21 Mart 2025 Cuma

Susmak Kyametin Provası



Dün gece yıldızlar ağladı,

Ay, göğü kan kırmızısına boyadı.

Sahur vaktine kalkamadı çocuklar,

Çünkü açlıklarını bile unutacak kadar

Derin bir sessizliğe gömüldüler.


Kırık taşların üstünde,

Yanmış duvarların gölgesinde

Küçük bir çocuk çığlık attı.

Öyle bir çığlık ki,

Vicdanı olanın yüreğini parçalar,

Yürek taş olanı bile sarsar.


Ama dünya sağır,

Ama dünya kör,

Ama dünya dilsiz…


Büyük şehirlerin ışıkları sönmedi,

Lüks sofralar kurulmaya devam etti,

Borsa rakamları değişti,

Savaş tüccarları kârlarını hesapladı.

Ve bir çocuk,

Küçücük bedeniyle

Koca bir insanlık mirasını yitirdi.


Biliyor musun?

Ölen çocukların hayalleri vardı.

Birinin elinde bir uçurtma vardı mesela,

Göğe salmak için değil,

Özgürlüğü hissetmek için.

Birinin cebinde bir taş vardı,

Sadece bir taş…

Ama o taş, devasa bir zulmün

Vicdanına atılmış bir tokattı.


Şimdi soruyorum sana,

Susacak mısın hâlâ?

Fotoğraflara bakıp gözlerini mi kaçıracaksın?

Birkaç satır üzgünlükle mi

Vicdanını rahatlatacaksın?


Bir anne,

Toprak altında bebeğinin elini tutuyor,

Sımsıkı,

Asla bırakmayacak gibi…

Bir baba,

Enkazın başında durmuş,

Kelimeler boğazında düğümlü,

Bilmiyor hangi mezarın

Eşini, hangi mezarın oğlunu sakladığını.


Ve bir çocuk,

Sadece bir çocuk…

Kan tozu içinde,

Gözleri feryat,

Saçları rüzgârda dağılmış,

Ellerini sıkmış,

Göğe bakıyor.

Göğe,

Oradan bir ses bekler gibi…

Göğe,

Oradan bir adalet iner mi diye.


Ama bulutlar bile ağlamaya korkuyor,

Yağmurlar bile sessiz…

Ve biz,

Biz hâlâ susuyoruz.


Oysa susmak,

Kıyametin provasıdır.

Oysa susmak,

Zulme ortak olmaktır.

Oysa susmak,

Bir gün bizim de

O çocuğun yerine düşmemiz için

Yazılmış bir kaderdir.


Uyan ey insan!

Vicdanını, ruhunu, kalbini yokla.

Eğer hâlâ bir şeyler hissediyorsan,

Eğer hâlâ bir damla gözyaşın

O çocuğun sessiz çığlığına

Cevap verebiliyorsa,

Bil ki insan kalmışsın.


Ama eğer,

Eğer hâlâ susuyorsan…

Bil ki o gece,

Sadece 400 kişi ölmedi,

Sen de öldün,

Ruhunla, insanlığınla,

Vicdanınla…

Erol Kekeç/18.03.2025/Namazgah/İST

19 Mart 2025 Çarşamba

Mizansen-i Devlet


 Devletin Görkemine Övgü

Ey devlet-i âlî, hikmetle kaim,

Adın anıldıkça titre yer ve mâim!


Adaletin gölgesinde solmaz güller açar,

Sen varsan eğer, zulüm kimde kaçar?


Ey şevketin fermanıyle diz çöken cihan,

Kılıcın keskin, hükmün bir cihan!


Mazlumu gözettin, zalimi ezdin,

Hak mülkünde terazini düzdün!


Sanırlar ki adaletle ördün şu şehri,

Oysa bir perde, ardında zehri!


Dalkavuk doluşmuş dergâhına senin,

Her biri ak pak, her biri metin!


Bir ferman buyur, gök yere insin,

Bir işaretinle diller kilitlensin!


Medh-i Hükümdar


Ey hâkân-ı zîşan, ey padişah-ı âlem,

Adını anan her kul mest olur mahrem!


Ey cümle cihâna şâmı nur saçan,

Her hükmün akla, her fermanın can!


Sanırlar ki senin lütfun bol olur,

Mazlumun gözyaşı yerlerde solur.


Her kelâmın hikmettir, her lafın ferman,

Yalnız sana methiyeler yağdıran insan!


Bir kulp koyarsın her isyana,

Bir suç uydurursun her insana!


Fermanın erişti mi, diller susar,

Ağlamak bile suçtur, gözler buğar!


Adaletin kaleminden kan damlar,

Kime vurursa, başı eğik ağlar!


Gerçeklerin Ortaya Dökülmesi


Ey saltanat-ı mizansen, ey korku diyarı,

Sana sadık olanlar ancak bir maskarayı!


Görünürde şevket, aslında korku,

Zindanın kapısı her daim ordu!


Kim sussa hain, kim konuşsa asi,

Kim yaşasa suçlu, kim ölse fâni!


Dalkavuklar baş köşede, akıl bir kenar,

Kim şükran etmezse, boynu hep dar!


Bir ferman yaz, âlimi zindana koy,

Bir şiir oku, kanuna suç say!


Adaletin elinde bir terazi var,

Kim tartılırsa kaderi hep zar!


Sorarlarsa "Nerededir adalet?"

Zindanda çürür, kim bilir, belki ahiret!


Mührünle mühürle her kapıyı,

Halkı sustur, ilmi kap atıya!


Rüşveti kılıfla, emri pakla,

Kim feryat etse, kaldır hapse!


Suçun adı: "Fazla düşünmek!"

Cezası: "Kendi aklınla yürümek!"


Ey sahne kuran, rol dağıtan padişah,

Her sözün tiyatro, her icraat sahte ah!


Sarayında alkışlayan maskeler,

Korkudan eğilmiş bin bin diller!


Kimi hain, kimi casus, kimi firari,

Oysa senin kadar suçlu yok cihari!


Gölgen bile zulmet, adın bile şer,

Ama sanma ki devran hep böyle döner!


Son Uyarılar ve İronik Dersler


Sanma ki cümle tarih hep böyle kalır,

Mazlumun ahı ta feleğe varır!


İbret al tarihten, ey ferman yazan,

Sanma ki ebedîdir sahte nizamın!


Bir gün gelir ki o perdeler düşer,

Seni öven diller senden yüz çevirir!


Kudretini sandın, tahtını sağlam,

Oysa mülk Allah’ın, sen ancak bir adam!


Sanma ki hep sen varsın, sen hep hüküm,

Bir gün gelir ki o devran döner hüsran!


Ey mizansen-i saltanat, ey korku devleti,

Sanma ki baki kalır, döner bu şehri!


Gün gelir, o alkışlar yerini yuhaya bırakır,

O yaltakçılar, başka bir hükümdar bulur!


Bugün sultanım diyenler, yarın lânet okur,

Mazlumun ahı her tahtı bozar, her saltanatı yıkar!


Dua ve Kapanış


Ey Rabbim, adaletini göster cihana,

Mazlumun yüzünü güldür bir ana!


Zalimin gölgesini kaldır bu yerden,

Hak olan hükmünle besle her dilden!


Her kim ki şerre niyet edip hüküm kurar,

Ona ver ki, mazlumun ahı yürekleri burar!


Oyun biter, perde kapanır, sahne kararır,

İşte o vakit, kim haklı kim haksız, herkes anlar!

Tilhabeşlifilozof Şair/Mart-2025/İST


MİZANSEN DEVLET


Sahte Görkemin Övgüsü 


Ey büyük devlet, adın ne yüce,

Adaletin var ya, dillere destan!


Kimse aç değil, kimse suskun,

Herkes özgür(!), herkes mutlu(!).


Öyle bir düzen ki, şeffaf camdan,

İçeri bakan kör, dışarı gören yalan!


Yasa var, kanun var, ferman hazır,

Kim düşerse tuzağa, sonu hapsolur.


Dalkavuklar sıraya dizilmiş,

Her biri birer ahlak bekçisi,

Her alkış, bir maaş zammı,

Her övgü, bir basamak daha yukarı!


 Liderin(!) Yüceltilmesi ve Geçiş


Ey büyük başkan, yeryüzünün sahibi,

Adını duyan herkes secde eder!


Adaletin göğsümüzde bir madalya,

Yasaların hepimize eşit(!) ne güzel!


Sen varsan eğer, hukuk kimseyi ezmez,

Kimse haksız yere suçlanmaz, değil mi?


İnanan mutlu olur, sorgulayan pişman,

Doğruyu söyleyen hep bir adım geride!


Bir suç uydur, bir gerekçe bul,

Her muhalifi ya hain yap, ya casus!


İçeri giren suçlu, dışarı çıkan pişman,

Suçu neydi? "Yanlış düşünmek!"


 Gerçeklerin Yüzüne Çarpılması 

Ey maskeli devlet, ey sahne kurucusu,

Tiyatron çok büyük, roller kusursuz!


Sözde adalet, gerçekte mizansen,

Senaryoyu yazan belli, finali hep aynı!


Bir suç lazım mı? Hemen uyduralım,

Birkaç manşet, birkaç şahit, iş tamam!


Bugün kahraman olan, yarın hain,

Yarın hain dediğin, belki bir yıl sonra aziz!


Zulmü örtmek için yasalar yaz,

Hakkı söyleyeni bir gecede sustur!


Haklıysan bile suçlusun,

Çünkü "Senin iyiliğin için"(!)


Kendi yalanına önce sen inan,

Sonra başkalarını inandırmak kolay!


Zindanın anahtarı korkunun elinde,

Kim korkmazsa, onun sonu belli!


Geceleri süslü balolar,

Gündüzleri adalet nutukları,

Ama bir sor bakalım,

Halkın cebinde kaç kuruş kaldı?


Zulmün kitabı çoktan yazıldı,

Adı: "Güçlülerin Hukuku"

İçeriği: "Ne istersek o olur!"

Yayınevi: "Korku Devleti"


Bugün sana biat edenler,

Yarın adını bile anmaz,

Çünkü tarih, yalnızca zalimleri unutur!


İronik Ders ve Son Uyarılar

Sanma ki bu düzen hep böyle gider,

Mazlumun ahı, geceyi gündüze çevirir!


İbret al tarihten ey güç sarhoşu,

Zulmün saltanatı, her defasında biter!


Bir gün perde kapanır, ışık söner,

Kim doğruydu, kim sahte, herkes görür!


Şimdi alkışlayanlar, yarın taş atar,

Sana methiye düzenler, ilk kaçan olur!


Ey sahte adaletin sahte savcısı,

Ey korkunun kalemle yazılan anayasası,

Sanma ki hep sen kazanırsın,

Bir gün gelir, devran döner,

Ve sen de kendi mahkemende yargılanırsın!

Tilhabeşlifilozof-Şair/Mart-2025/İST



17 Mart 2025 Pazartesi

Toprağın Yankısı

 


Ey zamanın sessiz tanığı,

Ey uçsuz bucaksız bozkırın yas tutan rüzgârı!

Biz buradaydık…

Tıpkı su gibi, tıpkı gölge gibi,

Tıpkı yıldızlar gibi göğü kaplayan,

Ama artık, artık yalnızca ruhumuz burada.


Görüyor musun şu çadırları?

Her biri bir yuvaydı, bir sıcaklık…

Şimdi ise boşluğa asılı kalmış anılar gibi,

Sessizce bekliyorlar.


Şafak sökerken biz uyanırdık,

Güneşin doğuşuna dua ederdik.

Toprak ana bizi beslerdi,

Atalarımızın ruhu göğün mavisinde uçardı.


Fakat rüzgâr değişti,

Ve zamanın acımasız elleri,

Bizden her şeyi aldı.


Bize yemin ettirmişlerdi:

Bu topraklar bizimdir,

Biz bu toprağı koruyacağız!

Ama nasıl?

Silahları olmayanlar nasıl savaşır?

Kendi gölgesinden kaçanlar,

Kendi ruhunu bile kaybedenler,

Nasıl direnir?


Bir gün atlarımız göğe doğru koştu,

Gökkuşağına karıştı nalları.

İzlerini kaybettik,

Tıpkı düşlerimizi kaybettiğimiz gibi.


Bizi gökyüzü tanırdı,

Yıldızlar adımızı fısıldardı.

Ay, geceyi bizim için örterdi.

Ama şimdi,

Toprak bizden yüz çevirdi,

Ve biz, kendimizden uzaklaştık.


Ey rüzgâr, anlat bize!

Ne gördün sen bu vadilerde?

Atalarımızın gölgeleri hâlâ dolaşıyor mu?

Yoksa toz mu oldular zamanın içinde?


Nehrin fısıldadığı şarkıları hatırlıyor musun?

Su gibi akardık biz,

Özgür, coşkun, engin…

Şimdi ise bir hayaletiz,

Kendi dünyamızda sürgün.


Gözlerini kapat ve dinle…

Toprağın altında bir yankı var.

Her adım, binlerce çığlık.

Her taş, bir hatıra.


Onları duymuyor musun?

Çocukların kahkahaları rüzgârın içinde.

Annelerin ninnileri dalgaların arasında.

Savaşçılarımızın haykırışları yıldırımların sesinde.


Biz buradaydık…

Bu toprak bizimdi…

Şimdi ise,

Sadece ruhumuz burada.


Ama unutma ey zaman!

Biz kaybolmadık,

Sadece rüzgâra karıştık.

Ve bir gün,

Toprak bizi tekrar hatırlayacak.


Ey vadilerin sonsuzluğunda yankılanan hatıralar!

Ey göğün altında birer dua gibi yükselen çadırlar!

Ey unutulmuş savaşçılar,

Unutulmuş anneler,

Unutulmuş çocuklar!


Sizi hatırlayan bir rüzgâr var hâlâ,

Sizi unutmayan bir nehir,

Sizi anlatan bir yıldız.


Ve bir gün,

Bu topraklar tekrar bizim şarkılarımızla titreyecek,

Bizim atlarımızın nallarıyla çınlayacak,

Ve biz,

Burada,

Kendi toprağımızda,

Tekrar doğacağız...

Erol Kekeç/10.03.2025/İST

15 Mart 2025 Cumartesi

Zamanın Merdiveni

Bir zamanlar, uzak bir kır evinde,

Genç bir kadın gülümsüyordu bahara,

Kucağında iki minik can,

Dünyanın en masum armağanıydılar ona...


Gözlerinde umut, yüreğinde sevda,

Sonsuz bir bahçeydi annelik,

Ne zamanın hırçın fırtınalarından haberi vardı,

Ne de yılların hoyrat ellerinden...


Küçücük parmaklar tutundu ona,

Biri sağında, biri solunda,

Gülüşleri, birer sabah güneşi,

Ömür boyu sürecek bir hikâyenin başlangıcıydı...


Kır çitlerinin ardında uzanan yeşil vadiler,

O vakitler ne sonsuz görünürdü göze,

Oysa zaman, sessiz bir hırsızdı,

İz bırakmadan yürürdü geçmişin içinde...


Yıllar aktı, mevsimler değişti,

O bahar gözlü kadın bir gün kayboldu zamanın içinde,

Ne sesinden bir yankı kaldı,

Ne de sıcacık ellerinden bir iz...


Ama ardında iki yürek bıraktı,

Yıllar önce kucağına aldığı,

Bir zamanlar nazik bir fısıltıyla büyüttüğü,

Şimdi dal gibi eğilmiş iki ihtiyar...


Ve işte onlar şimdi,

Bir çerçevenin içinde geçmişi tutuyorlar,

Tıpkı çocukken annelerine sarıldıkları gibi,

Bir fotoğraf karesinde hapsolmuş bir anı...


Elleri buruşmuş ama ruhları hala çocuk,

Baktıkları resimde gençlikleri,

Kırışmış gözlerinde eski bir bahar,

İçlerinde kaybolmuş bir anne sesi...


Ah zaman, ne hainsin,

Evlatları ihtiyara, gülüşleri hatıraya,

Gençliği solan bir yaprağa dönüştürdün,

Ama sevgiyi yok edemedin!


Çünkü bir anne ölmez evlatlarında,

Bir çocuk kaybolmaz hatıralarında,

Ve zaman sadece bir aynadır,

Baktığında gördüğün şey yalnızca sevgidir…

Erol Kekeç/21.02.22025/Sancaktepe/İST

Beyazın Son Çığlığı


Bembeyaz bir örtü gibi serildi zaman,

Gecenin en sessiz anında indi kar.

Günahın, acının, sefaletin üstüne,

Kapanmaz bir yara gibi düşer geçmişe...


Sessiz bir çığlık olur her bir kar tanesi,

Gökyüzünden süzülüp yere inerken.

Kaybolan izlere şahit olur usulca,

Ve dillerde bir dua gibi yükselir...


Bir çocuk gülümsüyor soğuğa aldırmadan,

Avuçlarını açmış, karı seyrediyor.

Her tanesi bir umut, her biri bir lütuf,

Her biri gökyüzünden inen bir rahmet...


Ama ne zor Rabbim, bembeyaz kalmak,

Bu kirli ellerin arasında!

Ne zor adil olmak, ne zor merhametli kalmak,

Her şeye rağmen çamura bulanıyor ruhlar...


Gözlerimde bin yıllık yorgunluk,

Ellerimde nasır tutmuş dualar.

Dünya dönüyor, insanlar uyuyor,

Ve bir yetim, rüyasında ekmek arıyor...


Zulmün Üstüne Yağan Kar

Dünya bir çark, durmadan döner,

Kimi ezilir, kimi unutur vicdanını.

Beyazı görenler siyaha bulanır,

Doğrular eğrilir, eğriler daha gür çıkar...


Saraylar yükselir, vicdanlar yıkılır,

Bir lokma ekmeğe muhtaç çocuklar,

Altın tabaklarda haram yenirken,

Sessizlik, zulmün dili olur…


Ey bembeyaz kar, neyi saklarsın?

Mazlumun gözyaşlarını mı?

Yetimin açlığını mı?

Zalimin yok olmuş vicdanını mı?


Ama unutma, kar erir,

Ve hakikat eninde sonunda ortaya çıkar...


Bir Bilgenin Suskunluğu

Bir bilge yaşlı adam suskun,

Sırtında yorgunluğun yüküyle eğilmiş.

Bembeyaz karın üzerinde yavaşça,

Geride iz bırakmamaya çalışıyor...


"Ey oğullarım, ey torunlarım," der gibi,

"Bu dünya kirlenmek için mi yaratıldı sanırsınız?

Hayır! Bu dünya arınmak içindir,

Her düşen kar tanesi bunu hatırlatır,

İnsana geçiciliğini fısıldar..."


Ama kim dinler ki artık bilgeyi?

Kulaklar müziğe, gözler ekranlara,

Yürekler mala, mülke kilitlenmiş,

Ve hakikat unutturulmuş…


İnsan ve Beyazlık

Ey insanoğlu, ey bencilliğin esiri,

Kaç parça beyazlık kaldı ellerinde?

Yetimin gözyaşında mı, mazlumun duasında mı?

Kaç kar tanesi dayanır nefesine?


Sen ki her şeyi satın alabileceğini sanırsın,

Şanı, şöhreti, dostluğu, aşkı...

Ama satılamayan tek şey vardır,

Kirlenmemiş bir vicdanın aydınlığı…


Ey insanoğlu, bu dünya bir handır,

Malın da, mülkün de emanettir!

Ama sen emaneti tanımazsın,

Beyazı kirletir, kirliyle dost olursun...


Son Çığlık 

Rabbim, yüreğim titriyor, gözlerim yanıyor,

Ne kirli bir sahne çizilmiş önüme!

Bir yanda şatafat, israf ve kibir,

Bir yanda soğukta titreyen çocuklar…


Ve kar yağıyor usulca,

Zulmü örtmek için değil,

İyiliğin yolunu aydınlatmak için,

Hakikati hatırlatmak için yağıyor…


Gün gelecek, kar bile yağmayacak,

Çünkü dünya, beyazı tutamayacak kadar kararacak!

O gün geldiğinde ey insan,

Ne ile temizleyeceksin kendini?


Ey Rabbim, beni beyazlığın içinde tut,

Beni bu kirli dünyanın parçası etme.

Bırak, düşen her kar tanesinde adını anayım,

Ve bembeyaz bir dua gibi, sana döneyim...

Erol Kekeç/Şubatın sonları Kar yağışı/2025/Sancaktepe/İST


14 Mart 2025 Cuma

Gölge ve Işık Arasında

Bir iyilik yaparsan, unuturlar hemen,

Ama bir hata yap, dillere düşersin ebeden.

Unutulmaz hatalar, unutulur emekler,

Bir insanın koca ömrü, bir yanılışta silinir gider...


Sana dost diyenler, güneşin altında,

Ama gece çöktü mü kaybolur adın,

Zorlukta ararsın o gülen yüzleri,

Boş sokaklarda yankılar yalnızlığın...


Bir lokma ekmeğinin yanında,

Aç kalan bir komşuyu düşünmezsin belki,

Ama sofranda eksilen bir parça ekmek,

Seni en acı gerçekle tanıştırır bir gece...


Hayat bir dönüştür, bir daire gibi,

Bugün yükselen, yarın yere düşer mi?

Kim bilir, belki de adalet,

Görünmez bir teraziyle dünün hesabını sorar...


Bir yetimin başını okşasan,

Kimse görmez, kimse bilmez,

Ama bir haksızlık etsen,

Ellerde meşale, dillerde sen varsın...


Sevgiye muhtaç bu köhne dünyada,

Merhamet en değerli servettir oysa,

Ama herkesin cebi dolsun diye,

Gönüller fakirliğe mahkûm edilmiş...


İnsan insanın kurdu mudur,

Yoksa aynası mı büyük bir kaderin?

Sorular dizilir gecenin eşiğinde,

Cevaplar hep suskun, hep çaresiz...


Sokaklarda yitmiş masumiyet,

Gülen bir çocuk, düşüncelerle şaşırtır bizi.

Belki de umut yüreğinde saklı,

Belki de biz unuttuk, en saf sevgiyi...


Büyük şehirlerin gürültülerinde,

Kaybolur bazen vicdanımız,

Koşarken hep öne doğru,

Ne çiğnenen umutları, ne yitip gidenleri görürüz...


Bir avuç mutluluk için savaş verenler,

Bir sarılmanın değerini bilenler,

Yüreğindeki iyiliği satmayanlar,

Bilirler ki, dünya sessiz bir imtihan yeridir...


Kimimiz kazanır, kimimiz kaybeder,

Ama herkes öğrenir, ister istemez,

Bir gün döner de devran,

Gölgeyle ışık arasında hesap sorulur...

Bahadır Hataylı/13.03.2025/Sancaktepe/İST

13 Mart 2025 Perşembe

Başarı Sessiz Konuşur

 



Bir zamanlar alay ettiler,

"Başaramaz!" dediler.

Güldüler, küçümsediler,

Gölgeni bile görmezden geldiler...


Oysa sen sustun,

Gözlerini hedefe diktin,

Her gün, her gece,

İçindeki ateşi yaktın...


Karanlık sokaklarda yürüdün,

Yalnızdın, belki yorgun…

Ama pes etmedin,

Bir karınca gibi sabırla yürüdün...


Düşmelerin oldu, kanayan dizlerin,

Ama her yara seni daha da güçlendirdi.

Bir duvar gibi yükseldin,

Ve göğe uzandı ellerin...


Şimdi seni sevmeyenler sessiz,

Şimdi seni yok sayanlar çaresiz.

Onlar hâlâ yerinde sayarken,

Sen zirvedesin, tarifsiz...


Ne bağırdın, ne hesap sordun,

Ne geçmişin defterlerini karıştırdın.

Sadece çalıştın, inandın,

Ve zaferin tadını çıkardın...


Şimdi onlar seyirci,

Ve sen sahnedesin.

Başarı konuşuyor artık,

Sessizce, ama gür bir sesle!

Bahadır Hataylı/12.03.2025/Namazgah/İST

12 Mart 2025 Çarşamba

Mektupların Kıyısında

Bir selam düştü kâğıda,

İki yabancıydık belki,

Ama kelimeler elimizden tuttu,

İki dost olduk zaman içinde...


Sen Londra’nın gri sokaklarında,

Ben İstanbul’un mavi düşlerinde,

Aynı gökyüzüne baktık farkında olmadan,

Ve aynı güneşle ısındık her sabah...


Güneş gibi olmalı insan,

Isıtmalı kalpleri,

Işığını sakınmamalı,

Kim olduğuna bakmadan...


Bir adalet gibi durmalı dimdik,

Bir merhamet gibi eğilmeli kırmadan.

Gülen gözleri çoğaltmalı dünyada,

Ve kalpleri hisseden kılmalı...


Charlotte,

Senin satırlarında bir nehir buldum,

Sakin, derin, akışında hayat barındıran.

Ben de su oldum,

Ve aktım dostluğunun kıyısına...


Biz, kelimelerin yoldaş olduğu insanlar,

Uzaklıkları unuttuk,

Ve insana dair ne varsa,

Mektupların içine sakladık...


Şimdi her harfte,

Bir çocuk gülümsemesi var,

Bir annenin duası,

Bir mazlumun sesi,

Bir dostun sıcak selamı var...


Bizi biz yapan tek şey,

Ne söylediğimiz değil belki,

Nasıl hissettirdiğimiz.

Ve işte dostluk dediğin,

Tam da burada başlar...


Mektupların kıyısında oturup,

Dünyaya sevgiyle baktığımız yerde…

Bahadır Hataylı/12.03.2025/Namazgah/İST

Bugün de Bitti…



Gözlerimde akşamın kızıl gölgeleri,

Bir gün daha bitti, fark ettin mi?

Ömrümüzün sayfalarından birini daha,

Sessizce rüzgâra bıraktık yine...


Zaman, incecik kum taneleri gibi,

Parmaklarımın arasından süzülüyor.

Tutmak istesem de, engel olamam,

Bir su gibi akıyor ellerimden...


Ne çok şey bıraktık yarına,

Ne çok düşü erteledik bilinmeze…

Oysa yarın dediklerin,

Bugüne kavuşmadan kayboldu gitti...


Bir baharın kokusunu,

Bir kuşun sabah türküsünü,

Bir dostun sıcak sesini,

Hep sonra dedik, hep sonra...


Ama sonra gelmedi,

Gelse de aynı biz kalmadık.

Yarına sakladığımız tebessümler,

Bugünün solgun yüzünde kayboldu.


O eski sokakları hatırlıyor musun?

Yürümeye vakit bulamadığımız,

Bir gün gezelim diye hayalini kurduğumuz,

Ama bir daha göremediğimiz…


Ya o dost, o güzel insan?

"Nasıl olsa ararım" dediğin…

Sonra arayamadığın,

Bir haberle içini kavuran…


Kaç kez "sonra" dedik,

Kaç kez "şimdi olmaz" diye sustuk?

Kaç mevsim geçti penceremizden,

Bir kere bile doya doya bakmadan?


Sonbahar, dallardan dökülen hüzünle,

Sessizce uğurluyor güneşi,

Ve biz, her akşam aynı yanılgıda,

Yarın doğacak güneşe güveniyoruz...


Oysa hayat, avuçlarımızda eriyen bir mum gibi,

Sonsuz sandığımız anlar,

Bir gölge gibi kayıp gidiyor,

Tıpkı bugün gibi, tıpkı dün gibi...


Bir çocuğun masum kahkahası,

Yaşlı bir adamın titrek duası,

Ve bir ananın gözlerindeki umut…

Bugün var, yarın belki yok. ki...


Sevdiğin insana söylemek istediklerini,

Sakın yarına bırakma.

Özlemini, affını, sevgini,

Bugün söyle, bugün yaşa!


Bir çiçeği koklamayı,

Bir dostu kucaklamayı,

Ve bir yıldızın ışığını izlemeyi,

Sakın sonraya bırakma…


Çünkü ömür, sandığın kadar uzun değil.

Bak bugün de bitti…

Bir gün daha,

Yalnızca hatıralara yazıldı...


Ve biz,

Kaçırdığımız her anın pişmanlığında,

Büyümeye devam ettik,

Ama yaşamadık…


Şimdi bırak,

Ne varsa içinde, şimdi söyle!

Ne varsa kalbinde, şimdi hisset!

Çünkü yarın dediğin,

Belki de hiç gelmeyecek...

Erol Kekeç/24 Kasım Öğretmenler Günü anısına 2024/Sancaktepe/İST


11 Mart 2025 Salı

Kuş Gibi Mutluluk

Koşma çocuk, yorulursun,
Kuşu kovalayan rüzgâr gibi,
Uzanırsın, dokunamazsın,
Mutluluk bazen bir gölge gibi.

Ellerin küçücük, kalbin kocaman,
Bir avuç sevda, bir yudum umut,
Tutsan kayar, sıksan solar,
Bıraksan belki de döner bulut.

Zamanı bekle çocuk,
Her şeyin bir anı var,
Ne yağmur hep yağar, ne güneş hep parlar,
Geleceği varsa konar başına.

Gözlerinle değil, yüreğinle gör,
Sesinle değil, sessizliğinle çağır,
Bazen en güçlü bağ,
Uzanmadan tutmaktır.

Kuş uçar, rüzgâr eser,
Mutluluk bir nefes gibi geçer,
Ama eğer kaderinde varsa,
Bir gün gelir, omzuna konar.

Bahadır Hataylı/09.03.2025/Samandıra/İST

Yüreğinle Yürüdüğün Yol

 

Hayat öyle bir yol ki,
Başlar bir adımla, sessiz, sakin,
Ama her büyüyen büyümenin çığlığını dinler,
Kimi zaman yoldaşsız, kimi zaman umursamayız,
Ve çoğu zaman ayaklarından çok,
Yüreğin yorulur...

Taşlar vardır, büyüklüklerini yürek kaldıramaz,
Kimisi görünen bir diken gibi,
Derine batar, sızlatır tenini.
Ama biliyor musun?
En derin yarayı taş değil,
Taşıyanın sessizliği taşır...

Yürürsün, yavaş ya da hızlı,
Ama ne fark eder?
Yol uzundur, belki de dönüşsüz,
Ufkun daralır bir yerde,
Gökyüzü bile bazen küçülür,
Ve umutların incinir,
insanların kırılganlıkları bir dal gibi,
Rüzgarın hışmına yenik düşer...

İşte tam o anda,
Kendi iç sesin gelir kulağına.
"Yürümelisin" der,
"Adımlarının sustuğu yerde,
Yüreğin konuşmalı."
Ve sen bilirsin,
Bu yol, yürekle yürünecek bir yoldur...

Sevdiğin kadar yorulursun,
Yorulduğun kadar seversin.
Ama yüreğin, işte o sıra dışı,
Bir kılıç gibi normalde,
Hem keskin hem merhametli,
Senin pusulan, senin rehberin,
Sadece onunla aydınlığı  bulursun...

Düşersin bazen,
Ellerin kanar, dizlerin titrer.
Gözlerinden süzülen bir damla,
Yüreğinin derinliklerine karışır.
Ama unutma,
O damlalar güç verir,
Her biri bir tohum olur,
Yeniden filizlenir...

Zaman gelir,
Yol seni sınar,
Dar geçitlerden geçmekle,
Karanlık tünellerle korkutur.
Ama bil ki,
Korkunun ötesinde,
Işığın en saf hali saklıdır...

Yüreğin kadar cesur ol,
Yüreğin kadar sadık.
Çünkü bu yolda ne kazanırsan,
Ne bulursan,
Hep yüreğinle yaparsın...

Sevgi ayrılır,
Ama unutma, sevgi yük değil,
Kanat olur bazen,
Sana uçmayı öğretir.
O kanatlarla,
Ufuklar genişler yeniden,
Daralan gökyüzü açılır,
Ve sen yeniden doğarsın...

Belki yorulursun,
Ama unutma,
Yorulmak da bir özgürlüktür.

İşte o yüzden,
Yüreğini sev,
Sana düşen tek görev bu.
Başka bir şey değil,
Sadece yüreğin gerek bu yolda yürümek için...

Bahadır Hataylı/02.12.2024/Sancaktepe/İST

Geleceği Varsa Konar Başıma


Boşuna uğraşma çocuk,
Mutluluk bir kuş gibi,
Ne kadar kovalar, ne kadar uzansan,
Avuçlarına sığmaz, kayar gider.

Küçücük ellerinle umudu tutmak,
Gözlerinle hayali yakalamak istersin,
Oysa rüzgârın kanatlarında uçan,
Bir hayaldir bazen, ansızın giden.

Öylece bekle bazen, sessizce,
Belki bir sabah, güneşle gelir,
Belki bir öğlen, gölgene konar,
Belki de akşam, yıldızla iner.

Kovalamakla tutulmaz umut,
Sıkınca avucunda ezilir,
Özgür bırak ki kanat çırpsın,
Belki de bir gün geri gelir.

Sahi çocuk, neyi kovalıyorsun?
Mutluluğu mu, sevgiyi mi, rüzgârı mı?
Hepsi birer kuş misali,
Geleceği varsa konar başına…

Erol Kekeç/11.03.2025/Sancaktepe/İST

8 Mart 2025 Cumartesi

Zamana Tutunamayanlar

Bir yürüyen bandın üstündeyim,

Adımlarım önce hafif, umut dolu.

İlk başta her şey o kadar kolay ki,

Gülüşlerim rüzgâra karışıyor...


Güneş, alnıma sıcak bir el sürüyor,

Gökyüzü masmavi, yollar sorunsuz.

Gençlik kanımda coşkuyla akarken,

Zaman sanki durmuş gibi geliyor...


Ama o bant, sinsice hızlanıyor,

Ben fark etmeden, ben hissetmeden.

Ayaklarım ritmi kaçırmaya başlıyor,

Ve içimde bir korku büyüyor...


Ne oldu, neden böyle hızlı geçiyor?

Hani bu yol daha uzundu?

Daha yeni başlamıştım oysa,

Bu acele neden, bu telaş niye?


Koşuyorum, yetişmeye çalışıyorum,

Adımlarım giderek ağırlaşıyor.

Bir an durup soluklanmak istiyorum,

Ama durursam düşeceğimi biliyorum...


Bir zamanlar bana geniş gelen yollar,

Şimdi dar bir çizgiye dönüşüyor.

Bant hızlandıkça, zaman daralıyor,

İçimde gençlikten bir kırıntı bile kalmıyor...


Eskiden sahip olduğum her şey,

Yavaş yavaş kayıp gidiyor ellerimden.

Önce gülüşlerim soluyor,

Sonra hayallerim bir bir düşüyor yere...


Yol boyu topladığım anılar,

Bir rüzgâr gibi savruluyor geriye.

Ne kadar da çok şey bırakmışım,

Farkına bile varmadan...


Şimdi elimde sadece yorgunluk var,

Ve dizlerimde titrek bir sızı.

Bedenim ağır, gözlerim dolu,

Nereye gitti o ilk günlerin neşesi?


Bant hızlanıyor, hızlanıyor, hızlanıyor…

Ben artık yetişemiyorum,

Bacaklarım isyan ediyor,

Kalbim derin derin sızlıyor...


Çırpınıyorum, tutunmaya çalışıyorum,

Ama tutunacak bir şey kalmadı.

Ne hayaller, ne dostlar, ne sevdiğim insanlar,

Hepsi birer birer kayıp gitti...


Artık eski gücüm yok,

Zaman beni tüketmiş, eskimiş bir giysi gibi.

Kendi ağırlığımı bile taşımakta zorlanıyorum,

Ve bant hâlâ hızlanıyor…


Sonunda bir an geliyor,

Ayaklarım boşluğa basıyor,

Gözlerim kararıyor başım dönüyor,

Ve ben düşüyorum...


Düşerken her şey bir anlığına yavaşlıyor,

Geçmişim gözlerimin önünden geçiyor.

Çocukluğum, gençliğim, aşkım, dostlarım,

Gözyaşlarım, kahkahalarım…


Ve sonra aniden,

Bant beni en sona fırlatıyor.

Her şey bitmiş gibi,

Bomboş, çırılçıplak kalıyorum...


Zaman beni soyup soğana çevirmiş,

Ne umutlarımı bırakmış, ne düşlerimi.

Ve sonunda, en son durakta,

Mezara açık kalmış bir kapıda buluyorum kendimi...


Şimdi soruyorum kendime,

Bunca koşturmanın anlamı neydi?

Neden hiç durup soluklanmadım?

Sevdiklerime neden daha çok sarılmadım?


Neden dostlarımla daha uzun oturmadım?

Neden bir fincan çayı telaşsız içmedim?

Neden hayatı hep yakalamaya çalıştım,

Oysa o zaten benim içimdeydi?


Şimdi anlıyorum,

Hayat hızdan değil, sevgiden ibaretmiş.

Ve ben, o sevginin farkına varamadan,

O yürüyen bandın insafına bırakmışım kendimi...


Ey yolun başında olan,

Durdur biraz adımlarını.

Koşu bandı seni nereye götürecek sanıyorsun?

Sonunda herkes aynı yere varıyor...


Öyleyse neden acele ediyorsun?

Sevdiklerinin gözlerine bak,

Bir dostun omzuna başını yasla,

Güneşi daha uzun izle, yağmura daha çok dokun...


Çünkü o bant seni de hızlandıracak,

Sen de bir gün düşeceksin,

Ve en son noktada fark edeceksin ki,

Hayat hızla değil, sevgiyle yaşanmalıymış...

Erol Kekeç/08.03.2025/Sancaktepe/İST

6 Mart 2025 Perşembe

Ali Cengiz Masalı

Ah, memleketim, köklerin sağlam da
Üstüne çöreklenmiş ne maskaralar var da!
Ali Cengiz oyunları, her yanda dansözlük,
Menfaat uğruna satılmış her özlük...

Dillerde vatan, ellerde kalem,
Ama yazdıkları hep aynı matem.
"Millet için!" derler, çıkarlar yoluna,
O yolun sonunda saray var, taht var kucaklarına...

Her şey bir senaryo, her sahne yalan,
Tiyatrocu siyaset, perdenin ardında kalan.
Dinle süsledikleri o zehirli şurup,
Toplum yutkunur da, fark etmez kudurur...

"Vatan millet Sakarya!" diye bağırır,
Ellerindeki altın terazide halk ağır.
Bir yan cep dolsun, diğer yan boş,
Adaletmiş, vicdanmış, geç onu hoş.

Zehiri altın bir kadehle sunarlar,
Din, iman deyip körü körüne inanırlar.
Fakirin ekmeği umut olmuş çünkü,
Zengin sofrada kahkaha, halkta hüzün yükü...

Dün ne dediyse bugün tam tersi,
Yüzde maskeler, kalpte karanlık perisi.
Hafıza yok ki halkta, tarih silinir,
Her gün bir kahraman çıkar, umut yenilir...

Demokrasinin adı var, tadı yok,
Sandık bir oyun tahtası, zar hep şok.
Kimin eli kimin cebinde bilinmez,
Halktan çaldıklarıyla servet gizlenmez...

Ah benim dans eden politikacım,
Bir gün millet uyanırsa ne yapacaksın?
Ne kadar dönerse dönsün o çarklar,
Adaletin tekeri bir gün durmayacaktır...

Ey cüretle topluma yön verenler,
Hesap günü yakındır, ey zenginler!
Her kıştan sonra gelir bahar,
Halkın vicdanı öyle bir akar...

Bu hikaye mizah değil, kara bir ironi,
Halkı sömürürken bulunmaz ahlaki armoni.
Ama umut yine de o son dalda,
Bir gün güler yüzler, memleketin bağrında...

Ali Cengiz oyunlarıyla yaşar bu devran,
Ama halkın iradesi, sonsuz bir deryan.
Gün gelir, devran döner, hak yerini bulur,
Dansözler susar, adalet konuşur...

Bahadır Hataylı/20.06.2024/Sancaktepe/İST

5 Mart 2025 Çarşamba

Göğü Delen Adam



 Göğün delindiği yerde başlar hikâyemiz,

Güneşin dans ettiği bir deniz,
Toprağın yalın ayak sevildiği,
Ve nefesin özgürlüğe dönüştüğü bir dünya.

Ama sonra…
Geldi papalangi,
Ellerinde taş, ruhunda ağırlık,
Gökyüzüne baktı, deldi;
Toprağa bastı, böldü.

“Bakın,” dedi, “Size medeniyet getirdim!”
Ama unuttu, biz zaten medeniyettik,
Gök altında eşit, deniz kadar özgür,
Toprakla kardeş, rüzgarla dost.

O, bir kutu verdi bize, adına “zaman” dedi.
“Bunu bilmeden yaşayamazsınız,” diye fısıldadı.
Ama bilmedi ki bizim zamanımız
Dalgaların ritmi, yıldızların dansıydı.

“Bu kumaş parçası sizin değeriniz,” dedi,
Para dediler ona, altın dediler.
Ama bilmedi ki bizim değerimiz,
Bir elmanın yarısını paylaşmaktı.

Gökyüzümüzü sattı,
Denizimizi çizgilerle böldü,
Toprağımızı kilit altına aldı,
Ve bizi kendi gölgemizden korkuttu.

Papalangi, bilmezsin!
Gökyüzü delindiğinde,
Biz özgürlüğümüzden değil,
Senin esaretinden korktuk.

Bizim göğümüz hâlâ delik,
Ama ruhumuz hâlâ bir bütün.
Senin taşların, demirlerin, duvarların,
Bizim denizimizi kıramaz.

Ey rüzgarı esir etmeye çalışan adam,
Unutma!
Toprak hep bizi sever,
Ve gökyüzü bize hep döner.

Biz ne saatinizle yaşarız,
Ne paralarınızla.
Bizim zamanımız nefesimizde,
Bizim zenginliğimiz ruhumuzda.

Göğü delen bir adam olsan da,
Ruhumuzu bölemezsin.
Biz hâlâ burada, gökyüzünün altında,
Özgür ve sonsuz bir aşkla yaşarız...

Gemisini Yürütenin Felsefesi

Bir deniz var, dalgaları dev,

Bir kaptan var, yürütür hep.

Rüzgâr ne yandan eserse essin,

O hep dümeni tutan eldir...


Su üstünde kalmak sanattır,

Batmaksa zayıfların kaderi.

O, suyun altında ne varsa bilmez,

Ama bilir göğsünü kabartmayı...


Başına gelen her fırtına,

Düşmanlarının eseridir.

Her açan güneşse onun marifeti,

Dünya, onun kudretine şahittir...


Yelkenleri şişiren rüzgârsa,

Onun sözleridir;

Ama gemi yalpalarsa,

İhanet pusudadır der...


Ne zaman ki övgüler dizilir,

"Düşmanlarım bile hakikati gördü,"

Ne zaman ki eleştiri gelir,

"Kıskanıyorlar beni," diye haykırır...


Bir hata yapılırsa,

"Affedin beni, helallik verin,"

Ama baş eğmek mi?

O, ona göre değil...


Mertliğiyle övünür,

Lakin eğilmek bilmez.

Dik durmak adıdır,

Ama kibir mi? Haşa, iftiradır...


Sular çekildiğinde altı boş çıkar,

Ama o hala suyun üstündedir.

Çünkü yüzmeyi değil,

Batmamayı öğrenmiştir...


Ayna karşısında gülümser,

Kendi suretine methiyeler düzer.

İçinde fısıldayan sesi dinler,

“Sen en iyisini bilensin..."


Deniz biter, kara görünür,

Ama o denizi inkâr eder.

Toprakta yürümek zor gelir,

Çünkü orada dümen yoktur...


Fırtına kopsa da,

Gemisi yine de yol alır.

Çünkü onun pusulası,

Hep kendi etrafında döner...


Bir gün belki deniz durulur,

Bir liman çağırır uzaktan.

Ama o limanı da beğenmez,

Çünkü rotasız bir yolculuğun kaptanıdır...


Ve bir gün su gerçekten tükenirse,

O denizi anlatmaya devam eder.

Çünkü en büyük felsefeci,(!)

Gerçeği eğip bükmeyi bilendir...

Bahadır Hataylı/03.03.2025/Sancaktepe/İST


Zulüm Sürgün Hakkaniyet Yetim

Bizim memlekette bir dert sorarsan,

Gözler yere bakar, diller susar.

Kimi varlık içinde sefa sürerken,

Kimi ekmeğe muhtaç, açlık kusar...


Koltuğa oturan adını unutur,

Mazinin yolunu siler de gider.

Kiminin cebi altınla dolarken,

Kimi adalet dilenir, bekler...


Hüküm veren vicdanı yitirmiş,

Hak arayan çaresiz bitkin düşmüş.

Mazlumun sabrı taştıkça taşmış,

Güçlü olan yine güçlü kalmış...


Soygun olur, düğünle kutlanır,

Hırsız efendi, suçsuz suçlanır.

Mahkeme kararını cüzdan fısıldar,

Hakkın terazisi kantarsız kalır...


Gözyaşı yetimlerin sermayesi,

Yemin bozulmuş, susmuş nefisler.

Hangi sokakta yitmiş merhamet,

Kim kırdı onurla yürüyenleri?


Ekmek uğruna ömür çürümüş,

Sefalet kader mi, kim çizmiş?

Kimse sormaz, kimse duymaz,

Bir yetim ağlar, rüzgâr savurur...


İşte böyle yurdumun hali,

Sustukça büyüyor kirli sahne.

Hak yerini bulmaz, yolunu şaşırır,

Zulüm sürgün olur, adalet yetim...

Erol Kekeç/28.02.2025/Sancaktepe/İST

3 Mart 2025 Pazartesi

Kendini Sev Sevgiye Yolculuk

Kendini sev, ruhunun derinliklerine dokun,
Her aynada gördüğün, sana bir öykü okur.
Bir gülümseyiş yeter, en karanlık bulutlara,
Sevgiyle donanırsa, dünya seninle huzur bulur...

Kendini sevdir, kalbini bir yuvaya çevir,
Kendinden taşan ışık, başkalarının yolunu çizer.
Dostluk bir filiz gibi köklenir sevginde,
Her gülen yüz, bir dua olur sessizce...

Kendini sevindir, çünkü hayat küçük anlardan,
Bir tebessüm, bir umut, bin sevda yaratır andan.
Mutluluğun kaynağı, kendini sevmekten geçer,
Sevgi, özünden çıkar, tüm evreni süsler...

Cennet seninle gelir, sevginle var olur,
Ne taşlar ne duvarlar, yalnızca yüreğin sonsuzdur.
Her adımda aşk, her sözde şefkat,
İçindeki cennet, eylemlerinle kurulur...

Eğer bildiklerini gerektiği gibi yaşıyorsan,
Azizlik abidesi, senin gönlünde başlar.
Her iyilik bir taş olur, ruh sarayına,
Her dua bir yıldız gibi parıldar ufuklarda...

Zorluklar gelir, karanlıklar çevreler seni,
Ama sevgiyle dolu bir yürek, her engeli aşar.
Kendi içindeki gücü fark ettiğin an,
Yenilmez bir fırtına olursun, sevgiyle barışan.

Her günü bir hediye bil, bir mucize gibi,
Küçük şeylerde mutluluğu arar yüreğin.
Bir çocuğun gülüşü, bir kuşun kanat çırpışı,
Kendini sevmenin şifresi, sadelikte gizli...

Sevgi, ışığını başkalarına yansıttığında çoğalır,
Her kalbe bir kıvılcım düşürür, yangın olur umutlar.
Kendini sev, çünkü sen sevginin kaynağısın,
Bir damla huzur, bir derya olur zamanla.

Hayat bir aynadır, ne verirsen onu yansıtır,
Kendi sevgini bulamazsan, gölgelerde kaybolur.
Sevgiyi, saygıyı, iyiliği dokuduğun her an,
Cennetin anahtarı, ellerinde saklanır...

Kendini sev, bu yolculuk asırlık bir öykü,
Yüreğinde saklı, sonsuzluk yoluna bir türkü.
Her adımda aşk, her nefeste şükür,
Cennetin bahçesi, sevgiyi yaşayanlar için bir ödül.

Bu sevgi dolu yolculuk, varoluşunun sırrı,
Her taşında emek, her dalında bir hatıra saklı.
Kendini sev, sevdir, sevindir ki dünya,
Seninle yeniden can bulsun, her uyanan sabaha...

Kendini sevdikçe, başkalarını da seversin,
Kendi özünü keşfettikçe, bir evren yaratırsın.
Cennet sana yakın, içindeki sevgin kadar,
Her iyilikle yücelir, sonsuzluğa uzanır yollar...

Bu dünyadan göçerken, ardında sevgi bırak,
Ne mal ne mülk, yalnızca dostluklarla anılacak.
Kendini sev, çünkü sevgi her şeyin özüdür,
Her gönül, bir cennet bahçesi olabilir...

Erol Kekeç/12.02.2025 19:52/Sancaktepe/İST

1 Mart 2025 Cumartesi

Bembeyaz Kar gibi Gelmek İstiyorum

Rabbim, ne kirli bir sahne çizilmiş önümde,

Gözlerim yanıyor, kalbim titriyor,

Kir pas içinde büyüyen ruhlar,

Adalet susmuş, merhamet çökmüş.


Bir kar tanesi olmak istiyorum,

Bembeyaz yağan, sessizce düşen,

Her şeyi örten, kiri pası yıkayan,

Bir umut gibi saf, göklerden gelen.

Ama ne zor Rabbim, bu karanlıkta beyaz kalmak!

Ne zor doğruyu haykırmak, zulme direnmek,

Ruhumu, kalbimi temiz tutmak için savaşıyorum,

Ama insanlar uykuda, gönüller kapkara...


Dünyaya gözümü açtığımda ilk nefesim,

Anamın gözyaşlarıyla karıştı,

Hayat bir müjde miydi, yoksa başlangıcı mıydı sınavın?

Kim bilebilir ki, yolun sonunu görmeden?


Bebekliğimde saf gülüşler vardı,

Ne şeytanın fısıltıları ne dünyanın yalanları,

Sonra öğretildi bana, kazanmalısın dediler,

Vicdanın üzerine basarak, hep öne çıkmalısın.

Ama hangi zafer, hangi makam seni kurtaracak?

Toprak herkesi beklerken, hangi tahta oturacaksın?


Oysa kaybettiğimiz neydi?

Vicdan, merhamet, sevgi ve sadakat,

Biraz ekmek, biraz para için satılan ruhlar,

Yolun sonunda herkes kefeniyle eşit!

Ama bırakmıyorlar bizi düşünmeye,

Televizyonlar, sosyal medya, sahte gülücüler,

Gerçekleri unutalım diye bir sis perdesi,

Fark etmeden köle oluyoruz, boyunlarımızda altın zincirler.


Dünyanın tozu ellerime bulaşmadan,

Beyaz kalabilir miydim acaba?

Ama yollar pis, öyle bulanık ki,

Ayağımı bastığım her yer bataklık.


Kınayan gözler, susan diller,

Hakikat mezara gömülmüş,

Parçalanmış kalplerin sesi duyulmaz,

Ama Rabbim, sen bilirsin!


Ben de bilirim, bir hesap günü var,

Ne bir kuruş eksik, ne bir kuruş fazla,

Kirli elleri yıkayan deniz bile temizleyemez,

Ama senin adaletin, her şeyi siler!

Ey insan! Daha ne kadar böyle yüreksizce susacaksın?

Bir gün gelecek, gök yarılacak,

Sana susmanı öğretenler seni orada yalnız bırakacak!


Rabbim! Bu yeryüzünde kaybolmadan,

Sana bembeyaz dönmek istiyorum,

Kirlenmiş ruhlar arasında lekesiz kalmak,

Haramdan uzak, helal ile yaşam bulmak.


Ne taht isterim, ne taç,

Ne ün isterim, ne alkış,

Sadece rızanı isterim Rabbim,

Ve bembeyaz bir kar gibi, sana varmayı...

Ama biliyorum ki bu yol çetin,

Ne kadar saf olsam da, kırmak isteyecekler,

Zulme boyun eğmemi isteyecekler,

Ama ben, kar gibi, sessizce düşsem de yere,

Erirken bile iz bırakacağım kalplerde!


Ey dünya! Sana bir ültimatomdur bu,

Beni kirletemedin, çürütemedin,

Bu kirli düzenin parçası olmayacağım,

Bembeyaz bir kar gibi Rabbime yükseleceğim!

Ey insan! Uyan, unutma, düşün!

Hakikat sana fısıldarken kulağını tıkama,

Zira bir gün kar bile yağmaz olur,

Ve o zaman, kiri temizleyecek ne kalır?


Erol Kekeç/24.02.2025/Namazgah/İST

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...