Bir çocuk yatıyor basamak taşında,
sırtında yüzyılların enkazı,
yanında çuval,
dünyanın artıklarıyla dolu...
O çuvalda yalnızca şişeler, kırık oyuncaklar yok,
bizim utanmazlığımız var,
bizim gözlerimizi kapatışımız,
bizim sofralarımızdan taşan artıklar...
O çocuk şimdi uyuyor,
ama uyku değil bu,
çağın üstüne çökmüş bir ağırlık.
Küçücük alnında
medeniyetinizin yalan parıltısı yazılı...
Soruyorum size:
Hangi saray hangi taht
bu taş basamak kadar gerçek?
Hangi şarkı hangi ezgi
bu çocuğun suskunluğundan daha yüksek?
Şehirden geçenler,
başlarını çeviriyor hızla,
çünkü bilirler:
bir çocuğun aç uykusu,
bütün şatafatları yerle bir eder...
Ey gökyüzü!
Sen ki yağmurla toprağı dirilten,
neden yağmazsın bu çocuğun üzerine
bir damla merhamet diye?
Ey yeryüzü!
Neden sarsılmazsın?
Bir taş basamağa düşen bu yorgun beden,
sana atılmış bir tokat değil mi?
Bilsin insanlık:
Bu çocuk sadece uyumuyor.
O, çağın mezar taşına dönüşmüş bir şiirdir.
Küçük nefesiyle,
büyük bir tufanı saklıyor içinde...
Ve vakit gelir,
bu çocukların gözlerinden taşacak öfke,
gökleri yaracak,
denizleri kabartacak,
sarayları, köşkleri, tahtları
birer birer önüne katıp sürükleyecek...
İşte o gün,
bizim basamak taşımız,
bizim merhametsiz kalbimiz olacak.
Ve biz,
o merdivenin önünde kıvrılıp
kendimizle yüzleşeceğiz.
unutma:
Bir çocuk uyuduğunda,
bütün insanlık uyanık kalmalıydı.
Ama biz sustuk…
Ve işte şimdi,
bizim uykumuzu taşır o küçücük beden...
Erol Kekeç/18.08.2025/Sancaktepe/İST
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder