Bir zamanlar halkın gözünde yüce olan bir yapı vardı.
Dışı ihtişamla örülüydü, içi ise sırlarla doluydu.
Kimse içinde ne döndüğünü tam bilmezdi;
anlatılanlar ya destan gibiydi ya da fısıltıdan öteye geçemezdi.
Görkemin arkasında kanla yazılmış bir tarih vardı.
Her taşında bir feryat gizli, her duvarında bir ah yankılanıyordu.
Ne var ki üzeri altınla örtülmüş,
acı gerçekler parıltıyla görünmez kılınmıştı.
Yönetici gücü elinde tutuyordu ama görmüyordu.
Belki görmek istemiyor, belki de gerçeğe gözlerini kendi elleriyle bağlamıştı.
Halkın feryadı kulaklarında uğuldamıyor,
kendi dünyasında hüküm sürüyordu.
Ona ulaşan her söz süzgeçten geçiyordu.
Gerçek değil, istedikleri duyuruluyordu.
Oysa halk razı değildi; sadece alışmıştı acıya.
Ve bu alışkanlık, yönetenin gurur kaynağı olmuştu.
Bir adam vardı sarayın gölgesinde.
Bilirdi gerçeği ama konuşmazdı.
Gülümseyerek sessiz kalır, yanlışlara göz yumar, hatta desteklerdi.
Onun ihaneti sessizlikte saklıydı.
Devletin kapılarını açan anahtar artık bilgi değil, sadakatti.
Cehalet makamdan eksik olmaz olmuştu.
Kibirse yaldızlı elbisesiyle her köşede salınıyordu...
Kitapsız konuşur, hesap sormaz hiç,
Sözleri çoktu ama bir kaynağı yoktu.
Söyledikleri ne ilme dayanırdı ne de vicdana.
Oysa soru soran, hesap isteyen, bir anda düşman ilan edilirdi.
Liyakat sorulsa, güler geçer hemen.
Yetkinlik mi? Artık gülünç bir kelimeydi.
Dürüstlük ve ehliyet,
hikâyelerde aranan birer masal kahramanıydı yalnızca...
Ayaklar baş olmuş, başlar toprağa,
Saygı görmesi gerekenler unutulmuş,
hakkıyla konuşanlar susturulmuştu.
Yalakalık yükselmiş, erdem yere düşmüştü...
1Mazlumun duası karışmış yağmura.
Yağmur yağıyordu sessizce.
Kimse bilmezdi ki her damlası bir yetimin duasıydı.
Göğe karışmıştı feryatlar, yeryüzüne umut olarak inmeye çalışıyordu...
Diz çöker fukara, kurur gözyaşı,
Yoksul halk diz çökmüştü artık.
Ne protesto edecek gücü vardı ne de ağlayacak bir damla suyu.
Kuruyan gözlerde, kuruyan umutlar gizliydi...
Bir çorba, bir yardım, susturur başı.
Bir tas sıcak yemek, bir koli gıda...
ve susturulan milyonlar.
Bu yardımlar, bir lütuf değil, bir susturucu halini almıştı...
Her zulümden sonra, her ihmalden sonra, bir kandil yakılırdı.
Vicdanları rahatlatmak için değil, görüntüyü kurtarmak için.
Şükret evladım!’ diye avunulur.
Sistemin en güçlü ilacı: “Şükret.”
Her türlü adaletsizliğe, eksikliğe ve acıya verilen panzehir gibi sunulurdu.
Ama bu şükür, bir sabır değil, bir uyuşturucuydu artık...
Gönüller soğur, vicdanlar erir,
Zamanla insanlar alışır, olanı kabullenir.
Vicdanlar önce sızlar, sonra susar.
Bir ülke böyle böyle karanlığa gömülür...
Adalet aranır, aynalarda silinir.
Adaletin resmi duvarlarda asılıydı belki, ama yüzlerde yoktu.
Aynaya bakan, artık kendine bile güvenemez hale gelmişti...
Bir el var görünmez, parmağı yasak,
Kararları kim alır, kim yönetir bilinmezdi.
Sadece halk bilir ki bir el var: perde arkasında, karanlıkta.
O el, kimseye hesap vermezdi...
Ne yazan kalem kalır, ne dürüst bir satır.
Yazmak cesaret isterdi.
Ama artık dürüst kelimeler ya sansürlenir ya da satır aralarına gizlenirdi...
Her söz ya alkış, ya da suç sayılır,
İki seçenek vardı: Ya alkış tutarsın ya da hain olursun.
Ortası yoktu bu ülkede.
Sessizlik bile şüpheyle bakılır olmuştu...
Hakikat sürgünde, yalan sarayda yaşar.
Gerçekler yerini terk etmişti.
Onlar artık sürgündeydi ya da sınır ötesinde.
Geriye kalan yalanın iktidarıydı...
Yollar yapılır da yürünmez hâlâ,
Görünürde her şey vardı: yol, köprü, bina…
Ama içlerinde adalet, huzur, güven yoktu.
Yollar sadece gösterişti, yürünecek yön kalmamıştı...
Köprüler kurulur, geçemez halk,
Köprüler halk için değil, görüntü içindi.
Onlar üzerinden sadece parası olan geçer, gerisi uzaktan izlerdi...
İsraf örtüsüyle örtülür sefalet,
Açlık vardı ama lüks de vardı.
Sefaletin üstü pahalı kumaşlarla örtülüyordu.
Kimse görmesin diye, kimse konuşmasın diye...
Cennet vatan’ derler, yanar millet.
Dil “cennet” der, gönül “cehennem” yaşar.
Sözler yücelirken, hayatlar dibe çöker.
Bu çelişki, artık milletin yüreğini yakıyordu...
Bir çoban kalmadı, kurtlar baş olur,
Yönetecek erdemli biri kalmamıştı.
Yerine çıkanlar ya menfaatin peşinde ya da pusunun içinde kaybolmuştu...
Biri tapınır paraya, biri koltuğa kul.
İki tür lider vardı: Biri paraya, diğeri makama tapardı.
Her ikisi de halka değil, heveslerine hizmet ederdi...
Hesap sormaz millet, susar, boyun eğer,
Millet, geçmişin yorgunluğu ve bugünün korkusuyla susar olmuştu.
Baş kaldırmaz, göz göze gelmezdi artık zulümle...
Ne sabır kalır ne secde, ne de vakar.
İnanç bile yorgundu artık.
Secde yapsa bile kalpten değil, alışkanlıktandı.
Vakar, onur, izzet… unutulmuştu birer birer...
Garipler, yaşlılar, yetimler yalnız,”
Toplumun en sessizleri en çok acıyı taşıyanlardı.
Onlar konuşmazdı; çünkü konuşacak kimse kalmamıştı...
Bir sofra düşler, bir sıcak yorgan.
Hayalleri büyütmemişti kimse.
Bir lokma ekmek, bir sıcak yatak…
insanlık bu kadar küçülmemişti hiçbir çağda...
Ama uyanmazlar, çünkü her gece,
Bir şey vardı uykularında.
Belki korku, belki uyuşma, belki de kandırılma.
Her gece yeni bir yalanla yatırılır, her sabah aynı kabusa uyanırlardı...
Uyutur ninniler: ‘Vatan emin elde.
Ve her şeyin üstünü örten o söz:
“Her şey yolunda, vatan güvende…”
Oysa bu güven, bir yalan perdesinden başka bir şey değildi...
Ve bir gün çıkar belki küllerden bir ses,
Ama umut... her zaman bir kıvılcım gibi bekler.
Belki bir çocuk sesi, belki bir mazlumun haykırışı...
o ses, bir gün küllerin altından yükselecektir...
Der: ‘Yeter bu yalan, yeter bu heves!
Ve o ses, halkın uykusunu böler.
Gerçekle yüzleşme vakti gelir.
Yalanlar dağılır, maskeler düşer...
İniltiden doğar, mazlumun nefesi,
Mazlumun her suskunluğu, aslında birikmiş bir öfke nefesidir.
O nefes bir gün fırtına olur...
Titretir gökleri, sarsar herkesi.
Ve o gün geldiğinde, ne saray kalır ne saltanat.
Zulüm çöker, adalet yeniden doğar.
Çünkü halk, en uzun uykudan bile uyanır o gün.
Tilhabeşlifilozof/Nisan-2025/Çamlıca/İST
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder