DÜN –Toprağın ve İnsanlığın İlk Kokusu
Vaktiyle,
Gökyüzü henüz kimsenin tapusuna yazılmamışken,
Bulutlar, sınır çizmeden geçerdi dağların üzerinden.
Yağmur, parayla satılmaz, şişelere doldurulmaz,
Rüzgâr, bir markanın logosu olmazdı.
Toprağa bastığında,
Ayakkabının tabanında değil,
Yüreğinde hissederdin onun sıcaklığını.
Ve her adım,
Ataların tohum ektiği, suyla beslediği,
Gözyaşıyla suladığı bir hikâyeye basardı.
İnsan,
Yalınayak yürürdü hayata.
Yüreğinde kibir yoktu,
Cebinde fazladan taşınacak para yoktu,
Ama gözlerinde,
Sonsuz bir ufuk vardı...
O zamanlar,
Her şey sade ama derindi.
Bir ekmeğin, buğday başağının hikâyesi bilinir,
Her lokma şükürle yenirdi.
Çünkü ekmek,
Sadece un ve sudan değil,
Anaların duasından, babaların alın terinden yoğrulurdu...
Dünya,
Henüz “tüketim” kelimesini icat etmemişti.
Ağaçlar, mevsiminde meyve verir,
İnsanlar, mevsiminde dinlenir,
Her şey kendi zamanında olurdu...
Çocuklar,
Plastik oyuncaklar yerine,
Dereden topladıkları taşlarla oyun kurardı.
Bir çubuğu kılıç,
Bir yaprağı taç yapar,
Krallar gibi değil,
Birbirine dost olan kahramanlar gibi oynarlardı...
Ve insanlar,
Birbirine bakarken acele etmezdi.
Göz teması,
Bir sözleşme kadar bağlayıcı,
Bir tokalaşma,
Bir ömürlük dostluk kadar sağlamdı.
Dün,
Bizi biz yapan değerlerin ana rahmiydi.
Sevgi, karşılık beklemezdi.
İyilik, sosyal medyada paylaşılmaz,
İnsanların kalbinde yer bulurdu.
Ama sonra…
Ufukta kara bulutlar birikti.
Gökyüzü hâlâ aynı gökyüzüydü,
Toprak hâlâ aynı topraktı,
Ama insan değişti.
Ve değişim, önce fark edilmeyen küçük bir çizikti.
Sonra, derin bir yaraya dönüştü.
BUGÜN –Parlak Yalanlar Ülkesi
Bugün,
Her şey daha hızlı,
Her şey daha parlak,
Ama hiçbir şey daha derin değil.
İnsan,
Kendi ruhunu hız trenine bindirdi,
Durmayı unuttu.
Düşünmek,
Bir lüks hâline geldi.
Sabahları uyanmak,
Bir hedefe koşmak değil,
Bir programın kölesi olmak demek.
Bugün,
Sokak lambaları geceyi aydınlatıyor,
Ama kimsenin yüzüne ışık düşmüyor.
Çünkü insanlar artık birbirine bakmıyor,
Baksa da görmüyor,
Görse de anlamıyor.
Kelimeler,
Ucuzladı.
Aşk, indirim günlerinde satılan bir tişört gibi,
Şefkat, “beğeni” almak için kullanılan bir fotoğraf karesi.
Ve sadakat,
Bir internet paketinin süresi kadar dayanıyor.
Büyük şehirlerde,
Kimse birbirini tanımıyor,
Ama herkes birbirinin hayatına bakıyor.
Pencereler perdeli,
Ama ekranlar hep açık.
Artık,
Bir sofrada oturmak,
Birlikte yemek yemek değil;
Her birinin elinde telefonuyla,
Aynı masada yalnız kalmak demek.
Vicdan,
En ucuz fiyata satılan lüks bir meta.
Merhamet,
Reklam kampanyalarının konusu.
Hâlbuki eskiden,
Bir insanın derdini bilmek,
Onu yarı yolda bırakmamaktı.
Bugün,
İdealler, şirket toplantılarında grafiklere gömüldü.
Ahlak,
Politik pazarlıkların en değersiz maddesi oldu.
İnsanlar,
İçinden geçtiği sokakları değil,
Trafikte harcadıkları zamanı ölçüyor.
Ve biz…
Her gün biraz daha kayboluyoruz,
Biraz daha unutuyoruz
Nereden geldiğimizi.
Gözümüz gökyüzünde değil artık,
Mağaza vitrinlerinde.
Bir zamanlar başımızı kaldırıp baktığımız yıldızlar,
Şimdi telefon ekranındaki piksellere yenildi.
Güneş doğuyor hâlâ,
Ama biz penceremizi açmıyoruz.
Çünkü haberleri gökyüzünden değil,
Sosyal medyadan alıyoruz.
Kayıp Ufuklar ve Yeni Başlangıçlar
Yarın…
Henüz kimsenin ayak basmadığı bir kıyı,
Haritası çizilmemiş bir ada,
Adı konmamış bir şarkı.
Ama şimdiden kirli eller onun toprağında kazı yapıyor.
Biz daha “umut” kelimesini telaffuz etmeden,
Onlar, umutlarımızı bir ihale dosyasına ekledi.
Yarın dediğin,
Güneşin doğduğu bir sabah değil,
Hangi ellerin güneşi perdelediğine bağlı artık.
Yarın…
Bize miras kalacak mı,
Yoksa bizden alınacak mı?
Bu, bugünkü seçimlerimizde gizli.
Bir köy var içimde,
Henüz asfalt görmemiş yollarıyla,
Çeşmesinden hâlâ soğuk su akan,
İnsanlarının kapılarını kilitlemediği…
O köy, benim yarınım.
Ama beton kuleler,
O köyün ufkunu çoktan gölgelemeye başladı.
Yarın,
Eğer bugünkü hızımızla gidersek,
Bir pazarlama stratejisi olacak.
Sevgi, “premium paket” ile satılacak,
Merhamet, üyelik kartına puan kazandıracak.
Çocuklar,
Toprağın kokusunu yalnızca belgesellerden bilecek.
Ve biz…
Bir zamanlar hayalini kurduğumuz dünyayı,
Hiç yaşamamış olacağız.
Ama yine de,
Yarın tamamen karanlık değil.
Çünkü hâlâ,
İnandıktan sonra asla vazgeçmeyen insanlar var.
Hâlâ,
Bir çiçeğin boynunu eğmesine dayanamayacak kadar yumuşak kalpli yürekler var.
Onlar ki,
Yarını, bugünün enkazından söküp çıkaracak olanlar.
Belki…
Bir gün yine,
Bir dost kapımızı çalar ve “gel kahve içelim” der.
Telefonlarımız değil, gözlerimiz birbirini görür.
Belki bir gün,
Bir çocuk elindeki tableti bırakıp,
Ağaç dallarından ev yapar.
Ve o gün,
Biz yeniden öğreniriz
Gökyüzüne bakmanın anlamını.
Yarın,
Bizimle birlikte yaşlanmayacaksa,
En azından biz, ona gençliğimizi vermeliyiz.
Çünkü eğer biz vermesek,
Onu, yalnızca çıkarı olanlar şekillendirecek.
KÜRESEL MAYMUNLUK – Maskelerin Karnavalı
Bir sahne var…
Işıkları parlak, müziği gürültülü,
İnsanların yüzünde parıldayan gülümsemeler var,
Ama hepsi plastik.
Dünyanın dört bir yanında aynı oyun oynanıyor:
Adına “medeniyet” dedikleri bir illüzyon.
Kostümler farklı,
Ama senaryolar aynı.
Ve hepimiz,
Farklı dillerde aynı repliği ezberliyoruz:
“Mutluyum… Özgürüm…”
Oysa özgürlük,
Artık satılan bir ürün;
Etiketi, üretim tarihi ve son kullanma tarihi var.
Tüket, bitir, yenisini al.
Küresel maymunluk diyorum buna,
Çünkü taklit hayatlar yaşıyoruz.
Bir ülkenin trendi,
Başka bir ülkenin aynasına yansıyor.
Kültürler, tencereye atılmış baharat gibi karıştırılıyor,
Ama lezzet değil, koku bozuluyor.
İdealler,
T-shirt baskısına indirgenmiş sloganlar.
İsyan,
Selfie ile belgeleniyor.
Dayanışma,
Hashtag kampanyasına dönüşüyor.
Ve bu arada,
Gerçek açlık, gerçek acı, gerçek zulüm
Ekranların arkasında kalıyor.
Bu karnavala herkes davetli,
Ama giriş bileti ruhundan kesiliyor.
Sen gülümserken,
Gözlerinin içindeki ışık sönüyor.
Sen eğlenirken,
Vicdanın arka sırada ağlıyor.
Ve bu maymunluk,
Yalnızca bireyleri değil,
Toplumları da birbirine benzetiyor.
Farklı renklerdeki bayraklar,
Aynı eller tarafından üretilmiş.
Farklı ideolojiler,
Aynı şirketler tarafından finanse edilmiş.
Bir gün,
Maskeler düştüğünde,
Herkesin aynı yüzü göreceğiz.
Ve o yüz,
Yorgun, aç, yalnız ve öfkeli olacak.
İDEALLERİN YOLCULUĞU –Rüzgârın Sürüklediği Bayraklar
Bir zamanlar,
İdealler gökyüzüne dikilen bayraklardı;
Rüzgârla değil, inançla dalgalanırdı.
Bir zamanlar,
Bir kelime için can verenler vardı.
"Adalet" dedin mi,
O kelimeyi hayatının merkezine koyardı insan,
Ve uğruna aç kalır, uğruna yollara düşerdi.
Oysa şimdi,
Bayraklar hâlâ dalgalanıyor,
Ama rüzgâr, kimin cebinden estiğini biliyor.
Adalet,
Konferans salonlarında sunum başlığı,
Eşitlik,
Sponsor logolarının gölgesinde bir tema.
İdeallerin hikâyesi uzun…
Bir zamanlar köy meydanlarında söylenen türkülerdeydi,
Bir zamanlar annelerin dizinde uyuyan çocukların rüyasındaydı.
Şimdi ise,
Reklam filmlerinde kullanılan fonda çalan müzikte.
Eskiden,
Bir genç “özgürlük” dedi mi,
O kelime ateş olurdu avuçlarında.
Şimdi ise,
Özgürlük, tatil paketlerinde “her şey dahil” yazısıyla satılıyor.
İdealler yola çıktı,
Dağları aştı, şehirleri geçti,
Ama şehrin ışıkları onu büyüledi.
Bir gün fark ettik ki,
İdeallerimiz cebimizde taşınan rozetlere dönmüş.
Onları sadece özel günlerde takıyor,
Sonra çekmeceye kaldırıyoruz.
Oysa idealler,
Gömlek cebinde taşınacak bir süs değil;
Onlar, insanın omzuna yüklenen ağır bir sorumluluk.
Ve biz,
O yükten kurtulmak için bahaneler ürettik:
“Dünya değişti…”
“Zaman farklı…”
“Artık kimse böyle yaşamıyor…”
Oysa dünya,
Biz değiştirdiğimiz için değişti.
Zaman,
Biz anlamını yitirdiğimiz için farklılaştı.
Kimse böyle yaşamıyor,
Çünkü biz, böyle yaşamamayı seçtik.
İdeallerin yolculuğu hâlâ bitmedi.
Bazıları hâlâ sırtında taşıyor o yükü,
Bazıları hâlâ karanlıkta bir mum yakıyor.
Onlar ki,
Bir rüzgâr çıktığında bile bayrağını yere düşürmeyenlerdir.
KAYIP RUHLAR –Kalabalığın İçindeki Issızlık
Şehir meydanına çıktığında,
Binlerce insan görebilirsin.
Ama onlara tek tek bakarsan,
Gözlerinde boşluk görürsün.
Ruhlar kaybolmuş…
İsimleri var, adresleri var,
Ama yaşadıklarını söyleyecek bir hikâyeleri yok.
Kalabalığın ortasında yalnız kalmak,
Artık özel bir durum değil,
Günlük rutinin bir parçası.
Sabahları metroya biniyorsun,
Yanında onlarca insan,
Ama kimse göz göze gelmiyor.
Çünkü göz göze gelmek,
Bir sorumluluk getirir:
“Ben seni gördüm, sen beni gördün,
Artık birbirimizi unutamayız…”
Modern dünya,
Bizi birbirimize bakmaktan bile alıkoydu.
Çünkü bakarsan görürsün,
Görürsen hissedersin,
Hissedersin de sorumluluk doğar.
O sorumluluktan kaçmak için,
Ekranlara bakıyoruz.
Kayıp ruhlar,
Sokakta yürüyen ama adım atmayanlar.
Bir hedefi olmayan,
Sadece “gitmesi gerektiği” için gidenler.
Konuşurken kelimeleri otomatik seçen,
Gülerken gözleri hareket etmeyenler.
En tehlikelisi,
Bu kaybolmuşluğun normalleşmesi.
Artık ruhsuz yaşamak,
Yadırganmıyor.
Aksine, “böyle olmak lazım” deniyor.
Çünkü ruhunu korursan,
Acı çekersin.
Ve kimse acı çekmek istemiyor.
Ama ben biliyorum,
Ruhunu kaybetmek,
Acıdan kurtulmak değil;
Sonsuz bir boşluğa düşmektir.
O boşlukta sesin yankılanmaz,
Kalbin çarpmaz,
Hayalin olmaz.
Bir toplum,
Ruhunu kaybettiğinde,
Artık hiçbir kanun, hiçbir sistem onu kurtaramaz.
Çünkü ruhsuz bir beden,
Yalnızca bir kalabalıktır,
Ama asla bir millet olamaz.
DİRENENLER –Sessiz Kahramanların Hikâyesi
Her çağın görünmeyen yüzleri vardır,
Tarihin sayfalarına adını yazdırmamış,
Heykel dikilmemiş, madalya takılmamış,
Ama yaşadığı dönemin onurunu omuzlarında taşımış insanlar…
Onlar gürültüyle yürümez,
Slogan atmaz,
Ama bir çocuğun gözyaşını silmek için
Kendi ekmeğini bölüp verirler.
Direnenler,
Gündüz işinde gücünde,
Gece vicdan nöbetinde olanlardır.
Kimse bilmez onların ne yaptığını,
Çünkü onlar gösteriş için değil,
Gerektiği için yaparlar.
Bir kadını düşün;
Evi küçük, geliri dar,
Ama mahallenin aç çocuklarını doyurmak için
Kendi çocuğunun tabağından kısar.
Onun adı tarihe yazılmaz belki,
Ama insanlığın hafızasına kazınır.
Bir öğretmeni düşün;
Yorgun, maaşı yetmez,
Ama öğrencisinin gözlerindeki ışığı söndürmemek için
Kendi cebinden kitap alır.
Ne televizyon programlarına çıkar,
Ne sosyal medyada övülür,
Ama o ışık,
Bir gün bir başka çocuğun yolunu aydınlatır.
Direnenler bazen çok yalnızdır.
Kalabalıkların ortasında bile,
Kendi sessiz savaşlarını verirler.
Kimse onlara “devam et” demez,
Ama onlar bilir:
Eğer dururlarsa,
Bir yerlerde bir çocuk daha ağlayacak,
Bir yerlerde bir vicdan daha ölecek.
Kimi zaman,
Direnmek, bir imza atmamak demektir.
Bir yanlışın altına elini koymamak,
Bir yalana ortak olmamak…
Ve bu, bazen çok daha ağır bir bedel gerektirir
Sokakta bağırmaktan.
Direnenler,
Kalpleri hâlâ sıcak kalanlardır.
Onlar bilir ki,
Bir toplumun geleceği
Meydanlarda atılan sloganlarda değil,
Sessizce yapılan doğrulardadır.
Bu insanlar,
Görünmez bir zincirin halkaları gibidir.
Birbirlerini tanımasalar da,
Aynı yükü taşırlar.
Aynı ateşi korurlar.
Ve bu ateş,
Bütün bir ormanı yeniden yeşertecek kıvılcım olabilir.
UMUDUN TEKRAR İNŞASI –Küllerden Doğan Şehir
Umudu yeniden inşa etmek,
Yıkılan bir binayı yapmaktan daha zordur.
Çünkü bina taşla,
Umut ise insanın ruhuyla yapılır.
Küller arasında dolaşırken,
Görürsün ki,
Bazı taşlar hâlâ yerinde durur.
Bazı duvarlar,
Rüzgâra ve yağmura rağmen yıkılmamıştır.
İşte umut da böyle bir şeydir;
Tamamen yok olmaz,
Sadece görünmez olur.
Umudu inşa etmek için önce,
Korkuyu yıkmak gerekir.
Çünkü korku,
Bir milletin damarlarına sessizce sızan zehirdir.
Korku varsa, söz yarım kalır,
Adım geri çekilir,
Göz yere bakar.
Sonra,
Bencilliği kırmak gerekir.
Bencil insan,
En güvenli hapishanesini kendi etrafına örer.
Ama o duvarların içinde yalnız ölür.
Umut,
Paylaşmakla çoğalır.
Bir ekmeği ikiye bölmekle,
Bir selamı karşılıksız vermekle,
Bir çocuğa “sen yaparsın” demekle çoğalır.
Umut inşası,
Bir devrim değildir;
Bir devrimden daha sessiz ama daha kalıcıdır.
Çünkü umut,
İnsanların kalbinde kök saldığında,
Artık hiçbir güç onu söküp atamaz.
Ve ben biliyorum ki,
Bir gün,
Tüm bu küresel maymunluğun,
Tüm bu sahte gülüşlerin bittiği bir sabah olacak.
O sabah,
Birbirimize bakmaktan korkmayacağız.
O sabah,
İdealler, yine gökyüzüne bakacak.
O sabah,
Yarın dediğimiz şey,
Satın alınan bir meta değil,
İnşa edilen bir hayat olacak.
Dünden Yarına Taşınan Ateş
Tarih, tek bir çizgi değildir;
Bir dağ yolu gibi kıvrılır, iner, çıkar.
Ve biz,
O yolun üzerinde hem yürüyen,
Hem de yolun taşlarını döşeyeniz.
Dün,
Annemizin dizinde öğrendiğimiz masallarda saklıydı.
Orada iyiler hep kazanır, kötüler cezalanırdı.
Bir köy meydanında akşamüstü esen rüzgâr,
Bize dünyanın adaletini fısıldardı.
Bugün,
O rüzgârın sesi kesildi.
Masalların kahramanları yok artık,
Ya da biz büyüdükçe,
Kahramanların da sadece masallarda yaşadığını anladık.
Ama yol bitmedi.
Çünkü insanlık,
Her zaman bir sonraki adıma mecburdur.
O adım bazen karanlığa,
Bazen ışığa çıkar;
Yine de atılır.
Sonsuz yolculuk,
Bir milletin hafızasıyla beslenir.
Geçmişin acıları,
Bize nasıl düşmememiz gerektiğini öğretir.
Geçmişin zaferleri,
Bize ayağa kalkma cesareti verir.
Her nesil,
Ateşi bir öncekinden devralır.
Ama o ateş, bazen güçlü yanar,
Bazen de sönmek üzere titrer.
Bizim görevimiz,
Onu korumak.
Küresel sahnede oynanan büyük oyunda,
Bizi figüran yapmaya çalışsalar da,
Bir köşede hâlâ o ateşi taşıyanlar vardır.
Bilirler ki,
Bir ulus, ateşini kaybettiğinde
Ne dili kalır,
Ne şarkısı,
Ne de çocuklarının gözünde parıltı…
Ve yolculuk,
Tek tek bireylerin yürüyüşü değil;
Birbirinin elinden tutan insanların yürüyüşüdür.
O eller bazen terli, bazen yaralıdır,
Ama sımsıkı kenetlenmiştir.
Bir gün,
O yolun sonunda büyük bir kapı açılacak.
Oradan girerken ne paramız, ne şöhretimiz, ne gücümüz sorulacak;
Sadece şunu soracaklar:
“Sen, ateşi taşıdın mı?”
Geleceğe Mektup
Sevgili yarın,
Bizden sana kalan,
Tamir edilmiş bir dünya olmayabilir.
Ama şunu bil ki,
Bu satırları yazanlar,
Ellerinden geleni yaptı.
Sana büyük saraylar bırakmadık,
Ama onurlu hikâyeler bıraktık.
Sana devasa şirketler devretmedik,
Ama dürüst bir dil bıraktık.
Sana sonsuz zenginlikler vermedik,
Ama “hak” kelimesinin gerçek anlamını bıraktık.
Bizim zamanımızda,
Rüzgârın yönünü paranın belirlediği günler yaşandı.
Ama biz,
Bazen o rüzgâra karşı yürüdük.
Bazen düşe kalka,
Bazen tek başımıza…
Evet, yenildik.
Evet, yorulduk.
Ama asla tamamen teslim olmadık.
Ve eğer bir gün sen,
Bizim bıraktığımız ateşi yeniden harlarsan,
Bilesin ki,
Biz buradayız,
Toprağın altında bile sana omuz vermeye hazırız.
Çünkü biz öğrendik ki,
Bir insanın ömrü sınırlıdır,
Ama onun inancı,
Doğru ellerde sonsuza kadar yaşar.
Sevgili yarın,
Bizden korkularımızı değil,
Umutlarımızı al.
Karanlıklarımızı değil,
Işıklarımızı taşı.
Ve unutma:
Gelecek, hazır bir armağan değildir;
Gelecek, senin ellerinle inşa edeceğin bir yoldur.
Erol Kekeç/10-14.08.2025/Sancaktepe/İST
.webp)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder