20 Şubat 2025 Perşembe

Karanlık Miras-Türkiye'nin Yönetim Geleneği Üzerine Bir İnceleme

 


Tarih, bir milletin hafızasıdır. Ancak hafızanın sürekli aynı kalıplarla işlenmesi, geleceğe dair umutları törpüler. Türkiye'nin siyasi tarihi, ne yazık ki, yönetimi ele geçirenlerin güvende olduğu, ancak halkın sürekli belirsizlik içinde bırakıldığı bir döngüye sıkışmış durumda. Bu döngü, sadece rejim değişiklikleriyle değil, zihniyet değişikliğiyle kırılabilir. Ancak bugüne kadar ne ideolojiler ne de farklı yönetim anlayışları, bu kadim çelişkiyi aşmayı başaramadı. Yönetimde olanın dokunulmaz olduğu, geri kalanların ise hep bir tehlike olarak görüldüğü bu zihniyet, ülkenin kaderini belirleyen en büyük engellerden biri haline geldi.

Yönetimde Olanın Güvenliği, Halkın Belirsizliği

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte, devletin bekası her zaman bireyin güvenliğinden önce geldi. Osmanlı'da padişahın mutlak otoritesi, devlete yönelik her türlü tehdidin şiddetle bastırılmasını meşrulaştırırken, halk sadece devletin devamlılığı için bir araç olarak görüldü. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu anlayışın izlerini görmek mümkündü. Yeni rejim, modernleşme adına köklü değişiklikler yaparken, halkın güvenliğini ve refahını öncelemekten çok, devletin bekasını sağlama almaya odaklandı.

Darbeler, muhtıralar, olağanüstü haller ve kriz dönemleri boyunca yönetimde olanlar, her daim kendilerini koruma refleksiyle hareket etti. Bürokrasi, ordu, yargı ve medya gibi güç odakları, yönetenlerin güvenliğini sağlayan bir kalkan görevi gördü. Ancak bu kalkanın dışında kalan halk, sürekli değişen kurallar, yasaklar, baskılar ve belirsizliklerle baş başa kaldı. Kimi zaman sağ-sol çatışmaları, kimi zaman Kürt meselesi, kimi zaman din eksenli tartışmalar ile ülke sürekli bir kutuplaşma içine hapsedildi.

İdeolojilerin Değişmesi, Ama Zihniyetin Aynı Kalması

Siyasi partiler, ideolojiler, rejimler değişse de, yönetenlerin mantalitesi büyük ölçüde aynı kaldı. Demokrat Parti’nin baskıcı uygulamalarından, 1960 ve 1980 darbelerinin otoriter yönetimlerine; 90’ların faili meçhullerinden, 2000’lerin güvenlikçi politikalarına kadar farklı dönemlerde farklı yüzlerle ama aynı zihniyetle karşı karşıya kaldık. Bu zihniyetin temelinde, devleti yönetenlerin kendilerini ülkenin sahibi olarak görmesi ve muhalif olan herkesi potansiyel bir tehlike olarak değerlendirmesi yatıyor.

Türkiye’de siyasi aktörlerin, iktidara geldiklerinde “biz ve onlar” ayrımına dayalı bir yönetim anlayışını benimsemeleri, toplumu sürekli bölen ve kutuplaştıran bir atmosfer yarattı. Mevcut iktidarlar, muhalefeti bir denge unsuru olarak görmek yerine, bir tehdit unsuru olarak algıladılar. Muhalefetteyken demokrasi ve özgürlük vaatleri veren birçok siyasi figür, iktidara geldiğinde benzer baskıcı yöntemlere başvurmaktan kaçınmadı. Böylece halk, hangi partinin kazandığından bağımsız olarak, sürekli olarak bir güç savaşının parçası haline getirildi.

Korku Üzerine Kurulan Yönetim Algısı

Bu döngünün temelinde, korku siyasetinin baskın olması yatıyor. Kimi zaman komünizm korkusu, kimi zaman irtica tehdidi, kimi zaman dış mihraklar bahanesiyle toplum sürekli bir tehdit algısıyla yönetildi. Medya, eğitim sistemi ve hatta dini söylemler bile bu korku mekanizmasını pekiştiren araçlar olarak kullanıldı. Böylece bireyler, sürekli olarak otoriteye bağımlı hale getirildi ve kendi kaderlerini tayin etme bilincinden uzaklaştırıldı. Halk, yönetimin bir parçası olmaktan çok, yönetilen ve yönlendirilen bir kitleye dönüştürüldü.

Zihniyet Değişmeden Kader Değişmez

Peki, bu kader değişebilir mi? Elbette, ancak bunun için sadece yönetim değişikliği yeterli değil. Toplumsal bilincin de bu döngüyü kıracak bir aşamaya ulaşması gerekiyor. Yönetimin, halkın hizmetinde olduğu bilinci yaygınlaşmadıkça; bireylerin, haklarını savunma ve yönetimde söz sahibi olma refleksi gelişmedikçe; eğitim sistemi, medya ve hukuk, bireyi önceleyen bir yapıya kavuşmadıkça bu karanlık miras devam edecektir.

Türkiye’nin önündeki en büyük sınav, geçmişten devraldığı bu yönetim anlayışını sorgulayıp sorgulayamayacağıdır. Devleti yönetenlerin birer koruyucu efendi değil, hizmetkâr olduğu anlayışı hâkim olmadıkça, halkın can güvenliği ve refahı hiçbir zaman garanti altına alınamayacaktır.

Miras mı, Mühür mü?

Türkiye, tarih boyunca yönetenlerin güvende olduğu, yönetilenlerin ise sürekli tehdit altında hissedildiği bir siyasi geleneği miras aldı. Ancak bu mirası geleceğe taşımak zorunda değiliz. Bu zihniyetin değiştirilmesi için bireysel ve toplumsal farkındalığın artması, eğitimin eleştirel düşünmeyi teşvik eden bir yapıya kavuşması ve hukukun gerçekten bağımsız bir şekilde işlemesi gerekiyor. Aksi takdirde, tarih tekerrür etmeye devam edecek ve her yeni yönetim, eski alışkanlıkların bir kopyası olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu karanlık mirasın sahibi olmak ya da ona mühür vurup yeni bir sayfa açmak, artık bizim elimizde.

Erol Kekeç/20.02.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...