kaç megapiksel eder?
Bir yürek kaç like alır peki?

Çocuklar düşlerini çöplüklerde arıyor,
Bir dilenci, "Allah rızası için" diye mırıldanıyor,
Yanından geçen takım elbiseli adam,
Telefonunda açtığı videoyu izliyor,
"Ne kadar dokunaklı" deyip, sonra yoluna devam ediyor.

İnsanlığın sesi artık sessizlikten ibaret,
Sokaklarda yankılanan umursamaz adımlar,
Bir can çekişirken, birileri sadece seyrediyor,
Vicdanı olanlar da "elimden ne gelir ki" diyor,
Ve böylece dünya, utançla dönmeye devam ediyor...

Bir çığlık duyulmadan sönüyor gecede,
Bir yürek sessizce toprağa düşüyor,
Bir dram daha sayfalara ekleniyor,
Ve biz hâlâ izleyiciyiz,
Sadece izleyiciyiz...

Erol Kekeç/25.02.2025/Sancaktepe/İST

24 Şubat 2025 Pazartesi

Yüreğin Suskunluğunda Saklı Çığlıklarım


Ey yüreğin en karanlık dehlizlerinde yankılanan fısıltı,

Sözcüklerim, rüzgârın önünde savrulan solgun yapraklar gibi.

Her hece, içimde kabuk bağlamayan bir yaranın sesi,

Her dize, zamanın yırtık defterine yazılmış sessiz bir isyan...


Gökyüzü, siyaha çalan bir mahkûm elbisesi giymiş,

Gecenin yıldızları birer birer sönüyor kimsesiz sokaklarda.

Ve aynalarda, yüzüme yabancı düşen gölgeler…

İnsanlık, hangi yolun kıyısında unuttun kendi suretini?

Hangi çaresizlik seni, vicdanının bile tanımadığı bir yabancı kıldı?


Duyuyor musun?

Küçük bir çocuk, karanlığın tam ortasında titreyen bir mum gibi fısıldıyor;

"Beni unutma... Umut, hiç mi değer etmez?"

Ama sesi, zamanın yankılarında kayboluyor,

Ve yalnızlık, bir mezar taşı gibi çöküyor üzerine...


Ey gökyüzü, hangi suç için bu kadar hiddetlisin?

Her şimşek, kalbime saplanan bir mahkûm mührü gibi iniyor.

Yağmur yağıyor, ama kirlerimizi yıkamıyor artık.

Çünkü biz, kendi ruhumuzu unuttuk önce,

Kendi kalbimizi, kendi insanlığımızı kirlettik...


Şimdi enkazın ortasında durup soruyoruz:

“Bunca yıkımı gerçekten hak ettik mi?”

Ama rüzgâr suskun, gece sessiz, toprak dilsiz.

Bazı soruların cevabı, yalnızca susmaktır...


Fakat yine de bir umut var,

Her çöküşün altından filizlenen bir bahar gibi.

Ve her enkazın arasından açan bir gül gibi.

Belki de bu son değil, belki de bir başlangıçtır,

Beyaz bir sayfanın sessizce açılışıdır...


Ey insanlık, ölüm bile anlam bulsun.

Bu yıkılan şehirler, yeni gelenlere ibret olsun.

Bu şiir, bir vedanın hüznüne yazılsın,

Ama sonunda yepyeni bir başlangıcın kapısını açsın...

Erol Kekeç/Şubat-2025/Sancaktepe/İST


22 Şubat 2025 Cumartesi

Teraziyi Koy Önüne

 


Arada koy teraziyi önüne,

Bir kefeye kendini, bir kefeye ömrünü.
Kim için ne ifade ettiğini düşün,
Kimlerin gözünde bir hiç, kimlerin yüreğinde mühürsün?

Hangi yolları yürüdün başkaları için,
Hangi dağları aştın, hangi vadilerde kayboldun?
Ne zaman kendin için adım attın,
Ne zaman gözlerini açıp aynada kendini buldun?

Sonra bak, kimler için neleri feda ettin,
Kimler uğruna düşlerini susturdun?
Kimler için geceyi gündüze kattın,
Kimlerin yalanına, sahte vefasına kandın?

Bir hayat var elinde,
Ne bir eksik, ne bir fazla.
Kimsenin terazisinde tartılmayacak kadar kıymetli,
Kendi özünden başkasına hesap vermeyecek kadar özel...

Öyleyse, bırak başkaları için yanmayı,
Önce kendin için yaşa.
Çünkü bir kez tükenirse ömrünün ışığı,
Ne sen kalırsın, ne sana kalanlar…

Erol Kekeç/21.02.2025 01:27/Sancaktepe/İST

21 Şubat 2025 Cuma

Son Ağıt İlk Umut

 


Ey yüreğimin suskunluğunda yankılanan çağrı,

Sözcüklerim, özünden koparılıp savrulmuş birer yaprak gibi.

Bu derin sızı, ruhumun özünü kavuran bir ateş.

Dağlar çöküyor öfkemin yükünü taşıyamayarak,

Ve gece, sonsuz bir matem elbisesi giyiyor...


