Bir derviş oturmuş zamanın kıyısına,
Elinde ne asa var ne de mendil,
Sadece bir bakışta yüzyılları anlatan,
Ve bir cümlede kalpleri onaran bir dil...
“Gönül taşla kırılmaz evlat,” dedi,
“Taş ezer, iz bırakır… ama geçer.
Lakin bir ses tonu var ki,
Kalbe dokunur da…
Dönüp dönüp orada göç eder.”
Ses dediğin nedir ki zahiren?
Bir rüzgâr gibi geçer havadan,
Ama içinde saklıysa öfke, kin,
Gönül onu duyar,
Kulak duymasa da aradan...
Söz dediğine iki harf bile yetebilir,
“Git” dersin, ve bir ömür yola düşer.
“Kal” dersin, ama tonun yabancıysa,
O kalmak bile bir terk edişe benzer…
Gönül, bir sarnıçtır…
İçine düşen her yankıyı saklar.
Ne bir “evet” unutur,
Ne de kırık bir “hayır”ı atar.
Taş olsa kırılır, toz olur, dağılır,
Ama gönül,
Kırıldığında da taşır seni,
Ve bazen taşıdıkça kanar...
Sen bir söz söyledin ya hani,
Dilinle değil, kalbinle sussaydın keşke.
Çünkü bazen susmak,
Konuşmaktan daha merhametkâr olurdu belki...
Ey insan!
Kalbin kıymetini kelamda arama,
O kalp, bir sesin rengine bakar.
Ve senin tonun siyahsa eğer,
Bembeyaz bir söz bile karanlığa batar...
Derviş kalktı sonunda,
Arkasında ne iz bıraktı ne ayak sesi,
Ama göğe baktı gülümseyerek,
Sanki gökyüzü bile anlamıştı o an:
Taş değildi kalbi ezen…
Sesin tonu, sözün özüydü yaranın kendisi...
Erol Kekeç/07.04.2025/Çekmeköy/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder