6 Nisan 2025 Pazar

Gökyüzü Gibi Seven

Bir gün çok bunalırsan,
sakın unutma, gökyüzüne bakmayı...
Gökyüzü senindir,
gökyüzü herkesindir,
ama herkes bilmez
nasıl bakılır o sonsuzluğa,
nasıl dokunulur maviliğin kalbine,
nasıl anlaşılır
bulutların sakladığı sessiz çığlıklar...

Bir çocuk gibi başını kaldır göğe,
gözlerin dolsun ışıktan,
yüreğin serinlesin serin rüzgarla.
Unutma; bazen sadece
başını yukarı kaldırmak bile
yeniden başlamak demektir...

Ama şimdi söyle bana,
kaç kadın kaldı ki,
gökyüzü gibi seven?
Sonsuz, sınırsız,
bulutlu günlerinde bile yürekten,
şimşek çakarken bile vazgeçmeyen…
Sevgisiyle sarıp sarmalayan,
kanatları yorgun bir kuşu
yuvasına taşıyan rüzgâr gibi dokunan…
Sustuğunda bile
binlerce kelime anlatabilen...
Kaç kadın kaldı ki
birinin içini yıldızlarla aydınlatan?

Ve kaç adam kaldı ki,
yağmurlu türküler söyleyen?
Dizelerinde gözyaşı saklayan,
dudaklarından dökülen her hecede
bir yürek taşıyan…
Sevdiği kadına
"ben buradayım" diyen
şair gibi seven adamlar…
Bir bakışta dağları aşan,
bir susuşta şehirleri ağlatan…
Yağmura karışan,
ama silinmeyen izler bırakan
kaç adam kaldı ki?

Artık insanlar
saatlerini bile dijital seviyor,
aşklarını mesajlara sıkıştırıyor,
bir "görülmedi" damgasıyla
incitiyor birbirini.
Kalpler, bildirimsiz sevilmiyor,
sevgi anlık…
sadakat, modası geçmiş bir kelime
olmuş sanki...

Oysa bir zamanlar
bir bakışla yazılırdı romanlar,
bir gülüşle çizilirdi tablolarda sonsuzluk.
Kadınlar gökyüzü gibi severdi,
açık, berrak ve sonsuz...
Ve erkekler,
yağmurda ıslanmayı göze alırdı
bir kelime uğruna...

Şimdi ne değişti?
Gökyüzü aynı gökyüzü mü?
Yoksa biz mi unuttuk bakmayı yukarıya?
Yıldız kayınca dilek dilemeyi bıraktık,
göğe umut bağlamayı…
Bulutlara mektup yazmayı…
Şarkıları hissederek dinlemeyi,
sözlerde kendimizi aramayı bıraktık.

Bir kadın vardı mesela,
gözlerinde mavi sabahlar vardı,
kalbinde rüzgârla gelen dualar.
Severken susmayı bilirdi,
ama her susuşu
bir ilahi olurdu adamın kalbinde yankılanan.
Omzuna yattığında adam,
yeryüzü dururdu bir an,
sadece kalp atışları duyulurdu...

Ve bir adam vardı,
yağmurda yürümeyi severdi.
Ayaklarıyla değil,
yüreğiyle basardı sokaklara.
Her adımı bir şiir olurdu,
ve her şiiri bir kadın için.
Sevdi mi,
gökyüzüne yazardı adını.
Kaybolmasın diye değil,
hep orada kalsın diye...

Ama şimdi,
gökyüzü artık
bizim gibi sevenleri bekliyor.
Özlüyor...
Duru sevmeyi,
yaralı bile olsa sarılmayı bilenleri.
Gökyüzü gibi seven kadınları,
yağmurlu türküler söyleyen adamları...

Ey yorgun yolcu,
bir gün çok bunalırsan,
lütfen, ama lütfen unutma
gökyüzüne bakmayı...
Çünkü orada hâlâ
bir umut asılı durur,
bir aşk saklı kalmıştır belki
bir bulutun ardında.

Gözlerini kapatmadan önce,
bir kez daha sor kendine:
Gökyüzü gibi sevebildin mi hiç?
Sonsuzluğuyla, sadeliğiyle,
rüzgârı ve fırtınasıyla?
Kırıldığında bile
parlamaya devam eden yıldızlar gibi?
Ve bir adam gibi ağladın mı hiç
içinden gelen bir türküyle?
Sadece içini anlatmak için,
anlamasa bile biri…

Ve bir kadın gibi
sevmeyi sürdürdün mü?
Terk edilme korkusuna inat,
yok sayılmaya rağmen,
bir başına yürümeyi göze alarak
ama içinden hâlâ
“o dönsün” diye dua ederek...

Gökyüzü gibi sevmek...
Açık, derin ve sessiz...
Yağmur gibi ağlamak...
Temizleyen, anlatan, unutturmayan...

Artık zaman
o kayıp kadınların ve adamların
şiirlerde yaşaması zamanı.
Çünkü gerçek dünyada
onlara yer kalmadı.
Ama şiirler...
şiirler her şeyi hatırlar...

Ve sen, ey bu satırları okuyan,
eğer hâlâ bir umut taşıyorsan içinde,
belki sen, evet sen
gökyüzü gibi sevebilecek son kişilerdensin.
Belki de hâlâ
yağmurlu türkülerin var içini ısıtan…

O yüzden...
Bir gün çok bunalırsan
unutma…
Sadece gökyüzüne bak.
Çünkü o hâlâ orada...
Ve belki,
seni sen gibi sevecek biri
aynı anda,
aynı göğe bakıyordur...

Erol Kekeç/04.06.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

TOK MİDELER, AÇ VİCDANLAR

  Dediler ki: "Onlar yiyeceğine biz yiyelim!" Dedim ki: Buyurun yiyin efendiler, Yiyin de görün bakalım, Mideyle vicdanın kavgasın...