Bizim taylığımız çocukluğumuzla başladı,
Bir avuç doluluğun tozunda yuvarlandık,
Tarlalar büyüttü bizi, oyunla yoğrulduk,
Beş yaşında terle tanıştık, hayata çekildik...
Koşmayı öğrendik, yorulmayı ve durmayı,
Oyunlardan kalan nefeslerle, sabahı bulmayı.
Ama sen? Siz hiç tay olamadınız,
Hayatı oynamayı daha baştan unuttunuz...
Bize derlerdi: “Tayken koş, yorulmayı bil,
Büyüyünce anlarsın, hayat senin değil.”
O yüzden çok koştuk şimdi terle kazanıyoruz hayatı,
Siz ise başkasının emeğini almayı seçtiniz, ne garip değil mi!
Tay iken oynamadan at olur mu sanırsınız?
Ama siz, oynanmamış oyunların parçalarını taşırsınız.
Bir kaptan edasıyla geminizi yürütür,
Oyun bilmez ellerinizle sahip olursunuz...
Siz küçükken oynamayı unuttunuz ya,
Şimdi her oyuncağı almak için bir hırsla koşuyorsunuz,
Kimin neyi var bilip bilmeden yağmaya çıkmışsınız,
Oyuncağa sarılıp onunla uyumayı bildiniz...
Biz soyluluğumuzdan neyi nasıl yapacağımızı hep kolladık,
Ama sizin gözlerinizden, hırsınızdan korkup geri çekildik.
Sizin soyluluğunuz, sanki bir maske,
Altında sahte gülüşler, altın renkli gölgeler.
Bir Soluk bir yaşam, nefes almaya devam ettik,
Ama siz nefes ile soysuzluğunuzu yer değiştirdiniz bir daim.
Soysuz dediniz bize, sade tarlada yorulduk diye,
Ama biz var olduğumuz alnımızın teriyle bakarız gökyüzüne...
Soylu görünmek için bağırıyorsunuz avazla,
Sanki bir köşede kaybetmişsiniz çocukluğunuzu da,
Bize yönelttiğiniz o soğuk bakışlar,
Kendi içinizde büyüttüğünüz kışlar...
Evet, bizim yollarımız başka,
Biz geçmişte oyun oynadık, şimdi yöneldik aşka.
Yaşamın yazılı bir cevabı vardı,
Sizse hayatta kalmayı başardınız oyuncaklarda…
Biz çocukken yorulduk ama doymuştuk,
Siz yorulmadınız ama bir türlü bulamamıştınız.
Her şeye sahip olmayı bir kazanç sandınız,
Oysa biz, bir dilim kuru ekmeği bile bayram saydık.
Bir soğanla gözümüzden yaş akarken gülmeyi bildik,
Zeytini bölüp kardeşçe bölüştük.
Şimdi sizin sofralarınıza bakıyoruz,
Ne çok şey var ama tat yok diyorsunuz...
Bizim geçmişimiz yorgun ama huzurluydu,
Sizinki rahat ama hırs doluydu.
Şimdi bu işlemle yüzleşin isterim,
Ne kaybettiniz, ne buldunuz bir düşünün...
Bizim yollarımız çalışkanlıkla örülü,
Sizin yöntemleriz hırsla, oyunla kördüğüm.
Biz ne kazanırsak alın terimizle aldık,
Sizse ayrıntıları dalıp terine el attınız...
Bizim toprağımız kutsaldı,
Bir soğanın acıcısı bile bizi doyururdu.
Ama sen? Bir sofrada bin nimet varken,
hiçbir şey sizi tatmin etmedi; hep eksikti bir şey...
Gemilerinizi şu anda yürütüyorsunuz,
Ama bilin ki bu gemiler hırsla, sahte yüzlerle dolu.
Siz kaptanı temsil ediyorsunuz sanıyorsunuz,
Ama geminiz, vicdanınızın denizinde kaybolmuş...
Biz oyunlarımızda özgürken,
Şimdiyse özgür bir yolculuktayız.
Ama siz, oynadığınız oyunların gölgesinde,
Hâlâ bir türlü özgürlüğü bulamadınız.
Siz kaptanlık yapın, biz yolcuları tamamlayalım,
Ama unutmayın, zamanımızı hepimizi test edin.
Geçmişin oyunları, geleceğin huzuruna bizi taşıyor,
Ama siz, ne oyun oynadınız, ne de huzur buldunuz...
Şimdi aynı yerde masada oturuyoruz,
Ama masadaki tat başka, sizin yüzünüz başka.
Biz çocuklukta güldük, oynadık, doya doya,
Siz ise şimdi, çocukluğunuzun eksiklerini tamamlama çabasında.
O nedenle biz anlarız, siz sahip olmanın peşindesiniz,
Biz geçmişteki gelişmeleri köprü kurarız,
Siz ise mevcut geçmişin oyuncaklarını ararsınız...
Bizim yolumuz başka, sizin yolunuz başka,
Ama bir yerde kesişirler,
Biz yine de size bir parça zeytin uzatırız,
Çünkü biliriz, açlığınız oyuncaktan değil, ruhtan...
Kaptanlar, taylar, oyuncaklar, gemiler,
Hepsi bir hikaye anlatıyorlar.
Ama en önemlisi şu:
Kendi hikayenizde nerede duruyorsunuz?
Biz özgürlükte oynayıp doyduk,
Şimdiyi anlama ve anlam katma derdindeyiz.
Sizse çocukluğunuzda mahrum kalmışsınız,
Her neyse onun peşinde koşuyorsunuz...
Ama durun, bir düşünün:
Hayat ne oyuncaklarla dolu, ne de kuru sofralarla.
Hayat, anlamı bulduğun yerde,
Ve o anlam, kendi ellerinizle yarattığınız yerde...
Bahadır Hataylı/13.12.2024/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder