"Hakkı ile Takdir Etmediniz”
Ey göklerin ve yerin Sahibi,
Sen ki, kudretinle dağları köklerinden sökersin,
Denizleri köpük köpük kabartırsın,
Bir nefeste hayat verir,
Bir emrinle de her şeyi yok edersin.
Ama biz…
Yeryüzünde yürüyen bu aldanmış insan sürüsü,
Seni hakkıyla takdir etmedik.
Söz verdik;
Ellerimizi semaya kaldırıp,
Dudaklarımızdan yeminler döktük,
“Yalnız Sana kulluk edeceğiz” dedik.
Sonra döndük;
Zalimlerin sofrasına oturduk,
Mazlumların kanını, ekmeğimizin kırıntısına sürdük...
Geceleri secdeyi unuttuk,
Sabahları menfaatin peşinde koşarak uyandık.
Rızanı bırakıp rızkı çalanların kapısında bekledik...
Ey Kudret Sahibi!
Sana iman ettiğini söyleyen diller,
Kalplerdeki dünya putlarını kıramadı.
Ve biz, tıpkı önceki kavimler gibi,
Ayeti unuttuk, hükmünü unuttuk,
Ama hâlâ Müslüman olduğumuzu söyledik...
Görüyor musun ey insan!
Gazze’de çocukların cansız gözleri,
Sana bakan o son bakış…
Bir annenin göçük altında donmuş elleri,
Senin sofrandaki tuza dokunuyor.
Ama sen, ekranın başında çayını yudumlayarak izliyorsun!
Oysa yer titriyor, gök şahit,
Ve ilahi terazi,
Senin suskunluğunu da tartacak.
Ey kalbi taş kesilenler!
Allah’ı hakkıyla takdir etseydiniz,
Zulüm karşısında korkmazdınız,
Mazlumun elinden tutardınız,
Ve adalet uğruna canınızı ortaya koyardınız.
Ama siz,
Kendi koltuğunuzun gölgesinde,
Kendi karnınızın doymasında,
Ve kendi malınızın hesabında kayboldunuz.
Ey İnsanlık!
Bir gün perde kalkacak,
Gökyüzü yarılacak,
Dağlar yürüyen yığınlar gibi devrilecek.
O gün size,
“Allah’ı hakkıyla takdir ettiniz mi?” diye sorulacak.
Ve suskunluğunuz,
Cevabınız olacak.
"Allah'ı Hakkıyla Takdir Edemediniz" -2
Ey insanlık!
Başını göğe kaldır, yıldızlara bak!
Gökyüzü, senin göğsüne sığdırdığın küçük hesaplardan
daha engin, daha derin, daha sonsuz…
Ve sen, Rabbinin kudretini bilmeden
adım atan bir yolcu gibi,
karanlıkta kendi gölgene bakıp
“işte hakikat” diyorsun.
Oysa Kudret Sahibi,
bir tek kelimesiyle var eden,
bir tek emriyle yok eden,
kâinatı inci taneleri gibi boşluğa dizen Allah’tır.
Ama siz O’nu hakkıyla takdir edemediniz!
Kendi ellerinizle yonttuğunuz putlara,
taşlara, paraya, koltuklara, makamlara,
“bize yol göster” diye yalvarıyorsunuz.
Ey ümmet!
Dilimde Kur’an, elimde tespih,
ama pazarda hile, sofrada haram,
meydanda korkaklık…
Dünya zulümle dolmuş,
mazlumun feryadı göğe yükselmiş,
ama sen hâlâ cüzdanını imanından önce koruyorsun...
Firavun’un sarayında maaşlı köleler gibi
zalimlerin sofrasında yemek yiyor,
sonra da secdede “Ya Rabbi, bize yardım et” diyorsun.
Allah yardım eder mi, ey gafiller?
Yardım, zalimin sofrasını terk edenedir!
Yardım, mazlumun safında dimdik duranadır!
Bak Gazze’de çocuklar taşla direnirken,
sen alışveriş merkezlerinde indirim kovalıyorsun.
Sana “boykot” denildiğinde,
cebindeki kartın limitini hatırlıyorsun.
Oysa boykot, kartla değil; kalple başlar!
Kalp, Allah’a teslim olmadan hiçbir savaş kazanılmaz!
Ey kendini Müslüman sanan toplum!
Kudüs düştü, senin onurunla birlikte…
Doğu Türkistan susturuldu, senin dilinle birlikte…
Afrika sömürüldü, senin vicdanınla birlikte…
Çünkü siz Allah’ı hakkıyla takdir etmediniz!
Bir gün gelecek,
dağlar yürür, denizler taşar,
gök yarılır, yıldızlar dökülür…
İşte o gün,
“Keşke Rabbimizi tanısaydık, keşke teslim olsaydık” diyeceksiniz.
Ama o gün pişmanlık,
buz gibi bir taşın üstünde erimeyen kar olacak...
Şimdi söyle bana ey insan!
Rabbini hakkıyla takdir etmeyen,
hangi savaşta galip gelir?
Hangi duada kabul bulur?
Hangi adımda cennete yaklaşır?
Kalk!
Önce yüreğini temizle,
sonra elini, sonra dilini…
Mazlumu kucakla, zalime meydan oku!
Çünkü bu çağın en büyük ihaneti,
hak bildiğin davada susmaktır!
Rahman’ın İkazı – Yeryüzü Destanı
Ey insan!
Sen ki toprağın bağrına düşen ilk nefesin sahibisin,
Sen ki gökyüzünün yıldızlarını saymakla ömrünü tüketen gezgin,
Bir bilseydin…
Ne için yaratıldığını,
Hangi sözün yükünü taşıdığını,
Kimin huzurunda hesap vereceğini…
Lakin sen!
Dağların bile titrediği emaneti,
Bir oyun, bir eğlence bildin…
Altın ve gümüşten tahtlar kurdun,
Kardeşinin kanını dökerek...
Ey yeryüzü!
Gördün sen Firavunları, Nemrutları,
Gördün şehirlerin nasıl kibirden şişip
Sonra bir nefesle yıkıldığını…
Saraylarda zulmün yankısı büyürken
Çölde mazlumun duası göklere ulaştı...
Ve Rahman dedi ki:
“Benim arzım geniştir,
Bana kul olun yalnızca.
Benim sözüm dosdoğrudur,
Benim vaadim haktır.”
Ama sen ey insan!
Kendini unuttun…
Malının esiri,
Koltuğunun kölesi,
Şöhretinin zebunu oldun.
Gazze’nin çığlığına sağır kulaklar taktın,
Yetimin gözyaşını selin altında bıraktın,
Ve sonra “Biz de Müslümanız” dedin,
Namazın secdesini
Zulmün sofrasında bozdun...
Gök gürledi, yer titredi,
Rahman’ın ayetleri
Gecenin karanlığında yıldırım gibi çaktı:
“Siz Allah’ı hakkıyla takdir edemediniz!”
Bu söz, bir dağın kalbine inseydi paramparça olurdu,
Ama senin taş kesilmiş yüreğine dokunmadı bile...
O gün gelecek…
Yıldızlar dökülecek birer birer,
Denizler kaynayacak,
Ve sen, ey insan!
İnkârınla, ikiyüzlülüğünle,
Rahman’ın huzuruna çağrılacaksın...
O zaman ne malın kalacak, ne makamın,
Ne bayrakların, ne ideolojilerin…
Bir tek amel defterin kalacak elinde,
Ve onun sayfaları senin asıl yüzünü gösterecek.
O yüzden ey insan!
Bugün tövbe et,
Zulmü bırak,
Mazluma koş,
Ve bil ki:
Allah’ın adaleti ertelenmez,
Sadece sana mühlet verilmiştir..
Mahşer Günü –Kudretin Çağrısı
Ve vakit geldi…
Gök yarıldı, yıldızlar düşüp karardı,
Denizler taşarak ateşe karıştı,
Dağlar yürüyen yığınlar gibi devrildi.
Zaman sustu.
Takvimler yırtıldı,
Saatin ibresi kopup boşluğa savruldu.
Göklerin kapıları birer birer açıldı,
Ve melekler, saf saf dizilip
Rabbin emrine boyun eğerek
Yeryüzüne indi.
Sura üflendi!
O ses…
Ne bir fırtınanın uğultusuna benzer,
Ne de bir ordunun gürültüsüne…
O ses, kemiklere işler,
Kalpleri paramparça eder,
Dağların taşlarını un ufak eder.
İnsanlar…
O gün kabrinden fırlayan çekirge sürüleri gibi
Sağa sola bakmadan koşacak.
Kimi annesini tanımayacak,
Kimi kardeşini,
Kimi evladını…
Çünkü herkesin derdi kendinedir o gün.
Ve o büyük nida yankılanacak:
"Bugün mülk kimindir?"
Ses, arşın altını dolduracak;
Ne dünya lideri cevap verecek,
Ne kibirli komutan,
Ne de gururlu hükümdar…
Tek cevap duyulacak:
"Mülk, tek ve kahhar olan Allah’ındır!"
Defterler açılacak…
Ve o sayfalar,
Ne mürekkep kokar,
Ne kâğıt hışırtısı duyar.
Onlar, gözyaşının, kanın ve terin
Yıllarca işlediği sayfalardır.
Bir köle, efendisine bakar gibi bakacak Rabbi’ne,
Ama o gün ne malın kefareti olur,
Ne makamın şefaat eder,
Ne de sözlerin…
O gün,
Adalet terazisi kurulur;
Ve en küçük bir iyilik,
Bir hardal tanesi kadar bile olsa,
Terazinin kefesine bırakılır.
Yine en küçük bir kötülük de…
O gün hiçbir şey unutulmaz!
Ey insan!
O gün pişmanlığın faydası yoktur,
Çünkü pişmanlık,
Dünya toprağında yeşeren bir çiçektir;
Ahiret topraklarında filizlenmez.
Ve çağrı gelir:
"Ateşe gidenler sağa,
Rahmet gölgesine koşanlar sola ayrılsın!"
Ayaklar titrer,
Diller tutulur,
Gözler yere kapanır…
Ama kulaklar,
Hâlâ o sesi duyar:
“Allah’ı hakkıyla takdir edemediniz!”
Cennet Kapıları Açıldığında
Işık, gözlerimizi kamaştırdığında
Ve bütün korkuların üzerinden şefkatle silindiği o günde,
Irmaklar, altın kıyılardan gümüş sular akıtırken
Her yudumu, yeryüzünde hiç tatmadığımız huzur gibi olacak.
Gölgesiz bir gök,
Solmayan çiçekler,
Bir daha ayrılığın hatırlanmadığı sarılışlar…
Ve Rabbimizin, “Artık size korku yok, hüzün yok” diye seslendiği an,
Tüm yorgunluklarımız düşecek omuzlarımızdan.
Cehennem Kapıları Kapatıldığında
Ama…
İnkârın ve zulmün izinde gidenler için
Kapanacak başka kapılar.
Orada ışık yok,
Sadece zifiri bir pişmanlık var.
Ateş, teni değil; ruhu yakacak.
Yalvarışlar, cevapsız kalacak.
“Ne olur bir gün, bir an, bir nefes daha…” diyen sesler,
Alevlerin uğultusuna karışıp boğulacak.
Ve her çığlık,
Bu dünyada görmezden geldikleri adaletin yankısı olacak.
Ey insan!
Bugün kalbin hâlâ atıyor, dilin hâlâ konuşuyor,
Önünde hâlâ bir yol var.
Ya nurlu bahçelere yürürsün,
Ya da kendi ellerinle ateşi beslersin.
Seçim, şimdi; pişmanlık, sonsuz olmadan önce…
Erol Kekeç/07-10.08.2025/Sanccaktepe

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder