13 Aralık 2024 Cuma

Sivrisineklerin Şahitliği

 

Bir yaz akşamıydı, Hatay’ın ovalarında,
Pamuk tarlaları, çeltik suları arasında,
Gün yavaşça batarken, çadırların önü sessiz,
Ama içerde bir hayat var, derin ve çaresiz.

Ellerde eski bir havlu, kovalanan sivrisinek,
Çocukların ağzında yarım yamalak şarkılar,
Ama şarkılar bile hüzün kokuyor burada,
Bir türkü değil, bir feryat yükseliyor havaya.

Anneler oturmuş, gözyaşı akmaz gözlerinden,
Çünkü acıyı içlerine akıtmışlar senelerdir.
Tütmeyen ocakların başında sessiz bir dua,
“Allah’ım, bu geceyi sağ çıkaralım ya…”

Soğan kokusu yayılır çadırların içine,
Ama bu koku bir huzurdur bizim gibisine.
Bir parça kuru ekmek, biraz zeytin taneleri,
Ve başımıza çöken, yaz gecesinin kederi.

Hani o soğanın acısı, gözümüzü yakar ya,
İşte o yakış, yaşamın ta kendisidir aslında.
O an gözyaşı mı akıyor, yoksa soğan mı yakıyor?
Fark edemezsin, çünkü her şey birbirine karışıyor.

Amelelerin çocukları koşturur çeltik arasında,
Bir yandan oyun, bir yandan ekmek kavgasında.
Bir taşın üstünde, yorgun bir baba oturmuş,
Başında bir fes, elleri nasırla dolmuş.

Sana anlatayım mı, ey sahte gülüşlerin sahibi?
Sizin huzur dediğiniz, bizim için bir yabancı gibi.
Siz gülüp geçerken, biz ağlar, gözyaşı dökeriz,
Ama o gözyaşları bile bir hazdır bizim dilimizde.

Kırılan bir soğan kafamızda,
Zeytin tanelerinin tuzu damağımızda,
Bu hayatın acısı kadar tadı da bizdedir,
Yoksulluğun bağrında bir huzur gizlidir.

Ama bilmezsiniz, ey beton şehirlerin kalbi,
Bizim o eski çadırlarımızda saklıydı sevgi.
Çocuklar yastık yerine taşta uyurdu,
Ama o taş bile sevgiyle dolup taşardı.

Şimdi size bakıyorum, modern hayallerinize,
Yapay gülüşleriniz, sahte sevinçlerinize.
Hiçbir şey gerçek değil, her şey plastik,
Oysa bizdeydi hayatın özü, gerçek ve dramatik.

Bizim zeytinimiz tuzlu, ama dostluk tatlıydı,
Sizin sofranız geniş, ama yüzleriniz solgun şimdi.
Çadırın önündeki basit bir öğün bile,
Sizinkinden daha gerçek, daha derindi.

Geceleri, sivrisinekler türkü söylerdi kulağımıza,
Ve biz onları dinlerdik, bir dost gibi yanımızda.
Ah, ne garip ki, o küçük yaratıklar bile,
Sizden daha içtendi, daha gerçek bir biçimde.

Hatırlıyorum o anneleri, o sessiz kahramanları,
Çocuklarını avuturken içten içe yananları.
Hiçbir söz çıkmazdı ağızlarından belki,
Ama gözlerinde bin hikaye saklıydı sanki.

O günler yoksulluktu, ama mutluluk da vardı,
Bugün zenginlik var, ama ruhlarınız karardı.
Sahte yüzler, plastik kahkahalar, yapmacık sevgi,
Bu yeni dünyanın gerçeği işte bu, ey insanoğlu!

Geceleri yıldızlar yol gösterirdi bize,
Bugün ise sokak lambalarının soğuk ışığında yitip gidiyoruz.
Siz “modern yaşam” diyorsunuz adına,
Ama biz biliyoruz, kaybettik tüm sıcaklığı.

Bir parça kuru ekmek, biraz soğan, biraz zeytin,
Ve sivrisineklerin fısıltısıydı bizim mutluluğumuzun resmi.
Şimdi o eski günlere dönmek istiyorum bazen,
Çünkü oradaydı gerçek huzurun izleri saklı.

Bize sunduğunuz bu yaşam ne kadar süslü olsa da,
O eski çadırların dumanı daha anlamlıydı aslında.
Bir anne, bir baba, birkaç çocuk ve bir dua,
Bütün dünya buna şahit olsun, o zaman mutluyduk ya…

Ama sivrisinekler hâlâ şarkı söylüyor,
Ve o şarkılar hâlâ kulağımda çınlıyor.
Çocukların tıngırdayan ağlayışları,
Hayatın melodisi gibi, hiç eksilmiyor.

Ey yoksulluğun öğretmeni,
Ey çadırların sabrı!
O günlerin izi, bu kalpte bir yara,
Ama o yara, bir onur madalyası aslında.

Bugün artık her şey sahte,
Ama o eski günler gerçekti,
Hatay’ın ovalarındaki akşamüstü,
Çeltik sularında yansıyan hüzünlü mutluluktu...

Erol Kekeç/02.10.2024/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...