Her bakışta aynada bir yabancıyı izliyorum,

İnsanlık, hangi yolda kaybettin kendi çehreni?

Bu çığlık, kırık dökük harflerin arkasına saklanmış,

Ama yine de duyulmuyor, kulaklar örülmüş sessizlikle.

Öyleyse, bir çığlığa daha yer var mı insanlık?


Ey gökyüzü, zalim bir yargıcın elindeki çekiç gibi;

Her şimşek, şiddetle şah damarımı parçalıyor.

Ama yine de umudun tohumları toprağa gömülüyor.

Bir damla nur düşüyor karanlığın kalbine,

Ve ben soruyorum: Hangimiz hak ettik bu çöküşü?


İçimdeki çocuk bağırıyor, hâlâ susturulamadı:

“Beni yalnız bırakmayın, umut ölmeye değer mi?”

Ama bu ses, boş bir yankıya dönüşüyor zamanın içinde.

Ve bu şiir, bir vedaın şiiri oluyor;

Bir devir, sessiz bir ağıtla kapatılıyor...


Dağların öfkesi yıkılıyor şimşeklerin ağırlığıyla,

Ve insan, son kez yukarı bakıyor, bir söz fırlatıyor boşluğa:

“Neden bu kadar kirlettik?”

Ama cevap yok, sadece derin bir sessizlik.

Çünkü bazı soruların cevabı yalnızca susmaktır...


Bu şiir, bir sonun ve bir başlangıcın aşkında yazıldı.

Yeni bir nesil, bembeyaz bir sayfa açmak için gelirken,

Fırtınaları susturup yeni bir umudu keşfetti.

Her enkazdan bir gül fışkırır; her sessizlikte bir umut saklıdır...


Ey insanlık, ölüm bile bir anlam bulsun.

Yıkılan tarih, yeni gelenlere öğüt olsun.

Bu şiir, son nefesin hüznüne yazılsın,

Ama sonunda tertemiz bir başlangıcın kapısını açsın...

Erol Kekeç/21.02.2025/Sancaktepe/İST

20 Şubat 2025 Perşembe

Toparlanın Gidiyoruz



Aklım, yüreğim, duygularım,

Hayallerim, anılarım, özlemlerim...

Gördüklerim, göremediklerim...

Bu zamanda bize yer kalmadı!

Toparlanın, gidiyoruz!


Sokaklarda yankılanan kahkahalar,

Göz göze bakışların sıcacık yansıması,

Evlerin penceresinden süzülen anne sesi,

Nerede şimdi? Kim aldı bizden?

Toparlanın, gidiyoruz!


Bir zamanlar sokaklarda büyüyen çocuklar,

Gökkuşağına uzanırdı hayalleriyle,

Şimdi ekranlara gömülmüş gözler,

Ne yıldızları sayıyor ne düş kuruyorlar...

Toparlanın, gidiyoruz!


Aşk bile değişti, mektupların yerini,

Hızlı mesajlar aldı, hissetmeden, düşünmeden...

Sabırsızlık sarmış dört bir yanımızı,

Sabırla beklenen günlerin değeri yitti...

Toparlanın, gidiyoruz!


Babalar akşam yorgun dönerdi eve,

Analar sofralar kurardı sevgiyle,

Şimdi yemekler bile ruhsuz,

Ekmeğin tadı bile hüzünlü...

Toparlanın, gidiyoruz!


Komşular kapıdan kapıya muhabbet taşırdı,

Bir tas çorbayla merhamet bölüşülürdü,

Şimdi selam vermekten kaçan gözler,

Kalabalık içinde yalnız kalmış kalpler...

Toparlanın, gidiyoruz!


Bayram sabahları vardı hani,

Bayramlık sevinçler, büyüklerin elleri,

Şimdi bayramlar bile ekrandan kutlanır oldu,

Sarılmadan, dokunmadan, hissetmeden...

Toparlanın, gidiyoruz!


İnsanlık tükeniyor, değerler unutuluyor,

Bir lokmaya muhtaçken milyonlar,

Savurgan sofralarda boğuluyor bazıları,

Bir yanda açlık, bir yanda şatafat...

Toparlanın, gidiyoruz!


Hangi pencereden baksam,

Yorgun bir göz, umutsuz bir yüz,

Hangi şehre girsem,

Kendi içinde kaybolmuş insanlar...

Toparlanın, gidiyoruz!


İnsan insana yabancı,

Kardeş kardeşe düşman,

Sevgi yerini çıkara bırakmış,

Dostluk bile hesapla tartılıyor...

Toparlanın, gidiyoruz!


Eskiden kitapların sayfalarında,

Hayatın anlamı saklıydı,

Şimdi boş sayfalara yazılan,

Duygusuz kelimeler var sadece...

Toparlanın, gidiyoruz!


Vicdan hırpalanmış,

Merhamet unutturulmuş,

İnsanlık yavaş yavaş,

Ölüm uykusuna yatmış...

Toparlanın, gidiyoruz!


Sesimizi duyan var mı?

Bir çığlık atsam, yankısı döner mi?

Dökülen gözyaşları bir yerlerde,

Umut çiçekleri açtırır mı?

Toparlanın, gidiyoruz!


Özlemler sırtımıza yük,

Anılar avuçlarımızda sönük bir ışık,

Bize ait ne kaldı ki artık,

Bu zamanda bize yer kalmadı!

Toparlanın, gidiyoruz!


Zamanın dikenli yollarında yürüdük,

Gönlümüzü kanattılar, sustuk,

İnsan insana derman olurdu eskiden,

Şimdi yük oluyor omuzlara...

Toparlanın, gidiyoruz!


Geceleri yıldızlara dert anlatırdık,

Ay ışığında umut arardık,

Şimdi karanlık bile yalnız,

Gökyüzü bile bizden ürküyor...

Toparlanın, gidiyoruz!


Düşlerimizi bile elimizden aldılar,

Şarkılarımızı dahi susturdular,

Bir nefeslik huzur kalmadı,

Gittiğimiz yerde belki buluruz...

Toparlanın, gidiyoruz!


Ve yolun sonunda bir kapı var,

Kimine huzur, kimine pişmanlık,

Kimine umut, kimine hüsran,

Ama artık bekleme vakti bitti...

Toparlanın, gidiyoruz!


Erol Kekeç//20.02.2025/Sancaktepe/İST

Karanlık Miras-Türkiye'nin Yönetim Geleneği Üzerine Bir İnceleme

 


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Ancak hafızanın sürekli aynı kalıplarla işlenmesi, geleceğe dair umutları törpüler. Türkiye'nin siyasi tarihi, ne yazık ki, yönetimi ele geçirenlerin güvende olduğu, ancak halkın sürekli belirsizlik içinde bırakıldığı bir döngüye sıkışmış durumda. Bu döngü, sadece rejim değişiklikleriyle değil, zihniyet değişikliğiyle kırılabilir. Ancak bugüne kadar ne ideolojiler ne de farklı yönetim anlayışları, bu kadim çelişkiyi aşmayı başaramadı. Yönetimde olanın dokunulmaz olduğu, geri kalanların ise hep bir tehlike olarak görüldüğü bu zihniyet, ülkenin kaderini belirleyen en büyük engellerden biri haline geldi.

Yönetimde Olanın Güvenliği, Halkın Belirsizliği

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte, devletin bekası her zaman bireyin güvenliğinden önce geldi. Osmanlı'da padişahın mutlak otoritesi, devlete yönelik her türlü tehdidin şiddetle bastırılmasını meşrulaştırırken, halk sadece devletin devamlılığı için bir araç olarak görüldü. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu anlayışın izlerini görmek mümkündü. Yeni rejim, modernleşme adına köklü değişiklikler yaparken, halkın güvenliğini ve refahını öncelemekten çok, devletin bekasını sağlama almaya odaklandı.

Darbeler, muhtıralar, olağanüstü haller ve kriz dönemleri boyunca yönetimde olanlar, her daim kendilerini koruma refleksiyle hareket etti. Bürokrasi, ordu, yargı ve medya gibi güç odakları, yönetenlerin güvenliğini sağlayan bir kalkan görevi gördü. Ancak bu kalkanın dışında kalan halk, sürekli değişen kurallar, yasaklar, baskılar ve belirsizliklerle baş başa kaldı. Kimi zaman sağ-sol çatışmaları, kimi zaman Kürt meselesi, kimi zaman din eksenli tartışmalar ile ülke sürekli bir kutuplaşma içine hapsedildi.

İdeolojilerin Değişmesi, Ama Zihniyetin Aynı Kalması

Siyasi partiler, ideolojiler, rejimler değişse de, yönetenlerin mantalitesi büyük ölçüde aynı kaldı. Demokrat Parti’nin baskıcı uygulamalarından, 1960 ve 1980 darbelerinin otoriter yönetimlerine; 90’ların faili meçhullerinden, 2000’lerin güvenlikçi politikalarına kadar farklı dönemlerde farklı yüzlerle ama aynı zihniyetle karşı karşıya kaldık. Bu zihniyetin temelinde, devleti yönetenlerin kendilerini ülkenin sahibi olarak görmesi ve muhalif olan herkesi potansiyel bir tehlike olarak değerlendirmesi yatıyor.

Türkiye’de siyasi aktörlerin, iktidara geldiklerinde “biz ve onlar” ayrımına dayalı bir yönetim anlayışını benimsemeleri, toplumu sürekli bölen ve kutuplaştıran bir atmosfer yarattı. Mevcut iktidarlar, muhalefeti bir denge unsuru olarak görmek yerine, bir tehdit unsuru olarak algıladılar. Muhalefetteyken demokrasi ve özgürlük vaatleri veren birçok siyasi figür, iktidara geldiğinde benzer baskıcı yöntemlere başvurmaktan kaçınmadı. Böylece halk, hangi partinin kazandığından bağımsız olarak, sürekli olarak bir güç savaşının parçası haline getirildi.

Korku Üzerine Kurulan Yönetim Algısı

Bu döngünün temelinde, korku siyasetinin baskın olması yatıyor. Kimi zaman komünizm korkusu, kimi zaman irtica tehdidi, kimi zaman dış mihraklar bahanesiyle toplum sürekli bir tehdit algısıyla yönetildi. Medya, eğitim sistemi ve hatta dini söylemler bile bu korku mekanizmasını pekiştiren araçlar olarak kullanıldı. Böylece bireyler, sürekli olarak otoriteye bağımlı hale getirildi ve kendi kaderlerini tayin etme bilincinden uzaklaştırıldı. Halk, yönetimin bir parçası olmaktan çok, yönetilen ve yönlendirilen bir kitleye dönüştürüldü.

Zihniyet Değişmeden Kader Değişmez

Peki, bu kader değişebilir mi? Elbette, ancak bunun için sadece yönetim değişikliği yeterli değil. Toplumsal bilincin de bu döngüyü kıracak bir aşamaya ulaşması gerekiyor. Yönetimin, halkın hizmetinde olduğu bilinci yaygınlaşmadıkça; bireylerin, haklarını savunma ve yönetimde söz sahibi olma refleksi gelişmedikçe; eğitim sistemi, medya ve hukuk, bireyi önceleyen bir yapıya kavuşmadıkça bu karanlık miras devam edecektir.

Türkiye’nin önündeki en büyük sınav, geçmişten devraldığı bu yönetim anlayışını sorgulayıp sorgulayamayacağıdır. Devleti yönetenlerin birer koruyucu efendi değil, hizmetkâr olduğu anlayışı hâkim olmadıkça, halkın can güvenliği ve refahı hiçbir zaman garanti altına alınamayacaktır.

Miras mı, Mühür mü?

Türkiye, tarih boyunca yönetenlerin güvende olduğu, yönetilenlerin ise sürekli tehdit altında hissedildiği bir siyasi geleneği miras aldı. Ancak bu mirası geleceğe taşımak zorunda değiliz. Bu zihniyetin değiştirilmesi için bireysel ve toplumsal farkındalığın artması, eğitimin eleştirel düşünmeyi teşvik eden bir yapıya kavuşması ve hukukun gerçekten bağımsız bir şekilde işlemesi gerekiyor. Aksi takdirde, tarih tekerrür etmeye devam edecek ve her yeni yönetim, eski alışkanlıkların bir kopyası olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu karanlık mirasın sahibi olmak ya da ona mühür vurup yeni bir sayfa açmak, artık bizim elimizde.

Erol Kekeç/20.02.2025/Sancaktepe/İST

19 Şubat 2025 Çarşamba

Sahip olmanın esareti



Ey insan, sor kendine:

Biriktirdiğin her şey, senin mi gerçekten?

Ellerindeki avuç dolusu dünya,

Yüreğini ne kadar doldurabilir ki?


Bir evin var, ama içinde yuva yok,

Eşyaların var, ama huzurun yok.

Sahip oldukça ağırlaşan yüklerle,

Ne kadar uzağa gidebilirsin ki?


Olmak... İşte asıl özlem o.

Bir gülün kokusunda yaşamayı öğrenmek,

Bir dostun yüreğinde yer edinebilmek,

Ve rüzgarın sesine karışmak...


Sahip olmak, kilitli kapılar ister,

Ama olmak, sonsuz gökyüzüdür.

Birinde zincirlere vurulursun,

Diğerinde kanatlanır ruhun...


Ey insan, neden bu aç gözlülük?

Sana ait olmayanı neden sahiplenirsin?

Bir gün toprağa karışırken bedenin,

Ne kalacak senden geriye;

Malın mı, yoksa kim olduğunu mu bilenler?


Kitaplar dolusu bilgin var belki,

Ama bilgeliğe erişememişsin.

Ellerinde altın var,

Ama kalbin taş kesilmiş.

Doldurduğun her boşluk,

Bir başka boşluğu büyütüyor içinde...


Oysa olmak;

Bir dalganın köpüğünde saklı huzuru,

Bir çocuğun kahkahasında hayatı,

Ve bir yüreğin sıcaklığında sonsuzluğu bulmaktır...


Sahip olduğun her şey, senden çalınan zaman,

Olmayı seçersen, zaman senin olur.

Ey insan, hangisini tercih edeceksin?

Geçici olanı mı, yoksa ebedi olanı mı?


Sakın unutma:

Sahip olduğun her şey bir gün seni terk eder.

Ama olduğun kişi, hep seninle kalır.

Biriktirdiğin eşyalar değil,

Yaşadığın anlar miras kalır dünyaya...


O yüzden ey insan,

Bırak mülkün ağırlığını,

Ve olmayı seç.

Çünkü olmak, bir ömrün gerçek kıymetidir...


Erol Kekeç/19.02.2025/Sancaktepe/İST

16 Şubat 2025 Pazar

Hırsın Küllerinde Umut



Dünyasına dünyasına, 

Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına…

Ey insan,
Gözlerinle gördüğün şu parlak mavi küre
Sana mı ait, yoksa
Sen mi ona aitsin?
Bir sabah ufkun parçalarına bakar,
Gün doğarken yüreğinde
Bitmek bilmez hırslarla tutuşursun.
İstersin ki toprak senin olsun,
Denizler senin, gökyüzü senin.
“Dünya benimdir!” diye bağırsın.
Oysa bilmezsin,
Nefes alışın, bir geri verişe gebe;
Her sabah, bir akşamın habercisi.

Zaman durmadan akarken,
Sen kendi çemberinde,
Dönüp durursun,
Ömrünü süsleyen heveslerle,
Gururla göğsünü kabartıyorsun.
Bir an geliyor,
Ayaklarının altından toprak kayıyor,
Her şey, sanki dünmüş gibi
Ansızın bitiyor.
İşte o vakit,
Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına ,
Ağlayan kalabalıkların içinde
Belki bir fısıltı duyuluyordu:
“Hani dünya senin senindi?”

Yaşam boyunca,
Kum tanelerini avuçlamak istediğine,
Mülkünü arttırmanın peşinde koştun.
Saraylar inşa ettin,
Dört duvar kağıdına uzanan
mermer sütunlarla donatın.
Başkalarının gözlerinde
Kendi büyüklüğünü aradın,
Ne kadar büyük, ne kadar güçlü,
Ne kadar değişmeyeceğine inandırdın kendini.
Unuttun ki,
Yıldızların ışığı bile
Bir gün sönmeye mahkûm.
Yeryüzü, güzel hükümdarı
Sessizce koynuna girmiş,
Nice destanların
Tozlu sayfalarına adı kalmıştı.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Yine dönüyoruz.
Dünün zengini,
Bugün sadece bir fısıltı,
Bir matem ezgisi.
Günler bir bir eksiliyor,
Aynalar seni tanıyamayacak kadar
Eski bir suret yansıtıyor.
Ve sen,
O aynalara inat,
Yeniden “Benim!” diyorsun,
Yeniden “Benim!” diyorsun,
Ama senin olan nedir?
Ruhun mu, büyüme mi,
Yoksa uçsuz bucaksız sandığın
Toprakların mı?

Durup düşün:
Kaç sabah daha arkadaşların?
Kaç gece daha yıldızların
Altında dolaşacaksın?
Sevdiklerinin ellerini
Kaç kez daha tutabileceksin?
Ve kaç yürek senin adını
Tatlı bir hatıra gibi anacak?
İşte bu sorular,
Sonsuz sanrılarından
Seni canlandırıyor.
Zira hırs,
Kalbinin karanlık dehlizlerinde
Dolaşan bir canavar;
Ve her geçen gün,
O canavarın nefesi,
Yüreğini biraz daha köreltiyor.

Dünyasına dünyasına
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Seyirci kalma.
O yas, senin de gerçeğin,
Bir gün kapıyı çalacak.
Unutma:
Hangi zirveye tırmansan,
Hangi sarayı inşa etsen,
Hangi tahtaya otursan,
Gün gelir,
Yapraklar dökülür,
Yolların sonu görünür.
Ve dünya,
Sessizce dönmeye devam eder,
Senin yokluğunu
fark etmeden belki,
Yine de o döngü
Her nefeste başka bir kalbe
Aynı dersi fısıldar:
“Hiçbir şey kalıcı değil.”

Çiçeklerin soluşunda,
Kuşların göçünde,
Mevsimlerin kullanımında
Bir işaret vardır.
Bugün yeşeren hayat,
Yarın sararıp yayılır,
İnsan da böyledir işte:
Çocuklukta masum,
Gençlikte coşkun,
Olgunlukta yorgun,
Yaşlılıkta hüzünlü…
Her çağ, bir masal gibi
Gelir ve gider.
Geride,
Belki bir iz, belki bir anı,
Belki de kimsenin
Hatırlamayacağı bir sessizlik kalır...

Ey hayatın büyüsüne kapılan,
Aldığın o nefesinin
Ne kadar değerli olduğunu
Bilmez misin?
Onun adımının,
Sonsuz bir yolculuğun
Bir durağı.
Ve onun durağının sonunda,
Yeni bir başlangıç ​​saklıdır.
Ölüm diyorum,
Belki de o başlangıcın
Kapı eşiğinde.
Yine de,
Kendini dünyanın saltanatına
Kaptıranlar,
Bu sınırın ötesini
Yok saymaya meyilli.
Bilmiyorlar ki,
Asıl hüküm,
Asıl hesap,
O kapıdan geçince başlar.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Tutulanlar,
Kim bilir nasıl bir pişmanlık
Nasıl bir hayret içinde
geriye bakıyorlar.
Geride kalan evler,
Bahçeler,
Topraklar,
Kavrulmuş bir hırsın
Yıkıntılarıyla dolu.
İnsan,
O yıkıntılardan bir mezar
kendine ev yaparken,
Başka şeyleri kaybettiğinin
Farkında mı acaba?

Kendini sonsuz sanan,
Her günü ganimet sayan,
Başkasının hakkını yemeyi göze almaktan
Çekinmeyen,
Belki de “Hep bana” diyen,
Dünyanın güzelliklerini
Sadece kendi gözüyle
Tad edebileceğini zanneden,
Gurur lakaplı pelerinin altında
Öyle rahat ki.
Ama zaman,
Gizli bir bıçak gibi
Kesiyor ömrü.
Her saniye,
Bir an daha eksilirken ömürden.
Ve sen,
En büyük servetin,
En büyük sarayın,
En büyük unvanın,
O anın elinde
Pul kadar değersizleştiğini
Fark eder misin?

Bir rüzgar esiyor,
Yaprakları savuruyor,
Tarih boyunca yazılan
İhtişamlı masalları
Bir anda unutulmaya mahkûm kılıyor.
İnsan,
Rüzgârın önünde
Savrulan bir tohum,
Ya filizlenecek,
Ya da çorak bir yere düşüp
Kaybolacak.
Kimisinin,
Aşkı ve merhameti
Bir çiçek gibi büyüyecek,
Kimisi,
Hırsının kuraklığında
Yitip gidecek.
Ve işte bu ayrımlar,
Hayatın en keskin dönüm noktası olacak...

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bak,
O yasta kimse
Onun hizmetini sormuyor.
O yasta kimse
Onun sarayını söylemiyor.
O yasta kimse
Onun unvanını zikretmiyor.
Belki bir damla gözyaşı,
Belki sessiz bir feryat,
Belki de hiç kimsenin bilmediği
Bir sessizlik.
Çünkü bilirler ki,
Her şey geride kaldı,
Hesaplar bitti,
Hikâye onu buldu.
Ölümün kapısı,
Mühürlü bir kutu gibi
açıldı ve kapandı...

Geriye ne kaldı?
Bir mezar taşı,
Belki bir fısıltı,
Belki de unutulmuş
Bir dua.
O mezar taşı,
Üzerindeki birkaç kelimeyle
Ömrün özetini taşır:
“Yaşadı, öldü.”
Arkasında bırakamayan,
Belki bir gülümseme,
Belki bir hayır duası,
Belki de bir lanet.
İşte o an,
Dünyanın tüm gücü,
Altınları,
Makamları,
Bir toz zerresi gibi
Uçup gider...

Ey insan,
Düşün ve silkelen.
Her sabah
Gözlerini açtığında,
bırak hırslarını bir kenara,
İçindeki merhameti genişlet.
Zira bu dünya,
Ne senin,
Ne de sen ona sahipsin.
Bir emanet,
Bir geçiş durağı.
Yarın,
Dünyadan göçünde,
Seni anacak olan
Sevgi, merhamet, adalet
Ve güzel izin olsun.
Yoksulun başını okşayan,
Mazlumun derdine koşan,
Bir kap su verene
Yüreğini açan
O sevgi,
En büyük bağışın olacaktır.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bir kez daha bakalım.
O yas,
Bir ibret levhası,
Bir öğüt fısıltısı,
Bir uyanış çığlığıdır.
Kıbrıs kalesi,
Eninde sonunda yıkılır.
Gururun tacı,
Günün birinde düşer.
Yeryüzü,
Kötülüğün devamını taşımaz olur.
Ve sen,
geriye dönüp baktığında,
keşke demekten
başka sözlerin olsaydı.
Keşke adil olsaydım,
Keşke sevdiklerimi daha çok sarsaydım kollarımda,
Keşke paylaştığım sofralar
Daha kalabalık olsaydı.
Ama “keşke”nin çığlığı,
Ne saati geri getirir,
Ne de ömrü uzatır.

Hayatı bir kumar masası gibi
Görenler,
Yüzlerine takıp sahte maskeler,
Bir oyundan ötekine koşanlar.
Kazandıklarını sandıkça
Kaybettiklerini anlamazlar.
Ruhun derinliklerinde
Kocaman bir hiç olarak büyür.
Ne zaman ki,
O derinliğin aşamalarına varırlar,
Artık çok geçtir.
Zira geriye dönüş yoktur,
Zaman, acımasız bir rüzgâr gibi
Sonsuzluğa sürükleyicidir...

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Kulak ver,
Kulak ver ki,
Kendi bilgisayarından
Daha iyi duyabilesin.
Onun “benim” deyişinden,
Bir damla kan dökülüyorsa,
Onun “benim” deyişinden,
Bir mazlumun hayali kayboluyorsa,
Hangi hüküm seni haklı çıkarır?
Kendine özgü biçtiğin payeler,
Seni nereye götürebilir?
Ölüm,
Adaletin keskin kılıcı değil midir?
Herkesi eşitleyen,
Makamı, mevkii, serveti
Yok sayan o mutlak son,
Hangi yanılgıları açığa vurur?

Belki de
Bir kuş gibi özgür olmak,
Bir ağaç gibi kök salmak,
Bir dağ gibi dimdik durmak,
Bir damla su gibi
Hayat vermek gerekir.
Bunlar,
Mülkiyet iddiasından,
Kibrin taşından,
Gururun dikeninden
Çok daha değerli midir?
Sevgi ve merhamet,
yılların bittiği,
Hatırlanacak yegâne iz olabilir.
İnsanın hırsı,
Bireyin özelliklerinden öteye gidemez.
Ama sevginin ışığı,
Kalplerin derinliklerine kazınır.

Ey yolcu,
Bir gün sen de
Dönüşü olmayan
O yola koyulacaksın.
Bir an düşün:
Hangi sözlerin,
hangi eserlerin,
hangi gülümsemelerin
Arkanda kalacak?
Dünyaya “benim” demenin
Boşluğu mu,
Yoksa “bizim” diyerek
paylaşmanın huzuru mu?
Güç ve iktidarın büyüsü mü,
Yoksa yüreğine sığdırdığın
Bir damla iyiliğin
Sonsuz hatırası mı?

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bir kez daha söylendiğinde,
Anlıyorsun ki,
Ne kadar büyürsen büyü,
Bu toprakların altında
Hep aynı ebatta,
Hep aynı imzalı
Dinleneceksin.
Ne kadar zengin olursa ol,
Ellerin bomboş kalacak.
Ne kadar ünlü olursan ol,
Sessizliğe karışacaksın.
Ve geride,
Senin için sınıflandırılmış bir yaş,
Belki de birkaç damla ağrı,
O da nasipse.
Gerçek manada,
Kendi inancının
Özüne dokunduysan,
İnsanlığın yüreğine
Bir nakış gibi işlediysen,
Ancak o zaman
Adının bir değeri olacak...

Kendini
Yaratılmış her şeyin efendisi sanan,
Unutma ki
Yaratılmış her şey,
Bir gün seni de yok sayacak.
Sular akıp gidecek,
Toprak seni de saracak,
Gökyüzü bir an olsun
Senin olanları hatırlamayacak,
Bulutlarını savuracak.
O yüzden
Hırsından arın,
Hırstan sıyrıl,
Gerçeğe dön.
Gerçeğin sesi,
Duyulmak için bekliyor.
Hayat,
Sadece şu anda,
Sadece şu nefeste
Sana özel.
Erteleme sevgiyi,
Erteleme adaleti,
Erteleme paylaşmayı.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Sadece seyirci kalma.
Bir çiçek ek,
Bir yetimin başını okşa,
Bir muhtacın elinden tut.
Zira bu dünya,
Nihayetinde bir sınav yeri,
Bir misafirhane.
Kimin ne kadar kalacağı
Meçhul.
Ama gerçek bir var ki,
Ölüm,
Seni de kapısında bekliyor.
Hangi sözlerin,
Hangi duyguların,
Hangi yüce ideallerin
Seni yaşatacak,
Bir düşün...

Yarın sabah,
Güneş doğarken
Bir defa daha bak dünyaya.
“Benim!” diyen seslerin
nasıl susturulduğunu gör.
Taşlar, kayalar,
Denizler, ormanlar,
Hepsi orada,
Seni bekliyor.
Fakat sen,
Bir rüyanın içinden
Uyanır gibi,
Ansızın göçüp gideceksin.
Ve geriye,
Belki bir soluk,
Belki bir dua,
Belki bir gülümseme kalacak.
Gülümseme,
Dünyanın en değerli hazinesi,
Zira ölümsüzlüğün
Paylaşılmasının,
Merhametin,
Sevginin izinde saklı.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bir ağıt yakmak yerine,
Gel, hayatı yüceltim.
Ölümü,
Ölümü tanıyarak,
Yaşamın kıymetini artıralım.
Nefesleri,
Bir mucize;
Onun adımı,
Bir hediyedir.
İyilik tohumlarını
ektiğinde,
Kendi sonsuzluğunu
Yaratır kişiler.
Zira ölüm,
İyiliği öldüremez.
Hırsla büyüyen duvarlar
Bir gün yıkılır,
Ama sevgiyle kurulan köprüler,
Zamanın ayrılıklarına uzanır...

Ey nefes alan,
Ey gökyüzüne bakan,
Ey barındırabilen umut taşıyan,
Şimdi dur ve düşün:
Bu dünyadan kimler geldi,
Kimler geçti.
Hepsi “benim” dedi,
Hepsi “varım” dedi,
Ama eninde sonunda
Toprağa karıştılar.
Sen de bir gün,
Buraya geleceksin.
Peki geride ne bırakacaksın?
Öfkeden, kinden, hırstan başka,
Kırılmış yürekler mi,
Yoksa huzurla dolu hatıralar mı?

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bir daha dön bak,
O gittiğin sessizliğinde
Bir yakarış var:
“Hani, kendini dünyanın efendisi sanırdın,
Şimdi neredesin?”
O cevap,
Belki de rüzgarın fısıltısında,
Belki toprakta,
Belki de sonsuzlukta gizli.
Kibrin'in yıktığı o sarayların,
Birer toz bulutu gibi
Uçup gittiğinde
görüyorsunuz.
Elinde kalan,
Ne bir altın,
Ne bir unvan,
Sadece çıplak gerçeğin ta kendisi:
Sen, bir yolcuydun...

Hayat boyu,
Sevgiyle, adaletle,
Paylaşmayla anıldıysan,
Bu yolculuklar
Seni sonsuzlukta da
Yaşatır.
Ama hırsın ve kötülüğünle
Anıldıysan,
İşte o zaman,
Geride bıraktığın dünyada
Sana lanet okunabilir.
Seçim senin:
Hangisini bırakacaksın?
Karanlığını mı,
Yoksa ışığını mı?

Gün ısırır,
Güneş batar,
Ay doğar,
Yıldızlar parlar,
Sonra sabah olur.
Her günün aynı döngüsü,
Her günün aynı tekrarı,
Amanın kalbi,
Aynı kalmıyor.
Kimisi,
Her gün biraz daha
Merhamete kanat açar,
Kimisi de
Hırsa teslim olur.
Bu yolda,
Kendine bir ayna tut:
Ne görüyorsun?
Bir insanın içindeki
Sonsuz iyiliği mi,
Yoksa
Kendini tanıyamayan
Bir yabancıyı mı?

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Artık sözümüz net:
Hiçbir hırs,
Hiçbir kibir,
Hiçbir “benim” çığlığı,
Seni hakikatten kurtaramaz.
Gerçek,
dünyanın geçiciliğinde saklıdır.
Bir yolcunun ayak izi gibi,
Gelip gideceksin.
Arkanda bıraktığın her şey,
İyilik ya da kötülük,
Sonsuzluğun yansıması olacaktır.
O yansımayı
Şimdiden seçmek senin elinde.
Hayatın kısa,
Bir nefes kadar yakın
O final anı.
Yüzünü aydınlığa çevir,
Sevgiyle, adaletle,
Merhametle yürü ki,
Yüceltilesin...

Zira gün geldiğinde,
O kaçınılmaz kapı
Önünde açılacak,
Ve sen,
Şaşkın bir gülümsemeyle
Ardında bıraktıklarına
Veda  edeceksin.
O veda,
Gözlerinde yaşlarla,
Yüreğinde pişmanlıkla dolu mu olacak,
Yoksa bir huzurla mı?
Bunu öğrenmek,
Dünyayı “benim” diye
Sahiplenmek değil,
İnsanlığı “bizim” diye
Kucaklamaktır.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

İşte son kılavuzlar,
Son söz,
Son merhamet.
Bir adım attı,
Belki yakınında,
Belki birkaç nefes sonra.
O vakit,
Tüm bu sözler,
Bir yankı olarak
Ruhunda titremeyecek.
Eğer anlarsan,
eğer kalbine dokunursa,
O yas,
Senin de derinleşmiş olur.
Ve bil ki,
Bu şiir,
Yalnızca bir çağrıdır,
Bir yankı,
Bir uyarı,
Bir sevgi sözüdür.
Dünyanın geçiciliği
Sonsuza dek aklında kalsın,
insanların hırsları
Kalplerinde hapsolmasın,
Hayat,
Her gün yeniden doğan
Bir mucize olsun.

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Biter oyun,
Kim bilir hangi sahnede
Yeni bir hikaye filizlenir?
Ama bu hikayede
Yer alacak olan sen,
Artık daha bilge,
Daha merhametli,
Daha insanca
Yürümeye devam et.
Çünkü dünya,
Ne senin mülkün,
Ne de senin ebedi evin.
Yalnızca bir konaklama yeri,
Bir ayna,
Bir ders.
Ve sen,
Bu dersten geçeceksin,
Son nefesinde,
Kendi hakikatine kavuşacaksın.
İşte o an,
Hırsın değil,
Kalbin konuşacak.
O kalp,
Ne kadar sevgiyle doluysa,
O kadar sonsuz olacaksın.

Ve böylece
Dünün zenginliğini yitirenler,
Bugünün derinlerini alanlar,
Yarının umutlarına
Daha da sıkı sarılacak.
Unutma:
Hiçbir kelime,
Hiçbir satır,
Hiçbir feryat,
Sen istemezsen
Değiştiremez kaderini.
Seçim senindir.
Dünya senin olduğunu
Zannederken,
Aslında sen
Ona emanetsin.
Ve onun emaneti,
Bir gün geri verilmek üzere
Alınır...

Dünyasına dünyasına,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Bu dizede saklı olan,
Yalnızca bir ağıt değil,
Bir uyanıştır,
Şimdi uyan,
Kendine gel,
Hırsını kucağına al,
Onu merhametle sar.
Dönüştürme,
Yok etme,
Onu insanlığın faydalanmasına,
kullanmanın yolunu bul.
Zira toprak,
İyilikle büyür,
Kötülükle kurur.
Sen, hangi tarafta duracaksın?

İşte sana soruyorum,
Dünya benimdir diyenin
Dün gittik yasına

Ağıt mı yakacaksın,
Yoksa
Kendi yüce gönlünün
O yasını okuyacak mısın aday olacak mısın?

Kendine dön,
Kendini bul,
Dünyanın geçiciliğini
Yüreğine nakşet.
Yaşadığın her şeyi
Bir armağan gibi gör.
Ve gün gelir de
Veda zamanı çaldığında,
ardından bakan gözlerde
açan çiçekler olsun.
İşte o zaman,
“Dünya benimdi” diyenin değil,
“Dünya bizdendi” diyenin
Huzurunu yaşarsın.
Ve son nefeste,
Gülümseyerek dersin ki;
“Bu fani âlemde
Sevgiyle var oldum,
Sevgiyle göçtüm.”

Erol Kekeç/12-16.02.2025/Sancaktepe/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...