Yüklerimle
Benim olan ne varsa, doldurdum ceplerime.
Bir avuç küskünlük, birkaç yanık düş,
Ve hiç söyleyemediğim, sadece içimden tekrarladığım dualar…
Ağzımda birkaç kelime küfür,
Çünkü bazen sessizlik boğuyor insanı,
Bazen de en ağır sözler bile yetmiyor acıya.
Küfür değil aslında söylediklerim,
Hayata atılmış çaresiz feryatlar…
Aklımda yine sen,
Hiç çıkmayan, hiç tamamlanmayan,
Yarım kalmış bir şarkı gibi.
Sana dair ne varsa,
Yıllar geçse bile taşımaya mecburum sanki.
Kalbimde kırık aynalar,
Her baktığımda farklı yüzler gösteren,
Ama hiçbiri gerçek olmayan yüzler.
Ben, bütün bu parçalarımla
Bir bütüne kavuşamadan,
Sessizce, derin bir nefesle,
Gidiyorum...
Gidiyorum, çünkü kalmak ölüme benziyor artık.
Gidiyorum, çünkü olduğum yerde çürüyorum.
Gidiyorum, çünkü hayat beni hiçbir yere çağırmıyor,
Ama yine de yollar susmuyor.
Bir yol var önümde,
Bilinmez, karanlık, ürkütücü,
Ama çağırıyor.
Ve ben, bütün kırıklarımla,
Gidiyorum...
Bir zamanlar küçük bir çocuktum ben,
Ceplerinde misketler,
Avuçlarında rengârenk düşler taşıyan.
Koşarken düşen dizlerim vardı,
Ama anneme göstermeye utanırdım,
“Yine ne yaptın?” der diye.
Ben kendi yaralarımı gizlice yıkamayı,
Kendi gözyaşlarımı saklamayı o zaman öğrendim...
Çocukluk dediğin şey,
Kimi için şen kahkahalar,
Benim içinse yarıda kesilmiş oyunlar oldu.
Kapının önünde birden kesilen gülüşler,
“Yeter artık!” diye bağıran sesler…
Ben, çocuk olmanın hakkını hiç veremedim.
Çünkü büyümek, benim payıma çok erken düştü...
Oyuncaklarımdan önce,
Korkularımı tanıdım.
Masallarımdan önce,
Gece yarısı kavgalardan yükselen sesleri duydum.
Bir masal kahramanı olmak isterdim,
Ama hep masalın kırık yerinde uyuyakaldım.
Sabah uyanınca da kimse bana
“Kaldığımız yerden devam edelim” demedi.
Masal bitmedi, ben yarım kaldım...
Şimdi ceplerimde misketlerim yok,
Onların yerini taş gibi ağır pişmanlıklar aldı.
Her taş bir yenilgi,
Her taş bir suskunluk,
Her taş bir “neden ben?” sorusu.
Ceplerim ağırlaştıkça yürüyemez oldum,
Ama yine de o taşlarla birlikte
Yoluma devam etmek zorundayım...
Çocuk kalmak istedim hep,
Bir ağacın gölgesinde oturup
Hiç büyümemek, hiç hesap vermemek…
Ama hayat izin vermedi.
Omuzlarıma koca bir yük bıraktılar,
“Artık sen büyüdün” dediler,
Ben hazır değildim ki!
Bir çocuğun ellerine koca bir dünyanın yükü bırakıldı,
Ve ben o gün bugündür
Eğilmiş omuzlarla,
Gidiyorum...
Çocukluğumu yanımda taşıyorum hâlâ,
Sararmış bir defterin arasında,
Köşesi kopmuş bir fotoğraf gibi.
Bazen o defteri açıp bakıyorum,
Ama yazılar silik, fotoğraf puslu.
Orada bir çocuk gülüyor,
Ama ben hiç gülmedim ki!
O gülüş bana ait değilmiş gibi,
Yabancılaşıyorum kendi yüzüme...
Gidiyorum…
Çünkü çocukluğum yarım kaldı,
Ve ben artık onu tamamlayamayacağım.
Gidiyorum…
Çünkü o yarım kalan masalların
Kahramanı olamadım hiç.
Belki yolun sonunda
Kendi masalımı yeniden yazabilirim diye,
Çocukluğumu cebime koydum,
Gidiyorum...
Beceremediğim evlatlığım var omuzlarımda.
Ne annemin duasına sığabildim tam anlamıyla,
Ne babamın siteminden kurtulabildim.
İkisinin arasında sıkışmış bir hayat yaşadım;
Ne tamamen onların göz nuru,
Ne de tamamen terk edilmiş bir yabancı oldum.
Hep arada, hep eksik…
Annemin bakışları hâlâ gözlerimin içinde.
Bir yanda sonsuz şefkat,
Diğer yanda sessiz bir kırgınlık…
O kırgınlık bana,
Benim olmayan bir gölge gibi yapıştı.
Annem hiç yüksek sesle söylemedi,
Ama ben hep duydum içinden geçenleri:
“Keşke biraz daha farklı olsaydın,
Keşke biraz daha güçlü, biraz daha uslu…”
Babamın dudaklarının kenarında kalan sözlerse
Hiç söylenmemiş bir sitemin ağırlığıydı.
O hiç konuşmadı belki,
Ama suskunluğunda bir dünya dolusu öfke saklıydı.
Bana hiç “Aferin oğlum” demedi;
Ben de hep başımı eğdim,
“Demeyecek” diye bildiğim için...
Evlat olmak nedir,
Ben hiç öğrenemedim.
Bir yanım hep çocuktan kalma ürkeklik,
Bir yanım da büyümenin getirdiği yorgunluk.
Ne zaman annemin ellerine tutunsam,
Parmaklarım kaydı;
Ne zaman babamın gözüne baksam,
Bakışlarımı kaçırdım.
Sevilmeyi hak edemedim belki de,
Ya da ben kendime hiç izin vermedim sevilmeye...
Şimdi evlatlığımı da ceplerime koydum,
Eksik, yarım, çatlak bir hediye gibi.
Annemin sessiz gözyaşları,
Babamın sakladığı sitemleriyle birlikte
Yanıma aldım.
Belki başka diyarlarda
Bir evlatlık yeniden doğar içimde,
Belki başka bir gökyüzünde
“İyi ki” dedirtebilirim onlara.
Ama burada değil,
Artık burada değil...
Gidiyorum…
Annemin sessizliğiyle,
Babamın suskunluğu ile,
İçimdeki eksik evlatlıkla,
Gidiyorum.
Başaramadığım işler var ardımda,
Yarım kalan projeler,
Sonu gelmeyen denemeler…
Bir masanın başında günlerce oturup,
Hiç kimsenin önemsemediği raporlar yazdım.
Bir ekranın karşısında saatlerce durup,
Kimsenin bakmadığı satırlara hayatımı gömdüm...
İş denilen şey,
Bir ömrü yavaş yavaş kemiren bir kurt gibi
İçimden yedi geçti beni.
Başarı dedikleri,
Her gün biraz daha boynunu eğmekti aslında.
Terfi ettikçe küçülmek,
Yükseldikçe içinden eksilmek…
Ben o merdivenleri çıkamadım,
Çıkanlara da hiç imrenmedim.
Çünkü o merdivenler hep kırık,
Her basamakta bir vicdan kırığı,
Her adımda bir ruh çöküşü vardı...
Toplum dediğin şey,
İnsanı anlamak için değil,
Yargılamak için bakıyor yüzüne.
Ne giydiğini, ne aldığını,
Ne kazandığını, ne kaybettiğini…
Herkes sana bir ayna tutuyor,
Ama o aynada gördüğün hep sen değilsin.
Onların görmek istediği,
Senin hiç olmadığın bir yüz…
Kalabalıkların ortasında hep yalnızdım.
Gürültünün tam ortasında sessizliğe gömüldüm.
Bir kahkahada payım yoktu,
Bir başarı hikâyesinde adım yazılmadı.
Toplum beni hiç fark etmedi,
Ben de toplumu fark etmeye çalışmadım.
Belki de bu yüzden hep arada kaldım:
Ne onlardan,
Ne tamamen kendimden…
İş hayatım bir defterde yarım kalmış sayfalar gibi,
Toplum içindeki yerim ise
Asla yazılmamış bir cümle…
Ben kendime bile ait olamazken,
Onların gölgesine nasıl sığabilirdim ki?
O yüzden, bütün başarısızlıklarımı,
Kaybettiğim iş arkadaşlıklarını,
Tutunamadığım umutları,
Bir çantanın içine doldurdum.
Ağırlaştı çanta,
Ama ben taşımaya razıyım.
Çünkü o çantayı bırakacak bir yerim yok.
Ve onunla birlikte,
Yine sessizce,
Gidiyorum.
Bitmeyen sağlık problemlerim var,
Her sabah yeniden başlayan,
Her gece bitmeyen bir savaş gibi.
Bedenim bana dar geliyor artık,
Dizlerim taşımıyor,
Omuzlarım eğiliyor,
Kalbim yoruluyor.
İçimde her hücre, ayrı ayrı bağırıyor:
“Artık yetti!”
Stresten kopardığım tırnak kenarlarım,
Küçük ama derin yaralarla dolu.
O yaraları kimse görmüyor,
Ama ben her gün kanadığını biliyorum.
Çünkü ruhun taşıyamadığını
Beden saklamaz uzun süre.
Bedenimden taşan her yara,
Aslında içimin isyanı...
Dişlerim sıkmaktan kırıldı,
Dudaklarım susmaktan çatladı,
Gözlerim uykusuzluktan kurudu.
Bedenim bir harita artık:
Her çizgisinde başka bir acının izi var,
Her köşesinde başka bir yenilginin işareti.
Ben kendime baktığımda
İçinde yaşlanmış birini görüyorum,
Oysa aynadaki yüzüm hâlâ yarım gençlik taşıyor.
Zamanla yarışamadım,
Zaman beni ezip geçti...
Hastane koridorlarında çok bekledim,
İlacın kokusunu ezberledim,
Doktorların yüzünde
Hep aynı cümleyi okudum:
“Sabret.”
Ama sabır da bir yere kadar,
Çünkü sabır da yoruluyor bir gün.
Artık bedenim bana ait değil gibi,
Beni taşıyan bir gölge sanki.
Ben ruhumu sürüklüyorum,
Bedenim ardından düşe kalka geliyor.
Ama ben o yorgun tenimi de yanıma alıyorum,
Her ağrısıyla, her çizgisiyle.
Çünkü o da benim,
O da benim kaderim...
Bavuluma koydum kırık dişlerimi,
Çantama sakladım sürekli ağrıyan başımı,
Ceplerime sıkıştırdım kanayan tırnak kenarlarımı.
Bedenimi paramparça halde yanımda taşıyorum,
Bir gün belki tamamlanır diye.
Ve bütün bu ağırlıklarla,
Adımlarım tökezlese de,
Gidiyorum...
Eskiden yanımda oturan çoktu,
Şimdi adını bile hatırlamadıklarım var.
Telefon defterim dolu,
Ama arayacak kimse yok.
Mesaj kutularım sessiz,
Bir tek kendi yankım düşüyor içlerine.
Dost dediklerim birer birer uzaklaştı,
Kimisi menfaatini aldı gitti,
Kimisi kendi derdine kapandı.
Ben ortada kaldım,
Bir gölge gibi,
Bir sessizlik gibi.
Kalabalıkların ortasında en yalnız bendim,
Sesler birbirine karışırken
Benim cümlelerim boğazıma düğümlendi.
Yanımdan geçenler yüzüme bakmadı,
Gözlerimin içindeki kırgınlığı kimse görmedi.
Yalnızlık, çığlık atmadan da duyulabiliyormuş,
Ben onda öğrendim bunu...
Dost sandığım ellerden kayıp düşerken
Beni tutan sadece kendi gölgem oldu.
Ama gölgem de karanlıkta kayboldu,
O zaman anladım:
İnsan, bazen kendi kendine bile yetemiyor...
Bir masanın etrafında gülenler vardı eskiden,
Şimdi aynı masada tek başıma oturuyorum.
Çatal sesleri yok, kahkahalar yok,
Sadece tabaktaki ekmeğin yalnız kırıntısı var.
O kırıntıya bakarken anlıyorum,
Aslında insanı doyuran ekmek değil,
Paylaşmakmış...
Yalnızlık, bir odada sessizlik değildir sadece,
Yalnızlık, yüzlerce kişinin arasında bile
Konuşacak kimse bulamamaktır.
Ben bunu defalarca yaşadım.
Şimdi yanımda oturan boş sandalyelerle konuşuyorum,
Onlar beni hiç terk etmiyor.
Belki de en sadık dostlarım onlardır artık.
Ama yine de içimde bir umut taşıyorum:
Bir gün, kalabalıkların ortasında
Biri gözlerimin içine bakacak,
Ve diyecek ki:
“Ben buradayım.”
İşte o gün, yalnızlığımın zinciri kırılacak...
Her şeyin yıkıldığını sandığım anda
Birden içimde küçük bir kıvılcım yanıyor.
Adını umut koyuyorum.
Küçük, ama söndürülemeyen bir ateş gibi,
Karanlığın içinden bana göz kırpıyor.
Gözlerim uykusuzluktan ağır,
Yüreğim yüklerden yorgun,
Ama hayallerim var hâlâ,
Onlar olmasa nefes almak bile anlamsız olurdu.
Bazen çocukluğumun oyunlarına sığınıyorum,
Bazen gökyüzündeki yıldızlara dilek bırakıyorum.
Çünkü biliyorum:
Hayal kurmak, insana yasaklanamaz...
Umut, çoğu zaman bir yabancı gibi gelir kapıma,
Usulca vurur,
Açarsam gülümser,
Kapatırsam küser, gider.
Ben hep açmaya çalıştım kapımı,
Küçücük de olsa bir tebessüm için.
Küllerin arasından çıkan bir filiz gibi
İncecik, narin, ama dirençli.
Hayallerim kırılmış olsa da
Parçalarını birleştirip yeniden kuruyorum.
Kimi zaman büyük bir denizin kıyısında yaşamak,
Kimi zaman bir çocuğun gözlerinde
Geleceğe umut taşımak...
Yalnızlığın koynunda bile umut var aslında,
Bir gün kapıyı çalan biri olur belki diye
Hazır bekleyen bir sandalye gibi.
Bir gün güneş, en karanlık perdenin ardında
Bütün ihtişamıyla doğacak diye.
İşte bu yüzden hayallerimi diri tutuyorum...
Belki yarın değil, belki yıllar sonra,
Ama umut hep tohum gibi kalbimde,
Ve ben her sabah suluyorum onu
Bir damla inançla,
Bir damla sabırla.
Çünkü biliyorum:
Küllerimden yeniden doğabilirim,
Kırıklarımın içinden yeniden ışık yayabilirim.
Ve belki de bütün bu yolculuk,
Beni tam da olmam gereken yere götürüyor...
Yolun sonunda öğrendim ki,
Hayatın bütün gürültüsü içinde en değerli şey,
Sessizliğin kucağında huzur bulabilmekmiş.
Bir zamanlar kaçtığım yalnızlık,
Aslında bana kendimi getiren bir dostmuş.
Çünkü kalabalıkların arasında kaybolmuş sesim,
Kendi içimde yankılanınca yeniden anlam kazanıyor.
Sessizlik artık bana acı değil,
Bir şifa gibi dokunuyor ruhuma.
Kırgınlıklarımı alıyor,
Hayallerimi saklıyor,
Umudumu koruyor.
Ve ben fark ediyorum:
Hayat, hep bir arayış değil,
Bazen sadece kabullenmekmiş.
Yalnızlıkla kavga etmiyorum artık,
Onu bir düşman gibi görmüyorum.
Çünkü öğrendim ki,
İnsan en çok kendiyle barışınca özgürleşiyor...
Kalabalıkların ortasında susmayı,
Yalnızken bile gülümsemeyi,
Ve en önemlisi,
Kendi içimdeki o kırık parçaları sevmeyi öğrendim.
Hayatın bana öğrettiği en büyük ders bu oldu:
Kaybolduğunu sandığın her şey,
Bir başka biçimde geri dönüyor insana.
Sevgi bazen bir tebessümle,
Umut bazen bir kuş kanadında,
Barış bazen sadece kendi nefesini dinlemekle.
Ve şimdi biliyorum,
Hiçbir yolculuk boşuna değilmiş.
Her acı, her yalnızlık, her kırılma,
Beni daha derin, daha anlamlı bir insana dönüştürdü.
Artık sessizliğe kızmıyorum,
Onunla dost oldum.
Ve bu dostlukta,
Ömrümün en berrak huzurunu buldum...
Erol Kekeç/24-28.08.2025/Sancaktepe/İST
.png)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder